İçeriğe geç

Sev seve bildiğin kadar

Bölüm 3 · 8 dk okuma

Sev seve bildiğin kadar

Bölüm 3

Bölüm 2

Odanın içindeki o ağır ve statik hava, kapı zilinin keskin sesiyle bir anlığına dağıldı. Sude, o her zamanki hareketli ve yardımsever tavrıyla, daha kimse yerinden kıpırdamadan doğruldu. Ev işlerine olan düşkünlüğü ve her şeye ilk koşan olma huyu, bu matem havasında bile değişmemişti. "Ben bakarım," dedi, o naif ve yumuşak sesiyle odadan süzülerek çıktı.

Çok geçmeden geri döndüğünde, yüzünde anlam veremediğim, biraz da şaşkın bir ifade vardı. Doğrudan bana bakarak, "Efnan," dedi sessizce.

"Efendim?" dedim, içimi aniden kaplayan o huzursuzlukla.

"Bir kadın var kapıda... Seni soruyor."

Yorgun gövdemi yatağın kıyısından kaldırırken, "Tamam, geliyorum. Al içeri," dedim. Ancak ayağa kalktığım an, odadaki tüm o uğultu bıçakla kesilmiş gibi dindi. Az önceki su dökülme vakasını, komşu sohbetlerini, fısıldaşmaları unutmuşlardı. Onlarca çift göz, tıpkı bir spot ışığı gibi üzerime çevrildi.

Her birinin bakışında aynı sessiz ve yakıcı soru asılıydı: Bu kadın kim ve bu acılı günde, bu saatte neden seni soruyor?

Kendi içimdeki cevapsız soruların ağırlığıyla kapıya doğru yürürken, arkamdaki o meraklı sessizliğin sırtıma bir yük gibi bindiğini hissedebiliyordum. Babamın kanını taşıyan ellerimle, şimdi hayatımın hangi yeni bilinmezliğine kapı açacaktım, bilmiyordum. Salona girdiği an, sanki odanın atmosferi bir anda değişti. Kapı eşiğinde beliren kadın, sade ama çarpıcı bir zarafetiyle hemen dikkatleri üzerine çekti. Üzerindeki her detay, markasının ve kalitesinin birer kanıtıydı; lüks bir tasarımcının elinden çıkmış gibi duran özel dikim bir takım elbise, zarif ama gösterişli mücevherler ve her adımda yayılan sofistike bir koku. Gözleri, çevresindeki herkesi süzerek, adeta dünyayı kendi kurallarına göre şekillendiriyormuş gibi bir güvenle doluydu.

Gülümsemesi, hem sıcak hem de mesafeli, hem davetkar hem de meydan okuyan bir ifadedeydi. Kendinden emin adımlarla odaya doğru ilerlerken, bakışları sadece en ilgisini çeken yerlere odaklanıyordu. Sanki sadece varlığıyla bile çevresini aydınlatıyor, herkesin dikkatini üzerinde topluyordu.

O an, sanki zaman durmuştu. Tüm gözler ona kilitlenmiş, nefesler tutulmuştu. Kimdi bu büyüleyici kadın? Nereden gelmişti? Gözleri, bir bilmecenin en can alıcı parçasıymış gibi merakla üzerimde geziniyordu. "Bu kadın neden beni soruyordu?" sorusu zihnimin labirentlerinde yankılanırken, babamın geçmişinden kopup gelen eski bir dost ya da hiç bilmediğim bir tanıdık olabileceği ihtimali kalbimi hızlandırdı. O sırada kadın, zamanı durduran bir zarafetle elini uzattı.

"Merhaba," dedi sesi kadife gibi yumuşak ama bir o kadar da kendinden emin bir tonda. "Efnan Duruel."

Dudaklarına yerleşen o hafif, gizemli gülümseme, üzerimdeki şaşkınlık örtüsünü biraz daha ağırlaştırdı. Uzattığı eli yavaşça kavradım; parmak uçlarından yayılan serinlik, saniyelerdir kurduğum tüm teorileri bir anlığına sildi süpürdü. Bakışlarımı gözlerine dikip, sesimdeki merakı gizleme gereği duymadan sordum:

"Merhaba, adını bilmediğim ama geldiği andan beri etrafında bir gizem halesi yaratan kadın... Beni sormuşsunuz. Kimsiniz ve en önemlisi, yolunuz neden benimle kesişti?"

Cevabını beklerken aramızda uzayıp giden o sessizlik, yaklaşan fırtınadan önceki dinginlik gibiydi. Gözlerindeki pırıltı, anlatacağı hikâyenin beklediğimden çok daha derin olduğunun habercisiydi.Kadın, bakışlarını üzerimden çekip odanın içinde kısa ama keskin bir tur attırdı. "Yalnız konuşabilir miyiz?" diye sordu. Sesindeki otorite, bir ricadan ziyade kaçınılmaz bir gerekliliğin habercisiydi. Başımı hafifçe sallayıp kapıyı işaret ettim: "Buyrun, geçelim."

Ecrin ve Melis de peşimizden içeri süzüldüklerinde, odanın atmosferi bir anda ağırlaştı. Efnan Duruel, doğrudan camın önündeki tekli koltuğa yönelip bir kuğu edasıyla yerleşti. Ancak bakışları odanın dekorunda değil, yanımda duran kızların üzerindeydi. Gözlerini birer kırbaç gibi üzerlerinde gezdiriyor, her bir detayı sessizce ama acımasızca analiz ediyordu; bakışlarıyla onları adeta dövüyordu.

Kızların üzerindeki bu baskıcı sessizliği ve Kadının o delici süzüşünü fark ettiğimde, aradaki gerginliği bölmek için öne atıldım. Kollarımı göğsümde bağlayıp tam karşısında durdum.

"Bu gizemli sohbet daha ne kadar sürecek ve nereye varacak, gerçekten merak ediyorum," dedim, sesimdeki sabırsız tonu gizleme gereği duymayarak. "Ve artık... İsimlerimizin ötesine geçip asıl meseleye gelsek? Kim olduğunuzu ve neden burada olduğunuzu öğrenebilir miyim?"

kadın bakışlarını kızlardan çekip ağır çekimde bana çevirdi. Yüzünde yine o ne anlama geldiği çözülemeyen, yarım gülümseme belirdi. Elini çantasının sapına götürüp hafifçe sıktı, sanki söyleyecekleri bu odanın duvarlarına sığmayacak kadar büyük bir sırrın ilk parçasıydı.

"Haklısın," dedi, arkasına yaslanırken. "Zaman, her ikimiz için de sandığından çok daha kıymetli."Gözlerimdeki yorgunluk, kalbimdeki o ağır sızıyla birleşince tahammül sınırımın sonuna geldiğimi hissettim. Derin bir nefes alıp sesimi titretmemeye çalışarak dikleştim.

"Bakın," dedim, kelimelerim odanın soğuk havasında asılı kalırken. "Şu an benim yasım var. İçimdeki bu gürültü bana yetiyor. Eğer anlatacağınız şey hayat memat meselesi değilse, eğer bu gizemli gelişinizin altından gerçekten önemli bir sebep çıkmayacaksa... Lütfen, bana biraz müsaade edin."

Kadın, tavrımdaki bu sert ama kırılgan çıkış karşısında istifini hiç bozmadı. Bakışlarındaki o delici güç, yerini tuhaf bir dinginliğe bıraktı. Yavaşça dudaklarını araladı ve o ana kadar sakladığı gerçeği bir kurşun gibi boşluğa bıraktı:

"Ben Aynur Eryılmaz," dedi.

İsim, zihnimin dehlizlerinde yankılandı ama hiçbir anıya çarpmadı. Aynur Eryılmaz... Hafızamı zorladım, bildiğim tüm yüzleri, duyduğum tüm hikâyeleri taradım ama nafile. Bu ismi daha önce hiç duymamıştım. Yine de tuhaf bir şey oldu. Bakışlarım onun gözlerine kilitlendiğinde, o derin kahverengi boşlukta tanımı zor bir aşinalık yakaladım.

Sanki hiç görmediğim bir evin anahtarı elimdeymiş gibi, ya da hiç söylemediğim bir şarkının nakaratı dilimin ucundaymış gibi... İsmi yabancıydı, yabancı olmasına ama gözlerindeki o hüzünlü pırıltı, sanki ruhumun çok eskiden tanıdığı bir aynaydı. Kelimeler boğazımda düğümlendi; kim olduğunu bilmediğim bu kadının bakışlarında, kendi geçmişimin tozlu izlerini görür gibi oldum. Zihnimdeki gürültü öylesine uğultulu bir hal almıştı ki, dış dünyayla bağım tamamen kopmuştu. Ecrin’in sessizce yaklaşıp önüme bıraktığı çay bardağından tüten buharı bile ancak parmaklarımın ucuna değen o hafif sıcaklıkla fark edebildim. Bardaktan yükselen yasemin kokusu bir anlığına düşüncelerimi dağıtır gibi olsa da, Aynur Hanım’ın az önce kurduğu cümlelerin ağırlığı kalbimin üzerine bir taş gibi oturmaya devam ediyordu.Aynur Hanım’ın bakışları, sorumun ağırlığı altında bir an için buğulandı. Elindeki ince belli çay bardağına parmak uçlarıyla dokundu ama içmedi; parmakları titriyordu. Sessizlik uzadıkça, odadaki saatin tik takları beynimin içinde balyoz gibi patlamaya başladı.

"Annenle..." dedi nihayet, sesi uzak bir rüyadan geliyormuş gibiydi. "Ama senin bildiğin o kadınla değil. Henüz kimsenin seni kucağına almaya cesaret edemediği o fırtınalı gecedeki halinle."

Yutkundum. Boğazıma bir düğüm oturdu. Aynur Hanım hafifçe öne doğru eğildi, aramızdaki o görünmez ama buzdan duvarı tek bir hamleyle yıkmak ister gibiydi.

"Baban seni benden saklamak için çok uğraştı," diye devam etti. "Hatta ismini bile başkasının koyduğunu sanıyorsun, değil mi? Oysa o gece, o derme çatma hastane odasında, henüz nefesin bile düzene girmemişken, kulağına o ismi fısıldayan bendim. Baban kapıda nöbet tutarken, ben senin alnına ilk öpücüğü kondurandım."

Ecrin’in yanında hafifçe kımıldadığını hissettim ama gözlerimi Aynur’un üzerinden çekemiyordum. "Neden?" diyebildim sadece. "Neden yirmi yıl sonra, neden şimdi gelip bunları anlatıyorsunuz? Madem o kadar yakındınız, neden bunca zaman bir gölge gibi bile yoktunuz hayatımda?"

Acı tebessümü bu kez dudaklarından taşarak yüzüne yayıldı. Bu, bir zafer gülüşü değil, teslimiyetin resmiydi.

"Çünkü bazı sırlar, sahibini öldürmeden dışarı çıkmaz," dedi ve masanın üzerine eski, kenarları sararmış bir fotoğraf karesi bıraktı. Fotoğrafta genç bir kadın, kucağındaki beyaz kundaklı bir bebeğe bakarak gülümsüyordu. Kadının yüzü net değildi ama bebeğin bileğindeki o küçük, kırmızı doğum lekesi... Benimle aynı yerdeki o iz, her şeyi haykırıyordu.

"Şimdi dinle beni," dedi sesini iyice alçaltarak. "Annenin sana bırakamadığı mirası getirdim. Ve inan bana, bu miras bir servetten çok daha tehlikeli." Dedi

Çevremdeki her şey bulanıklaşırken, sadece o eski fotoğraf karesi ve kulağımda yankılanan "kundakta bile değildin" sözü gerçekliğini koruyordu. Ecrin'in endişeli bakışlarını üzerimde hissediyor ama ona "iyiyim" diyecek gücü bile kendimde bulamıyordum. Kendi geçmişimin içinde, yolu izi belli olmayan karanlık bir ormana terk edilmiş gibiydim. Aynur Hanım haklı olmalıydı; o fotoğraftaki bebek, bileğindeki o değişmez mühürle bendim. Ancak bu netlik, zihnimdeki asıl boşluğu doldurmaya yetmiyordu: Kimdi bu kadın?

Yabancı bir yüzün, hayatımın en mahrem anılarına bu kadar hakim olması içimi ürpertiyordu. Karşımda oturan bu gizemli kadın, geçmişimin kilitli kapılarını elinde tutan bir anahtar gibiydi; ama o kapının ardında beni nelerin beklediğini bilmemek, belirsizliğin soğuk nefesini ensemde hissettiriyordu. Tanımıyordum ama hücrelerime kadar beni bilen bir kadının gölgesindeydim artık. "Tehlike derken neyi kastediyorsunuz?" diye sordum. Sesim, odadaki o ağır sessizliği bir bıçak gibi kesti.

Aynur Hanım, bu sorumla birlikte adeta buz kesti. Az önceki o hüzünlü ifade yerini kaskatı, donuk bir bakışa bıraktı. Dudakları mühürlenmiş gibi sustu bir süre. Sonra, sanki her kelimesi birer uyarı fişeğiymiş gibi alçak bir sesle konuştu:

"Sana şimdilik söyleyebileceğim tek şey şu: Kendine dikkat et. Ve artık yas tutmayı bırak. Bugünden sonra yası unutmalısın."

Sözleri zihnime bir kor gibi düştü. Yası unutmak mı? İçimde fırtınalar koptu. Daha babamı yeni bulmuşken, ona dair anılar taze bir yara gibi sızlarken ondan nasıl vazgeçebilirdim? Onu henüz kaybetmişken, bulduğum o küçücük teselliyi nasıl söküp atabilirdim kalbimden?

Aynur Hanım'ın bakışlarındaki o soğuk kararlılık, babamın hayaliyle aramdaki son köprüyü de yıkmak ister gibiydi. Ama benim için asıl tehlike, bu kadının bildikleri değil, babasız kalmış bir ruhun dindiremediği o derin özlemdi. Aynur Hanım, ardında cevapsız sorular ve buz kesmiş bir oda bırakarak sessizce dışarı çıktı. Kapı kapandığında, olduğum yere mıhlanmış gibiydim; dizlerimin bağı çözülmüş, hareket etme yetimi yitirmiştim. Üst üste gelen bu gerçekler, ruhuma inen ağır darbeler gibiydi. Her biri canımı yakıyor, beni biraz daha eksiltiyordu.

Zihnim labirentten farksızdı. Bu kadın, geçmişimin en mahrem anlarına annem kadar yakın, bir nefes kadar tanıdıktı; ama annem değildi. Öyleyse kimdi bu yabancı? Kan bağıyla değilse bile, hangi gizli bağla hayatımın orta yerine böyle keskin bir giriş yapmıştı? En karanlık başlangıçlarımın şahidi olan bu yüz, şimdi geleceğimin en büyük bilmecesi haline gelmişti. İçimi tarif edilemez bir boşluk ve her an yıkılacakmışım gibi bir kırılganlık kapladı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.