Bölüm 23 — Yakınlık
Harin sabah kampüse geldiğinde, içindeki o tuhaf, tanımsız ağırlık hâlâ yerini koruyordu. Göğsünün tam ortasına oturan bu hisse bir isim koyamıyordu; ne tam bir korkuydu bu, ne de saf bir heyecan. Dün o ağaçların gölgesinde, rüzgârın uğultusu arasında yaşanan o an, zamanın akışında kaybolup gitmemişti. Aksine, zihninin arka tarafında, her düşüncesini gölgeleyen silinmez bir iz gibi duruyordu. Gün her zamanki telaşıyla başlamıştı ama Harin için o ritim tamamen kırılmıştı; o, bugüne tam olarak başlayamamıştı.
Sınıfa adımını attığında bakışları saniyeler içinde Ruan’ı buldu. Her zamanki yerindeydi. Ancak bu kez, o ilk karşılaşmada Ruan bakışlarını hızla kaçırmadı. Harin de hemen gözünü çevirmedi, çeviremedi. Bir anlık bir bakışma oldu aralarında; kısa, kelimesiz ama dünün tüm çıplaklığını taşıyan net bir andı bu. Sonra ikisi de aynı saniyede, sanki sessiz bir anlaşma yapmış gibi başka yönlere döndü.
Ders başladı ama Harin’in dikkati tamamen dağınıktı. Profesörün tahtaya yazdığı notlar, sınıfın içindeki o tekdüze uğultu ona çok uzaktan geliyordu. Arada sırada gözü gayriihtiyari Ruan’a kayıyor, tam o anda yakalanır gibi bir panikle bakışını geri çekiyordu. Ruan ise sırasından neredeyse hiç hareket etmiyordu fakat Harin, onun da bu yoğun havanın, her bir milimin farkında olduğunu sırtında hissedebiliyordu. Bugün aralarında konuşulmayan, havada asılı kalan o somut gerçek çok daha belirgindi.
Ders bittiğinde sınıf yavaş yavaş boşalmaya başladı. Harin masanın üzerindeki defterlerini toplayıp çantasının fermuarını çekerken Ruan yerinden kalktı. Ama bu kez kendi yoluna gitmek için kapıya yönelmedi. Adımları çok net ve kararlı bir şekilde doğrudan Harin’in sırasına, onun yanına doğru ilerledi.
Harin başını kaldırdığında Ruan tam önünde duruyordu. Genç kız, içindeki o ani ritim değişikliğini gizlemeye çalışarak, “Ne?” diye sordu, sesi bir fısıltı kadar pürüzsüzdü.
Ruan kısa bir an duraksadı, gözlerindeki o koyu derinlikle kıza baktı. “Bir şey söyleyeceğim.”
Harin ayağa kalkmadı, sırtını sıraya hafifçe yaslayarak, “Söyle,” dedi.
Ruan hemen konuşmadı. Aralarındaki o son gürültünün de odadan çıkmasını bekler gibi bir saniye kadar durdu. Sonra sesini biraz daha düşürerek, “Dün olan şey…” dedi ve gerisi gelmedi, sustu.
Harin gözlerini bir an bile onun yüzünden ayırmadı. “Ne var onunla?”
Ruan aralarındaki o adımlık mesafeyi de eritmek ister gibi bir adım yaklaştı. Bu kez geri çekilmek, saklanmak gibi bir niyeti yoktu. Mesafe gözle görülür bir şekilde azaldı.
“Ben kaçmıyorum,” dedi Ruan.
Harin bunu duyduğunda içindeki o kuşkucu duvarların hafifçe sarsıldığını hissetti. “Öyle mi?” diye sordu, gözlerini kısarak.
Ruan başını yavaşça, sarsılmaz bir kararlılıkla salladı. “Evet.”
Söylediği şey bu kadar basit, bu kadar yalındı ama ses tonundaki o pürüzsüz netlik her şeyi anlatmaya yetiyordu.
İkisi sınıftan birlikte çıktılar. Koridor her zamanki gibi kalabalık ve gürültülüydü ama onlar bu hengamenin içinde oldukça yavaş yürüyorlardı. Yan yana yürüyor olmaları dışarıdan bakan biri için belki doğal görünmüyordu, ama artık aralarında o eski yabancılık hissinin kırıntısı bile kalmamıştı.
Kampüsün o tenha, kimsenin uğramadığı arka tarafına geldiklerinde Ruan adımlarını durdurdu. Harin de onunla birlikte durdu. Ama bu kez, aralarındaki o fiziksel mesafe neredeyse tamamen yok olmuş gibiydi; birbirlerinin sıcaklığını hissedebiliyorlardı.
Ruan ona baktı. Bu bakış ne uzun sürdü ne de araya bir tereddüt sokup kaçırıldı. tamamen dürüstçe kızın yüzünde kenetlendi.
“Bunu düşünmeyi bırakamıyorum,” dedi Ruan, kelimeleri saklamadan.
Harin kaşlarını hafifçe çattı, içindeki o yoğunluğu bastırmaya çalışarak, “Neyi?” diye sordu.
Ruan cevap vermeden önce gövdesini biraz daha öne doğru eğdi, aralarındaki mesafeyi bir milime kadar indirdi. Şimdi aralarında sadece nefeslerinin çarpışacağı küçük bir boşluk kalmıştı.
“Seni,” dedi.
Bu tek kelime çok basitti ama aralarındaki tüm havanın rengini, ağırlığını bir anda değiştirdi.
Harin bir şey söyleyemedi, boğazı kurumuş gibiydi.
Ruan durmadı, gözlerinin en derinine bakarak devam etti: “And this doesn't bother me.”
Harin, göğsünün tam ortasında delice çarpan kalbini, hızlanan nefesini fark etti.
“Ne rahatsız ediyor o zaman?” diye sordu yavaşça, sesinin titremesine engel olmaya çalışarak.
Ruan gözlerini onun gözlerinden tek bir an bile ayırmadı. “Kontrol edememek.”
Harin bu ağır cümleyi hemen bozmadı, onun zihnindeki o karmaşık düzeni çözmeye çalışarak sadece baktı ona.
“Beni mi kontrol etmek istiyorsun yani?” dedi, sesinde hafif bir meydan okumayla.
Ruan hemen cevap vermedi. Bakışları kızın dudaklarına kaydı, ardından tekrar gözlerine çıktı ve başını hafifçe iki yana salladı.
“Hayır.”
Bir adım daha attı, aralarındaki o son boşluk da tamamen kapandı.
“Kontrolü kaybetmeyi.”
Harin bu kez tek bir milim bile geri çekilmedi, o güvenli alanına sığınmayı seçmedi. Sadece öylece durdu ve ona baktı.
Ruan elini yavaşça kaldırdı. Bu kez parmaklarında en ufak bir kararsızlık, en ufak bir tereddüt yoktu. Uzun parmakları Harin’in sıcak tenine değdi, çenesini hafifçe, narin bir dokunuşla tuttu. Bu hareket artık bir sınır testi ya da bir kontrol denemesi gibi hissettirmiyordu; daha çok, o zeminde, onun yanında “orada kalma” çabasının somut bir kanıtı gibiydi.
Harin nefesini göğsünde tuttu ama geriye doğru tek bir hamle bile yapmadı.
Ruan yüzünü biraz daha yaklaştırdı. Bu kez sınırda durmadı, kararsızlığın arkasına saklanmadı.
Dudakları, Harin’in titreyen dudaklarına yeniden değdi.
Bu temas, dün yaşanan o ani ve şaşkınlık dolu ilk öpücük gibi değildi; çok daha bilinçli, çok daha arzulanmış bir dokunuştu. Ama yine de kendi içinde büyük bir kontrolsüzlük barındırıyordu. Sanki ikisi de nereye varacağını, sonunun ne olacağını bilmedikleri kör bir uçurumdan aynı anda, aynı arzuyla aşağıya düşüyor gibiydiler.
Harin o ilk saniyede hafifçe donakaldı, ardından nefesinin ritmi tamamen elinden kayıp gitti. Bu kez içini kaplayan şey ürkek bir şaşkınlık değil, baştan aşağı her hücresini saran devasa bir farkındalıktı. Kalbi göğsünü delercesine hızlı atıyordu ama içinden bir ses, kaçmak istemediğini haykırıyordu. Sadece oradaydı, onunla birlikteydi.
Ruan birkaç saniye sonra dudaklarını yavaşça geri çekti ama yüzünü tamamen uzaklaştırmadı. Alınları neredeyse birbirine değiyordu, sıcak nefesleri yüzlerinde eriyordu.
Aralarında büyük bir sessizlik oldu.
Ama bu sessizlik artık geçmişin o ağır, boğucu havasını taşımıyordu.
Çok daha canlı, çok daha nefes alan bir sessizlikti bu.
Ruan çok düşük, pürüzsüz bir sesle konuştu:
“Bu… daha önceki hiçbir şey gibi değil.”
Harin gözlerini onun koyu gözlerinden ayırmadan hafifçe fısıldadı:
“Daha mı kötü?”
Ruan kısa bir an düşündü, içindeki o sarsıntıyı tarttı.
“Daha gerçek.”
Bu son cümleden sonra ikisi de yerinden kıpırdamadı, yeni bir kelime kurmadı.
Ama bu kez, o eski savunma mekanizmalarıyla geri çekilmeyi de seçmediler.