İçeriğe geç

Sessizce Solmak

Bölüm 30 · 6 dk okuma

Sessizce Solmak

Bölüm 30

Bölüm 28 – Aramızdaki Mesafe

Bölüm 28 — Aramızdaki Mesafe

Harin, ertesi sabah uyandığında ilk yaptığı şey her zamanki gibi telefonuna bakmak oldu. Bunu kendine itiraf etmekten ne kadar kaçınsa da gözleri doğrudan Ruan’dan gelecek bir bildirim arıyordu. Ekranı açtığında karşısına çıkan birkaç önemsiz bildirim arasında onun adını göremeyince içindeki o heves dalgası yerini derin bir sızlamaya bıraktı.

Bir süre yatağın içinde, elinde yanan ekrana bakarak öylece kalakaldı.

Eskiden Ruan’ın mesajını beklemek, içini kıpır kıpır eden güzel bir heyecan fırtınasıydı. Şimdi ise aynı bekleyişin göğsüne oturan garip, kurşun gibi bir ağırlığı vardı. Çünkü artık sadece onu görmek, sesini duymak yetmiyordu; ondan net, şüphesiz cevaplar da istiyordu.

Harin yavaşça yatağından kalkıp çıplak ayaklarla pencerenin önüne geçti. Alnını soğuk cama yasladı. Dışarıda, her şeyden habersiz sıradan bir gün daha başlıyordu. İnsanlar aceleyle işe gidiyor, öğrenciler derslerine yetişmek için koşturuyor, hayat herkes için akıp gidiyordu.

Ama onun içinde, köklerinden sarsılan bir şeyler değişmişti.

Ruan’a karşı hissettikleri tek bir milim bile azalmamıştı. Zaten canını en çok acıtan, onu çaresiz bırakan şey de tam olarak buydu.

Kampüsün taş yolundan yürüyüp fakülteye girdiğinde, gözleri gayriihtiyari Ruan’ı aradı ve onu her zamanki yerinde, koridorun köşesinde buldu. Onu görür görmez içindeki ilk ilkel tepki, tüm gururunu unutup yanına koşmak oldu. Fakat birkaç saniye sonra, Seyou'nun o soğuk sözleri ve dün geceki imzasız mesaj zihninde çakınca kendini inatla durdurdu.

Çünkü hâlâ kalbi çok kırıktı.

Ruan da onun gelişini fark etmişti. Bakışları koridorun kalabalığı arasında aniden buluştu. Eskiden olsa bu an, ikisinin de yüzünde istemsiz, sıcacık bir gülümseme açtırırdı. Şimdi ise aralarında gözle görülmeyen ama teni sızlatan buz gibi bir mesafe vardı.

Ruan yerinden doğrulup büyük, kararlı adımlarla ona doğru yürüdü. Tam önünde durduğunda gözlerindeki o uykusuz, yorgun ifade çıplaktı.

"Harin," dedi, sesi pürüzlüydü.

Genç kız başını hafifçe kaldırıp onun koyu gözlerine baktı. "Efendim?" Sesi soğuk değildi belki ama Ruan'ın içini ısıtan o eski sıcaklıktan da çok uzaktı.

Ruan bu tondaki mesafeyi saniyesinde fark etti, göğsü daraldı. "Konuşabilir miyiz biraz?"

Harin çantasının askısını omzunda düzelterek sırasına doğru ilerledi. "Bugün dersim var, başlamak üzere."

"Sadece beş dakika. Lütfen."

"Ruan..." İsmini söylerken bile sesi eskisi gibi yumuşak, sarıp sarmalayan bir tınıda değildi. "Şu an konuşursak yine aynı kısır döngüye gireceğiz, yine aynı yere geleceğiz."

Ruan sustu. Dudakları aralandı ama tek bir kelime bile dökülmedi. Çünkü Harin'in ne demek istediğini çok iyi anlamıştı. Konuşsalar yine yarım cevaplar verecekti, yine onu koruma bahanesiyle bazı hayati şeyleri saklayacaktı. Ve Harin'in artık buna tahammülü kalmamıştı.

"Ben sana kızgın değilim," dedi Harin, sesindeki o buruk netlikle.

Ruan şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. "Değil misin?"

"Hayır." Bir an durdu, gözlerinin dolmasını engellemek için derin bir nefes aldı. "Kırgınım."

Bu tek kelime, Ruan’ın göğsüne beklediği her türlü öfkeli cümleden çok daha ağır, çok daha yıkıcı bir darbe gibi indi. Çünkü Harin ondan hiçbir zaman çok şey istememişti; ne lüks bir hayat ne süslü yalanlar... Sadece dürüst olmasını, elini tutarken arkasında bir gölge barındırmamasını istemişti.

"Ben seni... seni üzmek istemedim," diye mırıldandı Ruan, sesindeki o çaresiz ton ilk kez bu kadar belirgindi.

"Biliyorum."

"Gerçekten biliyor musun?"

"Evet, biliyorum." Harin gözlerini doğrudan onun gözlerine dikti. "Zaten asıl sorun da bu, Ruan."

Ruan kaşlarını hafifçe çattı, anlamayarak sordu: "Nasıl yani?"

"Sen beni üzmek istemiyorsun, bana zarar gelmesini istemiyorsun ama beni neyin üzeceğine ya da neyi kaldırıp kaldıramayacağıma hep tek başına, kendin karar veriyorsun."

Bu olgun ve keskin cümle Ruan'ı tamamen sessizliğe gömdü. Verecek tek bir cevabı, sığınacak tek bir bahnesi yoktu. Çünkü Harin baştan aşağı haklıydı. Ruan, yıllardır etrafındaki herkesi ve her şeyi tek başına korumaya çalışırken, aslında kimsenin kendi kararlarını vermesine, kendi savaşını seçmesine izin vermemişti.

"Biraz zamana ihtiyacım var," dedi Harin, bakışlarını ondan kaçırarak.

Ruan'ın yüzündeki o mermer ifade bir kez daha çatladı, yerini büyük bir korkuya bıraktı. "Zaman mı?"

"Evet."

"Yani... benden tamamen uzak durmamı mı istiyorsun?"

Harin hemen cevap veremedi. Çünkü kalbine sorsa, istediği son şey bile değildi bu uzaklık. Ama şu an hiçbir şey olmamış gibi onun yanında durmak, o şüphelerle yaşamak da kolay değildi.

"Sadece... biraz düşünmek, zihnimi toparlamak istiyorum," diyebildi usulca.

Ruan, içindeki o derin hayal kırıklığını ve kaybetme korkusunu saklamaya çalışarak başını yavaşça salladı. "Tamam."

Onun bu karara bu kadar çabuk, onu zorlamadan saygı duyması Harin'i şaşırtsa da, Ruan’ın gözlerinde batan bir geminin enkazı gibi duran o hüznü görmek genç kızın içini fena halde acıttı.

Günler günleri kovaladıkça, aralarındaki o görünmez mesafe kampüsün her köşesinde daha da belirgin bir hâl aldı. Eskiden ders aralarında neşeyle birlikte kahve aldıkları o gürültülü kantinde, artık birbirlerinden en uzak masalarda, arkaları dönük oturuyorlardı. Koridorda, merdivenlerde karşılaştıklarında gözleri saniyeliğine birbirine değiyor, içlerindeki o yangın dışarı sızıyor ama ikisi de tek bir adım atmaya, konuşmaya cesaret edemiyordu.

Ruan için bu sessiz bekleyiş, hayatı boyunca deneyimlemediği kadar yabancı ve ağır bir işkenceydi. O, insanların kendisinden korkup uzaklaşmasına, yalnızlığa son derece alışıktı. Ama Harin’in ondan uzak durması bambaşkaydı.

Çünkü hayatında ilk kez birinin yokluğu, varlığından çok daha fazla yer kaplıyor, onu her nefeste boğuyordu.

Hafta ortasına doğru bir akşam, babasının holding binasına gittiğinde bile zihni tamamen kampüsteki o sessiz kızla meşguldü. Babası, devasa toplantı masasının başında önündeki önemli dosyaları incelerken, oğlunun elindeki kalemi dakikalardır aynı sayfada sabitlediğini, dalgınca boşluğa baktığını fark etti.

"Bir sorun mu var Ruan?" diye sordu adam, o her zamanki otoriter ve soğuk ses tonuyla.

Ruan başını ağır mırıldanmayla kaldırdı. "Yok."

Babası, gözlüğünün üzerinden oğluna keskin ve analitik bir bakış attı. "Yalan söylemeyi hiçbir zaman iyi beceremedin, hele ki bana karşı."

Ruan cevap vermedi, bakışlarını yeniden önündeki kağıtlara indirdi. Çünkü hayatında ilk kez, babasının o karanlık tehditlerine bile değişmeyeceği, ona asla anlatmayacağı çok değerli bir sırrı vardı.

Bir insan. Bir kız. Ve canı pahasına da olsa kaybetmekten ölesiye korktuğu tek varlık.

Aynı gece Harin, odasında masanın başına oturmuş, elindeki fırçayla çizgilerini netleştirmeye çalışıyordu. Fakat fırçanın ucu, tuvalin tam ortasında yine aynı kararsızlıkla duruyordu; içindeki kırgınlık renklerin akmasına izin vermiyordu.

Tam o sırada masanın üzerindeki telefonu titredi. Ekrandaki isim kalbini tekleterek Ruan’dandı.

> Ruan: Sana baskı yapmayacağım, sözümü tutacağım.

>

Harin derin bir iç çekerken, ekrana saniyeler sonra ikinci bir mesaj daha düştü:

> Ruan: Ama bilmeni isterim ki... Seni kırdığım, o ürkek gözlerini doldurduğum için dünyadaki herkesten çok daha fazla üzgünüm.

>

Harin ekrana bakarken gözlerinden süzülen iki damla yaşın yanaklarından kayıp gitmesine engel olamadı. Çünkü Ruan'ın gururunu bir kenara bırakıp böyle açıkça özür dilemesi, onun gibi duvarları olan bir adam için kolay bir şey değildi. O, duygularını süslü kelimelerle söylemek yerine her şeyi içine atan, acısını tek başına yaşayan biriydi.

Telefonu eline aldı, titreyen parmaklarıyla bir şeyler yazmak, "Ben de özledim" demek istedi. Ama parmakları tuşların üzerinde donup kaldı.

Çünkü biliyordu ki; bazı derin yaralar, sadece samimi bir özürle hemen iyileşmiyordu. Arkasındaki o karanlık gerçek ortaya çıkmadıkça, bu yara hep kanayacaktı.

O gece şehrin iki farklı ucunda, iki insan aynı gökyüzüne bakarak aynı şeyi düşündü.

Ruan, Harin'i kaybetmemek için içindeki tüm canavarlarla savaşmaya hazırdı.

Harin ise içindeki tüm kırgınlığa rağmen Ruan'ı affetmek, yeniden onun göğsüne yaslanmak istiyordu.

Ama ikisinin tam ortasında, henüz söylenmemiş, geleceği tehdit eden koca bir gerçekler zinciri duruyordu. Ve bazen iki insanı fersah fersah ayıran şey sevgisizlik değil... Sevgiyi korumak adına saklanan o ağır şeylerdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.