Dar sokağın köşesini dönüp bir çöp konteynerinin arkasına sindim. Kalp atışlarım, bu dünyanın tek gürültüsüymüş gibi kulaklarımda uğulduyordu. Ayak sesleri yaklaşıyordu; ağır, ritmik ve acımasız.
Tık... tık... tık...
Sessizliğin içinde bu ses, bir idam mahkumunun son adımları gibiydi. Nefesimi tuttum. Kasklı figürlerin durduğunu duydum. Yaklaşık on metre ötemdeydiler. Kendi aralarında, kasklarının içinden gelen o cızırtılı, dijital bir dille konuştular. İnsan dili değildi, bir kodlama sistemi gibiydi.
Tam o sırada, arka cebimdeki telefonumun titrediğini hissettim. Sessizliğin ortasında bir atom bombası etkisi yaratacak kadar şiddetli bir sarsıntıydı. Panikle telefonu çıkardım; ekran ışığı karanlık sokağı aydınlatırken, gelen mesaja bakmak için zamanım yoktu. Telefonu kapattım ama çok geçti.
"Burada," dedi bir ses. İnsani, ama derin ve mekanik bir tınısı vardı.
Bir anda sokağın ışıkları söndü. Kaçacak bir yerim kalmamıştı. Tam teslim olmayı düşünürken, yan binanın paslanmış yangın merdiveninden bir el uzandı ve ağzımı kapattı. Beni yukarı, karanlığın içine çekti.
"Konuşma!" diye fısıldadı kulağıma biri.
Ses... Bu sadece bir fısıltı değildi. Bu bir insanın sesiydi. Ses tellerini kullanan, titreşimi olan, canlı bir ses. Aras olarak bu sessiz dünyada tek başıma olduğumu sanıyordum ama yanılmıştım.
Beni çatıya çıkardığında, karşımda duran siluete baktım. Yüzü kapüşonla örtülüydü ama gözlerindeki o korku-heyecan karışımı ifadeyi tanıyordum. Bu ifade, benim aynamdı.
"Sen de..." dedim, sesim titreyerek.
"Şşşt," dedi, elini tekrar dudaklarıma koyarak. "Onlar sadece sesi duymazlar, sesi takip ederler. Artık sadece senin değil, benim de başım dertte."
GölgeKalem Notu: Sessiz Şehir'de artık bir yoldaşımız var! Ama bu yabancı güvenilir mi? Yoksa bizi daha büyük bir tuzağın içine mi çekiyor?