BÖLÜM 20: SON BAHAR VE EBEDİ VUSLAT
Gece Pazarı’nın ve o kanlı katliamın yıl dönümü gelip çattığında, vadinin üzerini kaplayan bulutlar ince bir yağmur bırakmaya başladı. Aden, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kulübesinden çıktı. Üzerinde Bahar’ın atölyede işlediği o yıpranmış mendil, cebinde ise atölyeden kalan tek mavi çiçeğin tohumları vardı.
Vadinin en yüksek tepesine, rüzgârın özgürce estiği ve uzaktan rejimin soğuk surlarının gölgesinin bile görünmediği o dik uçuruma kadar yürüdü. Yağmur damlaları yüzündeki kırışıklıklardan süzülürken, gözlerinde aylardır ilk kez acının değil, dingin bir huzurun ışığı belirdi.
"Sözümü tuttum Bahar..." diye fısıldadı rüzgâra doğru, sesi artık titramiyordu. "Sana verdiğim sözü tuttum. Senin göremediğin baharı gördüm, çocukları o kapılardan çıkardım, senin yeşil topraklarını adımladım... Ama sen yokken burası da bir zindan Bahar. Benim vatanım bu yeşil vadiler değil, benim vatanım senin yanın."
Cebindeki tohumları toprağa serpti, Bahar’ın mendilini göğsüne bastırdı ve gözlerini kapattı. Zihninde ne muhafızların postal sesleri kalmıştı ne de zindanın soğuk taşları... Sadece mum ışığıyla aydınlanan o küçük atölye ve Bahar’ın kendisine doğru uzanan narin elleri vardı.
Aden, rüzgârın kucağına doğru bir adım attı. Bedenini sonsuzluğa bıraktığı o an, şehirdeki tüm surlar zihninde yıkıldı. İki genç insanın hikâyesi, rejimin karanlık defterlerinde bir yenilgi gibi görünse de; o tepede her bahar açacak olan mavi çiçeklerde ve sonsuza dek ayrılmayacak iki ruhun ebedi vuslatında ölümsüzleşti.
~Son~
Adaletin kılıcından kaçabilirdik ama yarım kalmış bir aşkın vicdanından asla kaçamadık. Bazen en büyük zindan, yaşamak zorunda bırakıldığın bir gökyüzüdür....