Merhabalarrr. Yine ben ve yeni bir bölümm.
Keyifli okumalar💗🔥
🔥
Mine Ece Arslan.
İnsanlar bazen gerçekten çokca kararsız oluyorlardı. Biri ölmeni isterken diğeri yaşamanı istiyordu. Biri tok olmanı isterken biri aç kalmanı istiyordu. Biri mutlu olmanı isterken biri mutsuz olmanı istiyordu, daha çok şey sayabilirdim.
Daha dün konuşmamam için bir adam beni tehtit edib taciz ediyordu, şimdi ise bam başka biri, yüzünde mahçup ve çekingen bir ifadeyle bana neden konuşmadığımı soruyordu, ne garipti.
Adını henüz öğrendiğim bu adam, neden bana şevkatli davranıyordu ki? Kimdi ki bu? Neden ben kendi evimde değilde bu koca herifin evindeydim?
Belki bu da bana aynısını yapacaktı.
" Korkuyor musun benden?"dedi şevkat dolu titrek sesiyle. Sanki bana zarar vermekten korkuyormuş gibiydi. Ben ona bir cevap veremedim ama kafamı iki yana doğru salladım. " Tamam, güzel. Çok mu iğrençlik yaptı sana? Baban hepsinin hesabını soracak ona. Korhan abi izin verseydi anasının a-" Beni daha yeni fark etmiş gibi aval aval baktı.
Nedendir bilinmez ama bu adama kanım ısınmıştı. Ha bide çok açtım, sanırım onun yemek teklifini kabul edecektim. Yatakta doğruldum, saçlarımı arkaya attım ve ardında ayağa kalktım.
"N'oldu?" diye sordu şaşkınlıkla. Ona bakıp aç olduğumu belki etmek amaçlı elimi karnıma götürdüm, anında gözleri irileşti. "Hayır," elini başına götürdü " Hayır olamaz ya. HAMİLE MİSİN?!" Ne diyordu bu herif. Ben yüzümü buruşturup ne demek istediğini anlamaya çalıştım. "Kız hamile misin?" Yine aynı soruyu sordu, ben başımı iki yana sallayarak sorusuna olumsuz cevap verdim ama hala sorusunun şokundaydım.
Rahatlamış bir nefes verdi ve " Aklımı aldın Ufaklık. Neden elini öyle karnına koyuyorsun ya!"dedi sitemle. Sessizce kıkırdadım ve ardından tabaktan kaşıkla yemek alıyormuş ve yiyormuş gibi bir hareket yaptım. Artık aç olduğumu anlasın istiyordum.
Kaşlarını çattı " Hı?" Kaşları havalandı " Ha, haa anladım. Açsın değil mi?" Heyecan ve sıcak bir gülümseme ile sorusunu başımla onayladım.
" Biliyor musun ben de çok açım. Bugün Neriman teyze gelmemişti, izinli. Bu birinci acı haber, ikinci ise ben yemek yapamıyorum."
Duraksadı ve düşünüyormuş gibi bir elini çenesine koyup dudaklarını büzdü. Sonra aydınlanmış gibi gülümsedi. " Buldum! Dışarıdan söyleyeceğiz." Neydi bu heyecan, resmen çocuk gibi sevinçliydi.
Ahh kötü haber ben dışarıdan yemek yemeyi sevmem. Nede olsa nasıl hazırlandığını bilmiyorum. Belki içine zehir falan atmışlardır. Çok zekiyim... Tabii ki de bunları sesli söyleyememiştim. Kahretsin ki boğazımda bir yumru vardı ve sanki ses tellerimi hareket ettirsem patlayacak ve içindeki zehir içimi kaplayacak gibi. Korkunç...
Yüzümü buruşturdum ve dilimi çıkarıp iğrenirmişcesine bir haraket yaptım. " Ne? N'oldu? İstemiyor musun dışardan?" Onayladım. "Tamam da kim yapacak ki?"
Gülümsedim ve büyük bir şerefle göğüsümü gerip kendimi işaret ettim. Alayla güldü ve kaşlarını kaldırarak " Emin misin yapa bileceğine?" diye sordu. Tabi ki de emindim! Göz devirip odadan çıktım. Mutfağın yerini eve geldiğimde görmüştüm ve minik adımlarla mutfağa gittim, koca herif de arkamdan.
Mutfağa girdim ve düşünmeye başladım. Acaba ne pişireyim de bu herif görsün becerimi. "Hadi makarna haşla, başka da bir şey yapamazsın zaten." Bunu gerçekten döverdim. Hem ben niye bu herifin evindeydim ya. Baban istedi... Neden amına koyayım? Taşınıyorlar ya salak sen de güvenli yerde ol istediler. Ay olmasaymışım güvenli yerde falan. Nankör.
Buz dolabını açtım ve ev sahibine aldırış etmeden ne var ne yok diye bakındım. Mantar, zeytin, peynir, yumurta, kaşar, sebzeler, süt ve bir çok malzeme vardı. Mantardan güzel bir yemek yapabilirdim. Acaba seviyor mudur mantar? Buz dolabında varsa seviyor demektir. Teşekkürler ya bilmiyordum.
Bir kaç malzeme daha alıp işe koyuldum. O koca herif pür dikkat beni izliyordu. Bok mu var acaba? Dönüp sorasım vardı ama lanet olsun ki sessizliğe mahkum olmuştum.
🔥
Mantarlı yemeğimi hazırlayıp tabaklara yerleştirdim. Birinin salata doğraması gerekiyordu, onu da bir zahmet Koca herif yapsın her şeyi ben yapacak değilim ya. Ona doğru dönüp buz dolabını işaret ettim. Anlamamışcasına kafa salladı,"N'oldu Ufaklık?" Diye sordu. Sensin ufaklık. Buz dolabı kapağı açarmış gibi bir hareket yaptım daha sonra anlamayacağını anlayıp vazgeçtim ve buz dolabından sebzeleri çıkarıp ona uzattım. Bu sefer anlamış olacak ki kafa salladı ve sebzeleri yıkayıp işe koyuldu.
Çıtı pıtı bir şeydim belki ama çapkındım, sadece bir kaç gün önce yaşadığım iğrenç olay hayat enerjimi sömürmüş gibiydi yoksa bu herifi hemen kendime aşık ederdim ufak bir cilveyle.
Lanet olsun ki konuşamıyordum, harbi neden konuşamıyordum ki? Acaba denesem olur muydu ki? Bence olurdu ya, deneyeyim bir.
Özenle salata doğrayan Savaş Ateş'e baktım. Ağızımı açıp sadece Savaş demek istiyordum. "S-sav-" dediğim an zihnimde anılar canlandı. 'Konuşursan babanın kellesi karşında olur!' Ah hayır olamaz, ben o alçaktan kurtulmak isterken o her nefesimde aklıma, gözlerimin önüne geliyordu. Nefes alış verişim hızlandı, ellerim ve dizlerim titremeye başladı.
Savaş'ın bakışları titreyen vücudumu buldu. Elindeki bıçağı tezgahın diğer tarafına fırlattı ve üzerime yürüdü. Kollarımdan sıkıca tutup kendine çekti ve titrememe engel olmak amaçlı beni sardı. Ben kendimden geçmiştim, gözüm Savaş'ı değil o ahlaksız ahmağı görüyordu sanki. Onun her cümlesi aklımda dolandı.
Artık tamamen o alçak herifi görüyordum, onu itmeye çalıştım ama tıpkı geçen gün gibi cüssesi o kadar büyük ve ağırdıki kılını bile kıpırdatamadım. Gözlerimden yaşlar akarak onu yumruklara boğdum, tokatlar attım ve sonunda beni bıraktı, ben ise anında yere yığıldım. Düşerken yaşadığım sarsılmanın etkisiyle gözümün önündeki görüntü silindi ve onu gördüm, korkar bakışlarla bana bakan Savaş Ateş'i. Nefeslerim ve kalp atışlarım hızlandı , bağırmamak için zor tuttum kendimi.
Savaş'ın gözlerinde endişeyi ve korkuyu gördüm. " İyi misin?" Dedi tereddütle, kafamı reddeder şekilde salladım. İyi değildim. "Korkma, gel buraya." dedi ve elimden tutup kaldırdı ardından diğer eliyle belimi sarıp kendine çekti.
Benden iğrenmedi mi? Ben bile bana dokunan eller yüzünden kendimden iğreniyorum.
Kafamı göğüsüne yasladığımda sessiz hıçkırıklarım artmaya başladı. Ben ona sarılmamıştım o bana sarıldı. Kokusu fazla güzeldi, şey gibi kokuyordu... şey-
Kokusunu düşünürken mutfağa bir kadın girdi, 170 santimetre boylarındaydı sarı kaynak saçları, siyah iri gözleri ve üzerindeki mavi dar elbisesiyle ateş ediyordu. Ne kadar sahte bir güzellik olsa da yine de güzeldi.
Savaş gelen kişiyi gördükten sonra saçımı bir kez okşayıp, kulağıma son kez "Sakin ol." diye fısıldadıktan sonra geri çekildi. "Sevgilim,"dedi kız. Ne sevgilim mi?
Bu yakışıklı herif şu estetik güzeliyle mi birlikteydi?! Nasıl ya?
Kadının dolgudan dokunsan patlayacak gibi duran dudaklarından çıkan kelimeyi henüz algılayamamıştım. "Hoş geldin Hera." Kadının adı Hera imiş.
"Ben sizi bölmedim değil mi ya?" Hera'nın alayla ima ettiği şeyi algılamaya beynim yetmiyordu, çünkü yorgundu. Bize doğru adımladı ve Savaş Ateş'in dibine kadar girdi ve ona ince kollarıyla sarıldı.
Kürdandan kolları var tutamaz o... kırılırım.
Savaş Ateş de ona karşılık verdi ve sarılma fasılları bittikten sonra Hera bana döndü. "Sen Mina olmalısın, Savaş bahsetmişti bir süre misafiri olacağından." Kadının ismimi yanlış söylemesine sinir olmuştum. "Mina değil, Mine."dedi Savaş Ateş. Sinsice gülümsedi Hera. Bu kadınla hiç anlaşamayacaktım. Savaş Ateş bir kez daha adımı ve soyadımı zikretti."Mine Ece Arslan!"
Bana elini istemsiz olduğunu belli edercesine uzattı, aynı alaylı yüz ifadesiyle ben de elimi uzattım ve tokalaştık. "Hera ben de, Hera Sercan."
🔥
Tanışma faslımız bittikten sonra üçümüz de yemek yemiştik. Yemekten sonra odama geri dönmüştüm. Şimdi ise yatağımda oturmuş boş boş düşünüyordum. Keşke telefonum olsaydı da biraz onunla ilgilenseydim, özlemiştim. Harbi, benim telefonum nerede? Bunu o Savaş denen herife sormam lazımdı.
Çok uykum vardı, ben de düşünmeyi bırakıp kendimi uykunun kollarına emanet ettim. Tüm vücüdüm uyuştuktan sonra uykuya dalmıştım bile.
Gözlerimi açtığımda güneş henüz doğmaya başlamıştı. Yatakta doğruldum ve duvar saatine baktım, saat 5:36'yı gösteriyordu. Esnedim ve ayağa kalktım. Perdesi kapalı olan pencereye yönelip perdeyi açtım ve yabancı olduğum evin bahçesine baktım.
Onu gördüm, yüzü bana dönük olan Savaş Ateş'i. Karşısında biri vardı ve onunla derin bir söhbette gibi görünüyordu. Karşısındaki kişi her kimse yüzünü görmesem bile çok tanıdık geliyordu.
İkisinin de üstünde siyah takım elbise vardı. Ayakkabıları çok pahalı bir rugandı. Yuh Ece adamların ayaklarına niye bakıyorsun? Fetişin mi var?! Tövbe Tövbe.
Savaşın bakışları bir anda odamın camını buldu ve beni gördü. Karşısındaki kişiye kaş göz yapıp onun da bakışlarını bana çevirmesini sağladı.
Bu adam babamdan başkası değildi. Heyecanla gülümsedim, babam da bana gülümseyip eliyle 'gel' işareti yaptı. Hızla kafamı sallayıp komodinin üzerindeki diş fırçasını alıp banyoya koştum ve hızla rutin işlerimi halledip, pijamama aldırış etmeden babamın olduğu yere koşarak yalın ayak gittim.
Babamın görüş açısına girer girmez bana kollarını açtı ben ise büyük bir memnuniyetle babamın boynuna atladım ve onu sıkıca sardım. O da bana sarıldı saçımın nerdeyse her telini koklayıp öptü.
Gözüm Savaş Ateşe kaydı, gülümseyerek büyük bir mutlulukla bize bakıyoru. Bu herif niye böyle güzel gülümsüyordu? Niye gülerken gözleri kısılıyor? Gamzesi de var Allahım. Adam yürüyen karizma...
Yavaş Ece bakışlarınla yedin bitirdin çocuğu. ÇOCUĞA YÜRÜMÜYORSUN BİLDİĞİN KOŞUYORSUN!!
Babamdan ayrıldım o ise havada olan vücudumu yere indirdi ve ellerini saçlarıma daldırı, ardından sevdi. Hayatımın anlamı canım babam. İlk aşkım, ilk merhametim, ilk öpücüğüm, ilk duygum, ilk, ilk ve ilk. İlklerim olan tek varlık. İyi ki varsın ve lütfen, hep ol.
"Nasılmış bakalım benim prensesim?"dedi ardından bakışlarını Savaş Ateş'e çevirdi, " İyi baktı değil mi sana, güzel bebeğim?" Savaş Ateş'in kıkırdama sesleri doldu kulaklarıma. Ben de sessizce gülüp başımı olumlu anlamda salladım.
Savaş Ateş ona her şeyi anlatmış olacak ki bu sessizliğimi sorgulamadı.
🔥
Babam ile bir kaç saat geçirdikten sonra gitmişti. Savaş Ateş ise babamla yalnız vakit geçirelim diye evden çıkmıştı.
Saat 02:01'e geliyordu, evde yalnız olduğum için uyuyamıyordum, lanet olası Savaş Ateş ise henüz yoktu. Derken kapıda bir hareketlenme oldu, sanırım o geldi.
"Dedim ulan sana içme diye! Niye içiyorsun sen ya?" dedi hiç tanıdık olmayan o ses. Bir dakika kim içmişti? "Siktirtme belanı Efe," Bir kaç kez öksürük sesi geldi, ardından devam etti. "Götür beni odama. Dikkat et ve sessiz ol, kız görmesin!" Savaş'ın sesi sertti.
Görmemi ve duymamı neden istemiyordu ki?
Diğer tanımadığım erkek konuştu, "Kız kim lan?" Ardından daha bir haraketlenme oldu ve buraya doğru gelen adımlarını duydum. "Şu Korhan abi'nin ufaklığı. Bende kalıyor, kısa bir süre bana emanet." Adımları daha çok yaklaştı. "Yaşı kaç?" diye sordu adının Efe olduğunu öğrendiğim yabancı. "On yedi ya da on sekiz, tam bilmiyorum." Yanıtı gözlerimi devirmeme neden oldu. Adımlar daha da yakına geliyordu. "Hmm," Daha da yakındı adımlar." Güzel kız mı?" Savaş'ın sinirli sesi doldu kulaklarıma. Adımlar çok fazla yakındı, her an göz göze gelebilirdik. "Sikeceğim seni bak, haddini aşma!" Çok yaklaşmışlardı, az sonra beni göreceklerdi. "Uzak dur kızda-" Lafını kesen şey benimle göz göze gelmesi oldu.
Yaklaşık 1 dakikadır aval aval bakışıyorduk. Ne o konuştu, ne de ben...
Ece,
Efendim.
Sen zaten konuşamıyorsun bebeğim.
Teşekkür ederim hatırlattığın için.
Görevim...
"Uyumadın mı sen hâlâ?" Daldığım derin, kendimle olan sohbetimi bölen şey onun sitemli sesi oldu. Cevabım kafamı iki yana, reddetmek amaçlı sallamak oldu. "Neden?"
Çünkü uykum gelmedi ve korktum.
Söyleyemedim..
Omuz silktim. Bu adamın artık beynimi okuduğuna emin olmama neden olan şey kurduğu cümle oldu ve,"Uykun mu gelmedi?" Ve korktum. Onu başımla onayladım.
Ağır olmasa da alkol kokusu geliyordu. Genzime doldu ama yakmadı, ancak oradaki yumruyu bir kez daha hissetmeme neden oldu. Bu yüzümü buruşturmama neden oldu. Sanırım koku yüzünden olduğunu sandığı için panik oldu ve telaşlı bir şekilde konuştu, "Hadi Ufaklık, doğru yatağına ve uyu." Duraksadı ve sonunda konuştu, "Ha bu arada," Elini cebine attı ve pembe kılıflı telefon çıkardı. Bu telefon kesinlikle benim hayatımın anlamıydı. " Telefonun." Gözlerim yuvalarından kopup yere duşecekmiş gibi açıldılar. Ona doğru atılıp, bebeğimi aldım ve ona sıkıca sarıldım. İki denyo da gözlerini dikmiş bana bakıyorlardı, kafamı ' hayırdır?' der gibi salladım. Tepkilerini dahi umursamadan bana ayrılmış olan odaya koştum. Arkamdan bir şeyler homurdandığını işittim ama bu pekte umrumda değildi.
Gece tam iki saat boyunca telefonumla hasret gidermiştim. Arkadaşlarıma yalandan bir şeyler uydurup yokluğumun nedeni olarak sunmuştum. Ama Kürşat ve Bahar'a olan bitenin hepsini anlatmıştım. Onlar benim en yakınlarımdı, sırdaşlarım, dostlarım. Onlardan saklayamazdım, konuşamadığımı da söylemiştim, onlar ise psikoloğa gittikten sonra düzeleceğini söylemişlerdi. Ben de öyle düşünüyordum aslında.
Şimdi ne mi yapıyordum? Tabiki de Instagram'da dolanıyordum. Bir saat önce uyanmama rağmen hâlâ ve hâlâ yataktaydım, evet. Birden odamın kapısını çaldı ve yavaşca aralandı. Onu gördüm, Savaş Ateş'i, bana bakmamaya dikkat ederek konuştu, " Kahvaltı hazır, geç kalma." Göz göze geldik, gözlerimden başka hiç bir yere kaymadı kara delik gibi beni kendisine çeken gözleri. Ben ise yapacağımı yaptım, gözlerimi dolgun doğal pembe olan dudaklarına indirdim.
Bu.
Adam.
Çok.
YAKIŞIKLIYDI...
Gözlerimi yeniden siyahlarına kaydırdım. Onun gözleri hâlâ benimkilerdeydi. Ben adamdan fesattım, aferim bana. Yavaşça başımla onayladım onu, o da başını sallayıp kapıyı kapattı ve beni kraliçesi olduğum yalnızlığın krallığına geri bıraktı.
Hal bu ki sevmiştim varlığını, sevmiştim yalnız olmamayı, sevmiştim kırılan lanet yalnızlık tacımı izlemeyi. Sanırım alışmıştım ona, en azından zararsız olduğunu anlamıştım.
Yatağımdan kalktım, rutin işlerimi hallettim ve pijamalarımdan kurtulup gri bir eşofman ve üzerine aynı renklerde salaş bir tişört giydim. Merdivenlerden inerken mutfaktan gelen sesleri dinlemeye çalıştım ama pek birşey duyduğum söylenmezdi.
Mutfağa girdiğimde tezgahın başında yaşlı, tonton bir kadın vardı, masada ise Savaş Ateş, dünkü çocuk Efe ve bir de Savaş yaşlarda bir adam vardı. Yüz hatları kalemle çizilmiş gibi güzel ve belirgindi, saçları dalgalı hatta hafif kıvırcıktı diyebiliriz ve biraz da uzundu. Başımla hepsine selam verip Savaş Ateş'in yanındaki boş sandalyeye oturdum ve tabağımı doldurmaya başladım.
Kurt gibi açtım vallaha.
Hep açsın sen, Ece.
Evet, nereden bildin?
Bilirim ben.
Ok.
Masada ilk konuşan Savaş Ateş oldu, " Mine Ece, tanış bak bu Selim," dedi. Başımı adının Selim olduğunu öğrendiğim adama çevirip, başımla selam verip şirince gülümsedim. Bu sefer o konuştu " Selam Mine, ben de babanın çevresindenim, rahat ol..." Ona gülümseyip başımı olumlu bir şekilde salladım.
Ton ton teyze önüme pankek koydu. Hem de nutellalı... En sevdiğim kahvaltı. Hiç çekinmeden pankekin bir kısmını kesip çikolataya batırdım, ardından büyük bir afiyetle yedim. Yardımcı abla beni havalara uçuracak bir şey daha koydu önüme, sıcak süt. Hemde kokusundan vanilyalı ve tarçınlı olduğu belli oluyordu.
Allahım, mutluyum çok teşekkür ederim...
Evet ben bir bardak vanilyalı sütle bile mutlu olurdum... Savaş Ateş ve arkadaşları aralarında bir şey konuşurken Selim bana dönüp konuştu. "Seni acilen bizim Selin ile tanıştıralım. Çok iyi anlaşırsınız inan bana." Selin kimdi? İstemsizce Savaş'a bakıp soru işareti dolu bakışlar attım. Gülümseyip ağzına bir salatalık attı ve " Selin Selim'in sevgilisi." dedi. Kaşlarımı havaya kaldırıp başımı anladım anlamında aşağı yukarı salladım ve yemeğime dönüp yemeğe devam ettim.
Savaş Ateş.
Kahvaltımız bittikten sonra hepimiz kalkıp evin farklı köşelerine geçmiştik. O sırada Mine Ece'nin annesi gelmiş ve kızına bol bol sarılıp öpmüştü. Mine Ece bir hafta sonra terapiye başlayacaktı yeniden konuşmak için. Bu beni mutlu etmişti. Evet, neden mutlu olmayayım ki? Sonuçta abim dediğim adamın kızı iyileşiyordu.
Onlardan müsaade isteyip evden çıkmıştık, ben, Selim ve Efe. Efe benim arabama Selim ise kendi arabasına geçmişti. Ben önde o arkada depoya doğru yol aldık. Yarım kalan iş biteceketi...
Depoda o vardı, küçücük kıza hiç acımadan dokunan o pislik. Onun derisi yüzecektim. Onun o bir boka yaramayan iğrenç çükünü bugün kesip ona yedireceğim!
Depoya vardığımızda kapıdaki korumalara durumunu sordum. Zaten benden önce Korhan abi onunla ilgilenmişti. Onun ölmesini istemezdim. Onu yaşarken öfkemin keskin hançeriyle öldürecektim.
"Durumu şu an stabil efendim. Ama yemek yemediği için bayılma nöbetleri oluyor." Koruma anlatırken ben başımı salladım ve o şöyle devam etti:" Efendim istediğiniz gibi içecek olarak idrarını verdik." Bu cümle ile gülümsedim. Bugün çok eğlenecektik.
Selim, Efe ve ben içeriye girdik. Oradaydı, tam deponun ortasında sandalyeye bağlı bir şekilde gözü kapalı ve kafası hafif eğik bir şekilde oturuyordu.
Ellerimi şiddetle bir kaç kez çırpıp içerideki bodyguard'lara yönelik "Herkes dışarı çıksın." dedim. İkiletmediler, paşa paşa emrime boyun eğip dışarı çıktılar.
Başlıyoruz...
Selim içkilerin olduğu sehpaya yönelip bir jack Daniel's viskisi alıp tek kişilik koltuğa oturdu. Bana baktı ve " Bugün ellerimi kana bulayasım yok. İzleyicinizim bu gün Savaş bey'ciğim." dedi ve viskisinden büyük bir yudum aldı.
Bu adam gerçek bir efsaneydi.
Selim Kara.
Çetemden olmayan tek dostlarımdan birydi. Savaş yetenekli, saygın bir iş adamıydı. Aynı zamanda muhteşem bir mafyaydı. Ortağı yoktur, hep tek çalışır her işte. Muazzam fantezileri olan görünmez bir katildi. Silah baronuydu Selim. Öldürülen babasının ismini taşıyordu. Asaf .Polislerin didik didik aradığı bir isimdi. Ama bilmedikleri bir şey vardı.
Bizler zaten hep göz önündeydik, onlar kör ve aptallardı.
Güldüm. "Desene sevgilimin yanına kanlı gömlek ile gitmek istemiyorum." O da benim gibi kıkırdadı ve tam o sırada Efe'nin sabırsız ve hafif yüksek sesi duyuldu," Artık başlasak mı? Benim avucum fena kaşındı. Kan istiyorum!"
Efe Mustafayev.
Azerbaycanlı mafyanın ilk ve tek oğlu. Tek kurşunu ve tek varisi. Ondan sonra Efe geçecekti her şeyin başına. Azerbaycanlı mafya Orhan Mustafayevin türk sağlıkçı Sibel Erik Mustafayeva ile yaptığı aşk evliliğinin nadidane elmasıydı Efe. Ve en önemlisi o benim ana okulundan bugüne kadar en yakın dostumdu.
Gülümsedim, ama bu gülümseyiş kıyamette gelecek olan Deccal'den daha korkunçtu ki kendim bile yapacaklarımı düşününce sorgulamaya başlıyordum kendimi.
Buz dolabına doğru ilerleyip önceden hazırlattığım buzlu suyu aldığım gibi o şeref yoksununun yanına gittim ve sert bir şekilde suratına çarptım suyu. Elimde kalan boş kovayı suratına fırlattım. Yerinden öyle bir sıçramıştı ki sandalye arkaya doğru düşmüştü. Kafasını zemine çarptığına emindim. Efe hemen atılıp onu yerden sertçe kaldırdı ve yüzüne var gücüyle bir yumruk indirdi. Vuslat'dan acı dolu haykırış duyuldu.
"Çöz şu pezevenki Efe!" Dedim sertçe. Efe onu çözmeye başladı. Cebime uzanıp çakımı aldım. Düşmesine basıp otomatik olarak açılmasını sağladım. "Gözlerini mi oyayım yoksa derini mi yüzeyim? Ha Vuslat? Söyle ne yapayım da içimdeki ateş sönsün?" Ona doğru yaklaştım. Ağlıyordu, hemde it gibi yalvararak ağlıyordu.
Mine Ece'yi de böyle ağlatmış mıydı? Böyle yalvartmış mıydı onu da? O küçücük kız çocuğu böyle acı çekti mi?
"Ulan söyle! Sana ne yapayım da o kız çocuğu ellerinin hisli izlerini unutsun! Geberteceğim ulan seni, kaçış yolun olmayacak." Bağıra bağıra kurduğum cümlelere sadece yalvararak yanıt veriyordu.
İçimdeki öfke bir okyanustu, sanki büyük bir dalga gelecek de tüm vücudumu parçalayacakmış gibi geri çekiliyordu, ardından okyanusun kilometrelerce altındaki magma hırçın bir duygu ile lavasını fışkırtıyor ve okyanusun tuzlu sularına karışıyordu. Ama okyanusu da kendine karıştırıp büyük bir lav tsunamisi gibi vücudumda her zerremi yakarak ilerliyordu.
Çakıyı yüzüne yasladım ve hızla sıyırdım. Derisinin içindeki damarlardan kan oluk oluk akıyordu. Ben zevk ile gülümsedim, o acı içinde haykırdı. Gözünün hemen altında ciddi bir kesik izi oluştu. Bol kanlı hem de.
"Lütfen dur artık... dur" diye yalvardı bana. Daha başlamamıştım oysa ki. Gözlerinden yaşlar yanağına ve açık yarasının üstüne değiyordu. Çok acıdığına emindin. Mine Ece'nin de canı acımıştı.
Çakıyı vücudunda rastgele yerlere batırıp onu kesiyordum. Kurbanlık koyun gibi doğrayıp parçalarını aç kalan sokak köpeklerine yedirmek benim için büyük bir zevk olacaktı. Yaş akan gözlerinden kanlar akıtacaktım. Çakıyı gözlerine yaklaştırdığımda hızla gözlerini kapatıp benden defalarca özürler diledi.
"Bir daha konuşursan o dilini kesip sana yedirtirim!" Haykırışımla sesi hemen kesildi sadece iç çekişleri duyuluyordu. Sustu, çünkü dilini keseceğimi biliyordu. İşime devam ettim ve çakıyı kapanık gözlerine sertçe yasladım. Acıtmış olacaktı ki çığlık kopardı.
Bağırmamalıydı.
Çakıyı gözüne soktum ve bir tur çevirdim. Kan hemen bıçağın yüzeyini kaplamıştı bile. Yine bağırdı ve ben bir kez daha, daha derinden oydum. Çakıyı çıkardığımda kucağına gözü bir bok parçası gibi düşmüştü. Anında asitli bir tat hissettim boğazımda. Midem mi bulanmıştı? Evet ama bu onu doğramama engel değildi. Artık sesi gelmiyordu ve istediğim oluyordu. Yavaş yavaş ölüyordu.
Diğer gözünü de oydum aynı hırsla. Artık güzlerinden yaş değil kan akıyordu. İzlediğim bu tablo çok güzeldi. Bir tecavüzcü gözlerimin önünde ölüyordu.
Çok az kaldı. Bütün kadın düşmanlarını, bütün tecavüzcüleri, tacizcileri bitireceğiz. Onlardan tek bir iz bile kalmayacak.
Onurlu bir adam olarak öleceğim ben. Arkamdan 'Savaş Ateş'i iyi bilirdik' lafını içtenlikle diyebilecekler, ama onların mezarı bile olmayacaktı. Onlar ölü iken bile Allah'ın meleklerinin huzur dolu elleri onların boğazlarına zehir yayacak.
"O kız çocuğuna pis duygular ile baktığın gözlerin artık yok Vuslat." dedim o ise çaresizce iç çekti.
Mine Ece de çaresizliğin enkazı altında ezilmiş miydi?
Elimdeki çakıyı yere atıp lavaboya doğru ilerdim ve ardından musluğu açıp elimdeki kanları yıkadım. Havluyu alıp ellerimi silerek masaya doğru ilerledim. Bir adet neşteri alıp yanına gittim. Vücudunda rastgele yerlere façalar attım.
İçimdeki lav tsunamisi dizginlenmek ve yerini okyanusun durgum sularına bırakmak bilmiyordu. O ölse bile dizginlenemezdi.
Neşteri daha derine datırdım ve etinden bir parça kestim. "İmdat!" diye haykırdı. Tam o sırada açık olan ağzına ondan kestiğim et parçasını soktum. "O kızı orospun yaptın da mı beni bu hale getiriyorsun? Ha Kurt!" Boğuk bir sesle dediği şey ile lav tsunamisi vücudumu daha da yaktı. Neşteri yere atıp suratına var gücümle bir yumruk geçirdim. Gözünün kanı elime bulaştı anında. Pek vakti kalmamıştı, çok kan kaybediyordu.
Bir yumruk saha geçirdim. Bu yumruğumla yere yığıldı. Karnına oturup durmak bilmez yumruklarımı yüzüne ve göğüsüne indirdim sertçe. Artık sesi gelmiyordu. Yumruklarım o kadar sert bir şekilde yüzüne iniyordu ki kırılma sesleri geliyordu. Belimde bir el hissettim ama bu beni durdurmadı ve daha çok vurdum. "Selim o elini kesip sana geçirmeden çek!" İkiletmedi ve elini çekti. Bu itaatkarlık değildi, uğraşmak istemedi.
Yerdeki neşteri aldım ve yüzünün her yerine batırdım. Onun yüzünden fışkıran kanlar benim beyaz gömleğime ve yüzüme bulaşıyordu. Selim'in elini bir kez daha belimde hissettim.
"Bırak ulan! Seni de bu piç'in haline sokarım!"
"Sen bana hiç bir bok yapamazsın Kurt. Öldü artık kalk."
Vuslat'a döndüm. Gerçekten de nefes almıyordu. Karnından kalktım ve Selim'in az önce oturduğu tekli koltuğa ilerledim. Eğilip yerdeki viski şişesini aldım ve kanlı ellerime aldırmadan kafama dikip oldukça büyük üç yudum içtim. O üç büyük yudumda da bitmişti viski. Boş şişeyi leşin üzerine fırlattım ve lavaboya gittim ellerim ve yüzümdeki kan lekelerini yıkamak için. Arkamda bir haraketlilik oldu ama ben ellerimi sabunlamaya devam ettim. Durulayıp tertemiz ettikten sonra arkamı döndüm. Selim yine koltuğuna kurulmuştu, Efe ise Vuslat'ın parçalarını ayırmak için baltayı keskinleştiriyordu.
"Kurt bu iş bende." dedi Efe. Aklıma o an az önce Vuslat'a söylediğim şey aklıma geldi. "Dur," Bu tek kelimeyle ikisi de bana baktı. "Şu iğrenç çükünü kesip ağzına sokmam gerek. Demiştim yapacağım diye ben." Selim buna kahkahalarla gülerken Efe ciddiyetle başını salladı ve vakit kaybetmeden yaptı. Bu görüntü acayip güzeldi.
🔥
Mine Ece Arslan
Annem ile kahve içiyorduk. Aslında o kahve ben ise çikolatalı süt içiyordum. Bahçede koltukta başımı annemin huzurlu omuzuna kafamı yaslayıp sevdiğim içeceklerden birini içiyordum. Çok geçmeden babam da bize katılmıştı, o ise ton ton teyze'den çay rica etmişti.
" Benim minik bebeğim nasılmış? Daha iyi misin?" Babamın sorusu ile başımı annemin omuzundan kaldırıp ona baktım ve gülümseyip kafa salladım. Onda gülümsedi ve beni göğüsüne çekip saçlarımı öptü.
Annemle babam bana komik küçüklük anılarımı anlatıp beni neşelendirmişlerdi. Onlarla çok mutluydum...
Mutluydum.
Kısa süre sonra Savaş Ateş bahçeye çıktı, saçları terden olduğunu anladığım ıslaklıktaydı ve alnına düşmüştü. Bu ona çok yakışıyordu. Onun ardından Selim ve Efe de çıkmıştı. Babam hemen ayaklandı ve Savaş'a sarıldı. Sırtına iki kere pat pat yapmayı da ihmal etmemişti. Ardından büyük bir gülümseme ile Selim'e de sarıldı ve Savaş'a yaptığının aynısını yaptı, ardından ayrıldı.
"Nerelerdesin bakalım kerata?" dedi babam elini Selim'in omuzuna koyarak. Selim hafifçe gülüp konuştu, " Hanım birazcık agresif de abi." Bu cümle ile hepimiz güldük. Herkes kahkaha attı, ben içinde kan ağlarken sessizce güldüm.
O an Savaş Ateş ile göz göze geldik. Kahkahası durdu ve yerini masum bir gülümseyişe emanet etti. Merhameti hissettiriyordu bu adam bana.
Kabul edelim, Savaş Ateş adam gibi adamdı.
🔥
Oy ve yorum bırakmayı unutmayın💗🥺
Yeni bölümler artık haftada bir gelecek çünkü yazmak, düzenlemek biraz zaman alıyor. Gelecek hafta cuma günü saat 20:00' da görüşmek üzeree.
Merak birazcık ayoll😈
Bayy💋💋💋
