Bölüm 27 — Söylenmeyenlerin Ağırlığı
Harin, son birkaç gündür ruhunu esir alan o garip, dipsiz boşluğun içinde adeta sürükleniyordu. Dışarıdan bakıldığında hayatındaki her şey kendi rutininde, son derece normal ilerliyordu. Derslerine eksiksiz giriyor, atölyede saatlerce kalıp çalışmalarına devam ediyor, arkadaşlarıyla sıradan şeylerden konuşup gülüyordu. Fakat zihninin kuytu köşelerinde, hiç durmayan bir çark gibi sürekli aynı yakıcı soru dönüp duruyordu.
Ruan ondan tam olarak neyi saklıyordu?
İşin tuhafı, onu en çok huzursuz eden şey Seyou’nun geçmişten çıkıp gelen o ani varlığı değildi. Bunu kendi iç sesine defalarca, bıkmadan usanmadan anlatmıştı. İnsanların kırık dökük geçmişleri olabilirdi. Ruan’ın hayatına daha önce birileri girmiş, derin izler bırakmış olabilirdi. Harin bunu olgunlukla karşılayamayacak, hayatı sadece siyah ve beyazdan ibaret görecek kadar küçük ya da toy bir kız değildi.
Asıl canını acıtan, kalbini ince ince sızlatan şey; Ruan'ın gözlerinin içine o sarsılmaz yoğunlukla bakarak kendisinden sadece güven istemesi, ama buna karşılık hâlâ bazı hayati gerçekleri bir sır perdesinin arkasına saklamasıydı.
Çünkü Harin, Ruan’ın o buzdan sessizliğinin arkasında mantıklı, belki de kendince haklı bir sebep olduğunu çok iyi biliyordu. Ama bazen ortada çok geçerli bir sebebin olması bile, kalbin kırılmasını, ruhun örselenmesini engellemiyordu.
Öğleden sonra atölyede oturmuş, şövalenin üzerindeki boş tuvale bakarken fırçasını elinde öylece, tek bir darbe bile indirmeden tutuyordu. Renkleri seçmekte, palete dökmekte zorlanmıyordu aslında; ruhu zaten karmakarışıktı. Sadece, tuvalin üzerine hangi duyguyu nakşetmesi gerektiğini, içindeki bu bilinmezliği nasıl somutlaştıracağını bilemiyordu.
Tam o sırada, önündeki ahşap tezgahın üzerinde duran telefonu kısa ve keskin bir ritimle titredi. Gelen bildirim ekranında o ismi gördü: Ruan.
Sadece birkaç kelimelik, kısa bir mesaj yazmıştı:
> Ruan: Bugün seni görebilir miyim?
>
Harin ekrandaki o tek satıra uzun süre, gözlerini kırpmadan baktı. Eskiden, daha birkaç gün öncesine kadar telefonuna böyle bir mesaj düşse, içindeki o çocuksu heyecanla yüzünde istemsiz, kocaman bir tebessüm oluşurdu. Şimdi ise içinde birbirini amansızca hırpalayan iki farklı taraf vardı: Biri koşarak onun yanına gitmek, kokusunu içine çekmek istiyor; diğer tarafı ise uğradığı bu haksızlığa karşı ondan fersah fersah uzak durmayı emrediyordu.
Parmakları klavyenin üzerinde, havada asılı kaldı. Birkaç saniyelik tereddüdün ardından, hayatında ilk kez ona karşı bu kadar mesafeli ve kısa bir cevap yazdı:
> Harin: Bugün işlerim var.
>
Gönder tuşuna bastığı o an, göğsünün ortasında ezici bir suçluluk hissi peydah oldu. Çünkü onun canını yakmak, Ruan’ı cezalandırmak istemiyordu. Sadece... Biraz olsun onun kendisine aylardır yaşattığı o boğucu belirsizliği hissetmesini, o tekinsiz boşlukta tek başına kalmanın nasıl bir şey olduğunu anlamasını istiyordu.
Ruan, ekranda beliren o soğuk cevabı gördüğünde, elindeki telefonu çok uzun süre masaya bırakamadı. Harin’in daha önce ona hiç böyle, bu kadar kestirip atan bir dille cevap vermediğini çok iyi biliyordu. Son zamanlarda onun ses tonundaki o bariz değişimi, bakışlarının arasına ördüğü o görünmez ama buz gibi mesafeyi fark etmemesi imkansızdı.
Ve belki de hayatında ilk kez Ruan, bir insanın kendisinden adım adım uzaklaşmasının, ellerinin arasından kayıp gitmesinin bir insanı içten içe nasıl çürüttüğünü anlıyordu.
Sınıfta herkes kendi hâlinde bir şeylerle uğraşırken, Ruan başını sıraya yaslamış, donuk gözlerle pencereden dışarıyı izliyordu. Yanındaki sıra arkadaşı ona önemli bir şey sormak için birkaç kez seslendi ama Ruan duymadı, daha doğrusu duymak istemedi. Çünkü zihninin içi tamamen tek bir isimle hıncahınç doluydu: Harin.
Onu korumak, kendi hayatının pisliğinden, babasının o karanlık gölgesinden uzak tutmak için mesafeli durmayı seçmişti. Ama şimdi, pencere camına vuran rüzgârı izlerken acı bir şeyi fark ediyordu: Bazen birini korumaya çalışırken, ona en büyük yarayı açan, onu en çok kanatan kişi yine kendin olabiliyordun.
Aynı günün akşamı, hava kararmaya yüz tutmuşken Harin çantasını omzuna takmış, dalgın adımlarla kampüsün ana çıkış kapısına doğru yürüyordu. Tam kapıdan çıkıp caddeye yönelecekken, birkaç adım ötesinde duran tanıdık silueti fark edip aniden duraksadı.
Seyou oradaydı.
Genç kadın, şık trençkotunun cebine ellerini koymuş, doğrudan çıkış kapısına bakıyordu; belli ki saatlerdir köşe başında sadece onu bekliyordu. Yüzündeki o sarsılmaz, asil sakinlik Harin’i bir kez daha içten içe şaşırttı.
"Harin," dedi Seyou, sesindeki o kadife tonu koruyarak.
Harin, aralarındaki o tekinsiz gerilime rağmen dik durmaya çalıştı. "Merhaba."
"Biraz konuşabilir miyiz? Uzun sürmez."
Harin tereddüt etti. İçindeki o güçlü sağduyu, bu kadından gelecek hiçbir kelimenin ona iyi gelmeyeceğini, bunun ruhunu darmadağın edecek zor bir konuşma olacağını fısıldıyordu. Yine de kaçmak istemedi.
"Ne hakkında konuşacağız?" diye sordu, sesini olabildiğince düz tutarak.
Seyou birkaç saniye sustu, bakışlarını Harin’in gözlerinin en derin yerine sabitledi. "Ruan hakkında."
Bu isim Seyou’nun dudaklarından döküldüğü anda, Harin’in göğüs kafesi daraldı, kalbi acıyla sıkıştı. Yine de karşısındaki bu güçlü kadına zayıf görünmek istemeyerek dik duruşunu bozmadı. "Dinliyorum."
Seyou derin bir nefes aldı, esen rüzgâr sarı saçlarını yüzüne doğru savururken konuşmaya başladı: "Ruan'ın sana her şeyi anlatmadığını, bazı şeyleri hâlâ arkasında sakladığını çok iyi biliyorum."
Harin’in yüzündeki o mesafeli ifade bir anda sarsıldı. "Ne demek istiyorsun sen? Amacın ne?"
Seyou, genç kızın bu savunmacı tavrına karşılık gözlerini bir an bile kaçırmadan, sakinliğini koruyarak devam etti: "Çünkü Ruan hep böyleydi, onu tanıyorum. Bir şeylerden, geçmişin hayaletlerinden korktuğunda ya da birini gerçekten önemseyip onun için endişelendiğinde, insanları acımasızca kendinden uzaklaştırır. Onların etrafına aşılmaz duvarlar örer."
Harin sessiz kaldı. Seyou’nun her bir kelimesi, Ruan’ı ne kadar iyi tanıdığının, onun ruhunu nasıl ezbere bildiğinin en somut kanıtı gibiydi ve bu durum Harin’i içten içe delirtiyordu.
"Onu savunmak ya da sana karşı haklı çıkarmak için burada değilim," dedi Seyou, ses tonunu biraz daha düşürerek. "Aksine, onun bu korkakça saklanma huyunun doğru olduğunu da düşünmüyorum. Ama... Ruan’ın neden şu an sana karşı böyle anlaşılmaz, böyle gizemli davrandığını, arkasındaki o asıl sebebi bilmeni istedim."
Harin’in zihninden o an yüzlerce, binlerce soru işareti bir ok gibi geçti. "Peki, sen..." dedi, yutkunarak. "Neden bunu bana anlatıyorsun? Amacın ne senin, neden aramızda dolanıyorsun?"
Seyou’nun o her şeye hâkim, mağrur yüzünde ilk kez kırgın, sahici bir hüzün dalgası belirdi. Bakışlarını çok kısa bir an yere indirdi, ardından tekrar Harin’e baktı.
"Çünkü..." dedi usulca. "Bazı can yakıcı gerçekleri günün birinde bir başkasından, en çirkin haliyle duymak... İnsanı, o gerçeğin kendisinden çok daha fazla incitir Harin. Ben bunu en ağır şekilde tecrübe ettim. Senin de aynı şekilde kırılmanı istemiyorum."
Bu cümle, Harin’in kalbinde en çok korktuğu o bam teline dokundu, ruhunu derin bir sızıyla kapladı. Çünkü tam olarak günlerdir uykularını kaçıran, onu içten içe kemiren şey buydu. Ruan’ın ona söylemediği, sakladığı çok büyük şeyler vardı. Ve o, bunu Ruan’ın o güven veren sesinden değil de, bir başkasının insafına kalmış kelimelerinden öğrenmekten ölesiye korkuyordu.
Seyou, arkasını dönüp gitmeden önce son kez Harin’in dolan gözlerine baktı. Sesinde bu defa bir tehdit değil, acı bir dostluk uyarısı vardı: "Ruan kötü biri değil, Harin. Bunu sakın unutma. Fakat bazen... En iyi insanlar bile, sevdiklerini korumak uğruna dünyadaki en yanlış şeyleri yapabilirler."
Seyou, caddenin karanlığında gözden kaybolup gittiğinde, Harin o kaldırımın ortasında tek başına, buz gibi esen rüzgârın altında kalakaldı. Elindeki çantasının ağırlığını, omuzlarındaki o yükü şimdi her zamankinden çok daha fazla hissediyordu.
Çünkü artık içinde sadece Ruan’a karşı duyduğu o çocuksu merak yoktu.
O saf merakın yerini, kök salmaya başlayan derin bir kırgınlık ve güvensizlik almıştı.
Ve o gece Harin, yatağına uzanıp tavanı izlerken, telefonuna düşen Ruan'ın o son mesajına ilk kez cevap vermedi. Onu tamamen sessizliğe gömdü.
Ruan ise, şehrin diğer ucundaki karanlık odasında, elinde yanan telefon ekranına umutsuzca bakarak sabaha kadar tek bir an bile uyumadan bekledi. Çünkü hayatında ilk defa, Harin’in o sağır edici sessizliği, kendi ördüğü o devasa duvarların sessizliğinden çok daha ağır, çok daha yıkıcı geliyordu.