İçeriğe geç

Sessiz Takıntı (Tamamlandı)

Bölüm 1 · 9 dk okuma

Sessiz Takıntı (Tamamlandı)

Bölüm 1

1. Bölüm

Bölüm-I

Gölge..

İnsan, birinin hayatına ne zaman girdiğini her zaman fark etmez. Bazı insanlar kapıyı çalar, bazıları ise fark edilmeden gölgelerin arasından geçip hayatınıza yerleşir. Hare, Araz'ı ilk gördüğünde onun hayatında ne kadar uzun kalacağını bilmiyordu. Hatta o gece, adamın adını bile bilmiyordu.

Tek bildiği, bir süredir takip edildiğiydi.

İlk başlarda bunun yalnızca bir his olduğunu düşünmüştü. Şehrin kalabalığında arkasına baktığında kimseyi göremiyor, bir vitrinin camında kendi yansımasından başka hiçbir şey bulamıyordu. Birkaç sokak sonra dönüp baktığında yine kimse yoktu. Eve giderken aynı köşeden iki kez geçtiğinde de arkasında yalnızca gece vardı.

Ama insanın içindeki bazı korkuların kanıta ihtiyacı olmazdı.

Hare, kendisini izleyen bir çift göz olduğunu hissediyordu.

Bu yüzden akşamları eve dönerken daha hızlı yürümeye başlamıştı. Ana caddeleri tercih ediyor, tenha sokaklardan uzak duruyor, telefonunun şarjını bitirmemeye dikkat ediyordu. Birkaç kez arkasında ayak sesleri duyduğuna emin olmuştu. Sesler durduğunda o da duruyor, yeniden başladığında kalbi hızlanıyordu.

Bir gece dayanamadı. Arkasını döndü. Sokak boştu.

Sarı sokak lambalarının altında uzanan kaldırımlar, gecenin içinde olduğundan daha uzun görünüyordu. Birkaç pencerenin ışığı yanıyordu. Uzakta bir araba geçti. Hepsi buydu.

Hare derin bir nefes aldı. "Saçmalıyorsun," diye mırıldandı.

Kendi kendine bunu söylemek, korkuyu ortadan kaldırmıyordu. O gece Araz onu ilk kez yakından gördü.

Sokağın karşı tarafında, karanlığın içinde duruyordu. Siyah montunun yakası boynuna kadar kalkmıştı. Elleri ceplerindeydi. Sokak lambasının ışığı yüzünün yalnızca bir kısmına ulaşıyor, geri kalanını gölgede bırakıyordu.

Hare, onu fark etmedi. Araz ise gözlerini ondan ayırmadı.

Onu günlerdir takip ediyordu.

Başlangıçta Hare yalnızca bir isimdi. Bir dosyanın içinde karşısına çıkan, hakkında yeterince bilgi bulunmayan sıradan biriydi. Fakat birkaç gün boyunca onu uzaktan izledikten sonra sıradan olmadığını anlamıştı. Hare'nin kendisi bunun farkında değildi.

Tehlikenin ne kadar yakınına geldiğini bilmiyordu.

Araz biliyordu. Bu yüzden peşindeydi. Onu korkutmak için değil.

Onu korumak için.

En azından kendisine bunu söylüyordu. Hare yoluna devam etti. Araz da birkaç saniye sonra yürümeye başladı. Aralarındaki mesafeyi koruyordu. Hare bir köşeyi döndü. Araz da döndü. Hare bir vitrinin önünde durup telefonuna baktı. Araz karşı kaldırımda bekledi.

Hare yeniden yürüdü. Araz takip etti.

Bu, günlerdir süren sessiz bir ritüele dönüşmüştü.

Hare onun varlığından habersizdi. Araz ise Hare'nin hayatındaki küçük ayrıntıları bile öğrenmişti. Hangi saatte evden çıktığını, hangi yolu kullandığını, hangi kafede birkaç dakika oturduğunu, yağmur başladığında şemsiyesini neden hiçbir zaman yanında taşımadığını biliyordu.

Fakat onun hakkında bildiği her şey, Araz'ın kafasındaki tek bir sorunun cevabını değiştirmiyordu. Neden? Neden özellikle Hare?

Bunun cevabını henüz kendisi bile tam olarak bilmiyordu. Sadece bir şeyden emindi.

Hare'nin başına bir şey gelmesine izin vermeyecekti. Onu koruyabilecek sadece kendisiydi.

O gece eve ulaştığında Hare kapıyı açmadan önce bir kez daha arkasına baktı. Sokağın sonunda siyah bir siluet vardı. Bu kez onu gördü. Kalbi bir anda hızlandı. Siluet hareket etmedi.

Hare birkaç saniye boyunca olduğu yerde kaldı. Sonra kapıyı açıp içeri girdi. Kapı kapandı.

Araz sokağın karşısında bir süre daha bekledi; pencerelerden birinde ışık yandı, Hare'nin gölgesi perdenin ardından geçti ve Araz başını hafifçe kaldırarak o gölgeyi birkaç saniye daha izledi, sanki yalnızca orada olduğunu bilmek bile onun için yeterliymiş gibi, sonra karanlığın içinde sessizce kayboldu.

Ertesi gün yine oradaydı. Sonraki gün de.

Hare bunun artık yalnızca bir tesadüf olmadığını anlamaya başlamıştı; bazen bir vitrinin camında siyah montunu görüyor, bazen arkasından gelen ayak seslerinin kendi adımlarının ritmine karıştığını duyuyor, bir kez otobüs durağında başını çevirdiğinde kalabalığın birkaç metre gerisinde onu görüyordu ve göz göze geldikleri anda Araz hiçbir şey yapmadan başını başka yöne çeviriyordu.

Hare o an onun gerçekten kendisini izlediğini anlamıştı. Ama bilmediği bir şey vardı. Araz'ın bakışları yalnızca onu takip etmiyordu. Onu ezberliyordu.

Yürürken saçlarının omuzlarının üzerine nasıl düştüğünü, korktuğunda alt dudağını dişlerinin arasına nasıl aldığını, düşünürken kaşlarının arasındaki küçük çizginin nasıl belirginleştiğini, yağmur yağdığında hızını neden artırdığını, bir kafede otururken bardağını hangi eliyle tuttuğunu ve eve dönerken hangi sokakta başını mutlaka bir kez arkasına çevirdiğini biliyordu.

Hare'nin sevdiği kahvenin hangisi olduğunu biliyordu. Yağmur başladığında ilk yaptığı şeyin çantasını başının üzerine kaldırmak olduğunu biliyordu.

Ve en kötüsü, Araz artık bunların hiçbirini unutamıyordu.

Hare'nin hayatındaki küçücük ayrıntılar zihninde birbirinden kopuk anılar gibi değil, karanlık bir odanın duvarlarına tek tek çivilenmiş binlerce fotoğraf gibi duruyordu; her fotoğrafta Hare vardı, her ayrıntının merkezinde Hare vardı ve Araz ne kadar uzağa bakarsa baksın, zihninin içinde dönüp dolaştığı yer yine ona çıkıyordu.

Bazen bunun ne zaman başladığını düşünüyordu. Bir insanı korumak ne zaman onu sahiplenmeye dönüşürdü? Bilmiyordu.

Belki de ikisi hiçbir zaman birbirinden ayrı değildi.

Ona zarar verebilecek herkesi ortadan kaldırma düşüncesi, Araz'ın zihninde artık bir tehdit gibi değil, doğal bir refleks gibi beliriyordu; Hare'nin korktuğu her insan, onun için ortadan kaldırılması gereken bir ihtimale, Hare'nin ağladığı her an ise susturulması gereken bir tehlikeye dönüşüyordu.

Hare güvende olmalıydı. Bu kadar basitti. Ve eğer dünyanın geri kalanı bunun önündeki engelse...

Onu dünyadan gizleyecekti.

Yağmur birkaç gün sonra geri geldi.

Bu kez şehir daha sessizdi; sokak lambalarının solgun ışığı yağmurun içinden güçlükle süzülüyor, kaldırım taşlarının üzerinde biriken suların yüzeyinde titrek sarı lekeler bırakıyor, uzaktaki arabaların farları birkaç saniyeliğine karanlığı yarıp sonra yeniden gecenin içinde kayboluyordu.

Hare başını eğmiş, hızlı adımlarla yürüyordu. Şemsiyesi yoktu. Her zamanki gibi.

Saçları yağmurdan ağırlaşmış, montunun omuzları su toplamıştı ve telefonunu çantasına koymuştu çünkü ekranın üzerinde biriken damlalar yüzünden hiçbir şeyi doğru düzgün göremiyordu; ana caddeye çıkmasına yalnızca birkaç dakika kalmıştı ve eve ulaştığında bu geceyi de diğer geceler gibi unutabileceğini düşünüyordu.

Sonra arkasından bir ses geldi.

"Hey."

Hare durmadı. Adımlarını biraz daha hızlandırdı. Korku boğazında bir nabız gibi atıyordu.

"Duymadın mı?"

Hare'nin omuzları gerildi, fakat arkasına bakmadı; sokağın sonunda görünen ışıklara odaklanarak yürümeye devam etti, çünkü bazen bir tehlikeyi görmemek, onun gerçekten orada olmadığına inanmanın en kolay yoluydu. Aynı kişi miydi? Onu günlerdir takip eden adam onunla hiç konuşmamıştı.

Ana cadde görünüyordu. Biraz daha. Sadece biraz daha...

Adam önüne geçti. Hare istemsizce durdu. Ona benzemiyordu, onun boyutlarında değildi. Daha çelimsiz bir adamdı.

Adamın yüzünü yağmurun altında seçmek zordu; ıslak saçlarının arasından görünen gözleri bulanık, nefesi ise ağırdı ve alkol kokusu yağmurla yıkanan asfaltın keskin kokusuna karışıyordu.

"Bu saatte tek başına ne işin var?"

Hare cevap vermedi. Yanından geçmeye çalıştı. Adam kolundan tuttu. Hare bir anda geri çekildi.

"Bırak." Dedi sertçe. Adam gülümsedi.

Hare'nin sesi titremişti ve bunu fark eden adamın yüzündeki ifade daha da değişmişti.

"Ne bu telaş?" Hare kolunu çekmeye çalıştı. "Dedim ya, bırak beni." Adam bırakmadı. Adamın kolları onu daha sıkı tutmaya ve sarmaya başladı. Ve o anda sokağın diğer ucunda bir gölge belirdi.

Takipçi.

Yağmurun altında hareketsiz duruyordu. Hare onu henüz görmemişti. Adam ise hâlâ kadını tutmakla uğraşırken bakışları bir anlığına Araz'ın üzerinde durdu, fakat birkaç metre ötede sessizce duran adamı önemsememiş gibi başını yeniden Hare'ye çevirdi.

Bir saniye sonra Araz yanlarındaydı. İlk darbenin ne zaman geldiğini Hare anlayamadı; adamın eli kolundan ayrıldı, bedeni yana savruldu ve Araz tek kelime etmeden onun üzerine yürüdü.

Araz hiçbir şey söylemedi. Zaten söyleyemezdi. Sadece baktı. O bakışta öfke yoktu. Öfke fazla insancıl kalırdı.

Araz'ın yüzünde daha soğuk bir şey vardı.

Karar. Adam doğrulmaya çalıştı ve ağzından öfkeli birkaç kelime döküldü, fakat Araz onları dinlemiyordu; yakasından tuttuğu adamı kendisine doğru çektiğinde yağmur ikisinin yüzünden aşağı süzülüyor, sokak lambasının altında gözleri neredeyse tamamen karanlık görünüyordu. İkinci darbe geldi. Sonra bir tane daha. Adam geriye doğru sendeledi. Araz peşinden gitti.

Hare duvara yaslanmış, ne yapacağını bilemeden onları izliyordu; kaçması gerektiğini biliyor, fakat ayakları sanki kaldırımın içine çakılmış gibi hareket etmiyordu. Dehşetle gözleri yağmurda bir gölge gibi hareket eden o tanıdık vücut yapısını izliyordu.

Adam son bir kez ayağa kalkmaya çalıştı. Araz onu yakaladı ve yere savurdu. Başının kaldırıma çarpmasıyla çıkan tok ses, yağmurun uğultusunu bir anlığına kesti.

Hare irkildi. Adamın bedeni gevşedi, Araz durmadı.

Onu yakasından yeniden kaldırdı ve bir kez daha yere savurdu; taşların üzerinde koyu bir leke yayılırken yağmur damlaları o kırmızıyı parçalıyor, ince çizgiler hâlinde kaldırımın eğimine doğru sürüklüyordu.

Araz'ın elleri titremiyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Sanki yaptığı şey bir öfke patlaması değil, uzun zamandır zihninde verilmiş bir kararın uygulanmasından ibaretti. Bir kez daha vurdu ve ardından bir kez daha...

Sonunda adamın bedeni tamamen hareketsiz kaldı. Araz birkaç saniye daha ona baktı. Sonra başını kaldırdı. Yerde titreyen kıza baktı.

İlk kez gerçekten birbirlerine bakıyorlardı. Hare'nin nefesi kesildi.

Araz'ın yüzünden yağmur süzülüyordu ve gözleri karanlıktı, fakat Hare o karanlığın içinde kendisini gördüğünü anlayabiliyordu; sanki bütün gece boyunca şehirdeki her şey silinmiş, sokaklar, ışıklar, yağmur ve yerde yatan adam bile önemini yitirmiş, geriye yalnızca kendisi kalmıştı.

Araz bir adım attı. Hare geri çekildi.

"Sen..." Sesi boğazında kırıldı. "Sen kimsin?"

Araz cevap vermedi. Bir adım daha attı.

"Yaklaşma.!" Araz durdu.

Hare onun yüzüne baktı ve istemsizce bir cevap bekledi, fakat karşısında yalnızca sessizlik vardı; ne bir açıklama, ne bir tehdit, ne de kendisini rahatlatacak tek bir kelime.

"Onu sen..." Hare'nin bakışları yerdeki bedene kaydı. "Sen öldürdün."

Araz'ın yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.

Hare birkaç saniye daha ona baktı ve o sessizliğin içinde bir şey fark etti; Araz'ın sustuğu için değil, konuşmaya ihtiyacı olmadığını düşündüğü için sustuğunu hissetti. Araz eliyle sokağın çıkışını gösterdi.

Hare ne demek istediğini anlayamadı. Araz yeniden işaret etti.

Git.

Hare'nin kalbi hızlandı. Bir an için gerçekten gitmesine izin vereceğini düşündü. Sonra arkasına bakmadan yerden kalktı ve yalpalayarak koştu.

Korkudan koşuyordu. Nereye gittiğini, nereye saklanacağını bilmiyordu; yalnızca Araz'dan uzaklaşmak istiyor, ıslak kaldırımlarda sendeleyerek ilerlerken ciğerleri yanana kadar nefes alıyor, arkasından gelen sesi duymamak için bütün gücüyle önüne bakıyordu.

Fakat birkaç saniye sonra arkasında başka bir ses duydu. Adımlar. Ne olduğunu anlayamadığı saniyeler içinde sokağın köşesini döndü ve çıkışa birkaç adım kala bir el bileğini yakaladı.

Çığlığı karanlık sokağın duvarlarında yankılandı.

"Hayır! Bırak beni!" Hare bütün gücüyle elini çekmeye çalıştı. "Ne istiyorsun benden?"

Cevap yoktu. Araz yalnızca ona bakıyordu.

Hare onu itti. "Yardım edin!" Sokak sessiz kaldı.

Araz'ın eli bileğinden ayrılmadı.

"Sen kimsin?" diye bağırdı Hare, sesi korkudan parçalanırken. "Beni neden takip ediyorsun?"

Araz yine sustu. Sonra bakışları Hare'nin yüzünde birkaç saniye daha kaldı ve diğer eliyle sokağın daha karanlık tarafını işaret etti.

Hare başını iki yana salladı. "Hayır." Araz bir adım yaklaştı. "Hayır, hayır..."

Hare yeniden kurtulmaya çalıştı. Araz onu kendisine doğru çekti. Hare'nin sırtı göğsüne çarptı ve korkuyla çırpınmaya başladı.

"Bırak beni!"

Araz başını eğdi. Hare'nin kulağının hemen yanında yalnızca yağmurun ve kendi nefesinin sesi vardı. Artık onun gitmesine izin veremezdi.

Az önce onu korkutan adamı öldürmüştü. Şimdi ise Hare'yi orada, tek başına bırakmak Araz'ın zihninde mümkün değildi. Onu günlerdir uzaktan takip etmişti.

Geceler boyunca evinin önünde beklemiş, hangi sokaktan geçtiğini öğrenmiş, kimlerle konuştuğunu izlemiş, tehlikelerden uzak tutmaya çalışmıştı.

Ama artık bu yeterli değildi. Hare onun varlığından haberdar olmuştu. Kaçmıştı.

Ve Araz için bunun tek bir anlamı vardı. Onu daha fazla uzaktan koruyamazdı. Hare'nin çırpınışı yavaşlarken Araz onu daha sıkı tuttu.

Sonra cebinden çıkardığı küçük bir bez parçasını elinde hazırladı.

Hare ne olduğunu anlamaya çalışarak başını çevirdi. "Ne yapıyorsun?"

Araz'ın gözleri onun gözlerine kilitlendi. Hare'nin yüzündeki korkuyu izledi. Bir an bile tereddüt etmedi.

Çünkü karar çoktan verilmişti. Bu gece onu kaybetmeyecekti. Onu alıp götürecekti.

Arabası birkaç sokak ötede bekliyordu. Hare'nin gözleri kapanırken Araz onu kollarında tuttu; bedeninin ağırlığı yavaşça kendisine bırakıldığında yüzünde yine hiçbir ifade yoktu.

Sadece sessizce eğildi. Onu kaldırdı.

Ve yağmurun altında, karanlık sokağın içinden arabasına doğru yürümeye başladı. Artık peşinden yürüdüğü bir av yoktu.

Artık yanında götürdüğü bir av vardı.

Çünkü Hare'nin henüz bilmediği bir şey vardı.

Bazı insanlar hayatınıza sizi korumak için girer. Bazılarıysa korumakla sahip olmak arasındaki çizgiyi çoktan geçmiştir.

Araz o çizginin nerede kaybolduğunu kendisi bile fark etmemişti.

Ve Hare, onun gölgesine alıştıkça, bir gün o gölgenin bütün dünyasını kaplayacağını henüz bilmiyordu.

Bölüm sonu

4 yorum