İçeriğe geç

Sessiz Prangalar

Bölüm 2 · 5 dk okuma

Sessiz Prangalar

Bölüm 2

Ruhu Kanatılmış Kız Çocuğu 2

07.12.2009

01.28

İstanbul/Kadıköy

Yağmurun bütün şehri altında bıraktığı, aynı zamanda tüm hücrelerine kadar arındığını hissettirdiği bir akşamdı. Ağaçların sıklıkla baş gösterdiği, karanlığın şehre bir is gibi çöktüğü akşamda, özgürlüğüne doğru hızla koşuyordu. Kalbi, göğsünü delip geçmek istercesine çarparken, havanın soğuk ayazı burnundan içeriye giriyor ve tarif edilemez bir acı armağan ediyordu. Saçlarının arasından akıp giden rüzgar, küçük kızın özgürlüğünü kabul etmiyor ve onun için aşılması zor olan bu yolda, bir olumsuz etken olarak karşısına çıkmaktan vazgeçmiyordu.

Adını sıklıkla zikreden adamları umursamamak için ne kadar çaba sarf etse de, bu mümkün değildi. Onların sesleri, küçük kızın kulaklarında çınlıyor, kalbinin hızını biraz daha arttırıyordu.

Bu gece esaretinden kurtulmak, kendi özgürlüğünü kendisi kurmak için koşuyordu.

Bu gece ona uyduracakları hayatı reddedip, hayatı kendisine uydurmak için kaçıyordu.

Ağaçların azaldığı, ormanın bitişini müjdeleyen yola bakarken Tanrı'dan istediği tek şey buradan kurtulmasına yardım edecek birilerini göndermesiydi. Henüz 10 yaşında, küçük ve çelimsiz bedenine rağmen omuzlarına koyulan yükler çok fazlaydı. Ama hayatta her zaman bir dönüm noktası vardı.

Ensesinde hissettiği darbe belki de onun sonu olacaktı. Bilincini yavaş yavaş kaybetmeye başladı.

O gece küçük bir kız çocuğu öldü.

Ölü beden, masumluğu da beraberinde götürdü.

Temiz düşünceler ve maziler toprağa gömüldü.

Ve yeryüzünde ruhu kanatılmış bir kız çocuğu göründü.

🔗

Birbiri ardına sıralanmış eski banklardan denize yakın olanına oturmuş, nereden nereye geldiğimi bir kez daha düşündüm. Bu hayata nasıl girdiğimi...

Doğar doğmaz hayata gözlerini yuman çocuklar dışında, bütün çocuklar büyür ve büyüyeceklerini erken yaşta öğrenirler. Bende şöyle öğrendim;

Altı yaşındayken diğer her çocuk gibi gülüp oynuyor, hayatın olumsuzluklarını görmeden yaşıyordum. Sokakta, aynı mahalleyi paylaştığım ve aynı zamanda benimle arkadaşlık eden çocuklarla vakit geçirmek çok güzeldi. O güne kadar pek normal olmasa da, şimdiye kadar ki en normal zamanlarımı geçirdiğimi kim bile bilirdi ki?

Yapımı yeni başlamış inşaattan bulduğumuz tebeşirle, sokağa seksek için çizimler yapmıştık. Mutluydum, mutluyduk. Benden yaşça büyük çocuklar vardı ve onlarla oynamak daha çok zevk veriyordu.

Önümde benden 3-4 yaş büyük olan bir çocuk vardı. Şu an sıra onundu ve herkes pür dikkat onu izliyordu. Oyununun neredeyse bitişine kadar çok güzel gelmişti. Ama son çizgide işler değişti ve sıra bana geçti.

Bana uzatılan taşı almış ve üzerinde kocaman "1" yazan karenin içine atmıştım. Taşı dışarıya çıkarmadan attığım için çok mutluydum. Aynı zamanda neşemi çevremdekilere de dağıtmayı ihmal etmiyordum.

Benimle birlikte gülmeye başlayan arkadaşlarıma bakmayı ve "Ben sizden daha iyiyim." bakışlarını atmayı bırakıp ilk karenin içerisine atladım. Küçük olan bacaklarım ne kadar işimi zorlaştırsa da, bu oyunu kazanmak için çok çabalıyor ve pes etmiyordum.

Tek ayağımı arkaya doğru bükmüş, bir yandan da her iki kolumu açıp dengede durmaya çalışıyordum. İlk kareden, ikinci kareye ve oradan üçüncü kareye geçerek oyunu hızla sürdürdüm.

Atladığım her kare biraz daha heyecanlanmamı sağlasa da oyunu hiçbir çizgiye basmadan bitirmiştim. Sevinç çığlıklarım her yeri inletirken, büyük de olsa arkadaşım olarak gördüğüm çocuklar beni alkışlamaya başlamış ve sevincime ortak olmuşlardı. Zıpladım, güldüm, kahkaha attım. Kendimi de alkışlamayı unutmuyordum tabi ki. Kazandığımı aileme de anlatmak istemiştim ve bu benim en doğal hakkımdı.

Hızla eve doğru koşmaya başladım. Babam henüz işinde olduğu için evde değildi büyük ihtimal. Her ne kadar ona bu başarımı söylemek için akşamı beklemek zorunda olsam da, evde dünyalar güzeli bir annem vardı.

Zaten oyun alanına uzak olmayan evime, sadece birkaç dakikada gelmiştim. Tek katlı, şirin ve annemin diktiği rengarenk güllerle kaplı bahçesi olan bir evde yaşıyorduk. Güllerin arasından kapıya doğru koştum. Normalde açık olmaması gereken kapının neden açık olduğunu dahi sorgulamadan hızla eve girdim.

Ağzım kulaklarımda, tüm dişlerimi göstererek gülüyor ve evin içinde annemi arıyordum. Mutfak, yatak odası ve kendi odamda annemi bulamamıştım. Meyve yiyerek film izlediğimiz, tüm mutlu anılarımızın birleştiği oturma odasına doğru yürüdüm. Ve koşarak içeri girdim.

Küçük boyumdan dolayı gözlerimin radarına giren ilk şey, bir çift çıplak ayaktı. Başımı yavaşça yukarı kaldırdım. Korkuyordum.

Annem, tavanda asılı olan bir iple aşağıya doğru sallanıyordu.

Gülüşüm solmuş ve yerine endişeli bakışlarım yerleşmişti. Anneme doğru yaklaştım. Henüz altı yaşındaydım ve şimdinin aksine fazla masum düşüncelere sahiptim.

-"Anne, neden orada duruyorsun?"

Bir cevap bekledim ama annem hiçbir şekilde bana cevap vermedi. Her geçen dakika bana cevap vermesi için sorular sormuş ama hiçbir şekilde cevap almamıştım.

Küçüktüm, masumdum, korkuyordum.

"Y-yoksa bu yeni bir oyun mu ?" diye hayretler içinde sorular sormaya devam ediyordum. Annemden gelecek olan, en azından geleceğine inandığım cevabı dahi umursamadan kendime bunun bir oyun olduğunu inandırmış, ellerimi çırparak zıplamaya başlamıştım.

"Oyunun kurallarını galiba biliyorum anne."

Yanına biraz daha yaklaşmış ve başımı eğerek utangaç bir tavırla konuşmaya başlamıştım.

"Babam ile senden gizlice izlediğimiz filmi biliyor olmalısın. O filmi canlandırıyoruz değil mi?" Kendi kendime cevap verdim. "Elbette öyle."

Her ne kadar oyun oynamaya fazlasıyla düşkün bir kız olsam da annem fazla gerçekçi oynuyordu ve bu beni korkutuyordu. Küçük ellerimle annemin ayaklarına dokundum. Çok fazla gıdıklanıyordu. Eğer onu huysuz edersem oyunu sürdüremez ve benimle konuşmaya başlar sanmıştım.

Ayaklarını gıdıklamaya başlarken ne kadar soğuk olduğunu fark ettim. Kaşlarım çatılmıştı. Annem, babam ve benim soğuk sevmemizin aksine soğuktan nefret ediyordu ve her zaman teni sımsıcak olurdu.

Şaşkın bir şekilde anneme bakarak, "Anne neden bu kadar üşüyorsun." dedim.

Yine cevap gelmemişti. Ayaklarına sarılmış ve onu ısıtmaya çalışmıştım. Ama bunu başaramadım.

Annemin gözlerini açıp, o ipten çıkmasını istedim.

Annem o ipten çıkmadı.

Babamın gelmesini ve bu oyunu bitirmesini istedim.

Babam gelmedi...

Ve ben bundan sonra büyük biri olmak zorunda kaldığımı o gün öğrendim. Bunu altı yaşına girdikten sonra anladım. Altı yaş, sonun başlangıcıdır...

-"Burada ne yapıyorsun tek başına?"

Yanıma gelip oturan ihtiyara bakmaya başladım. Pardon, patron mu demeliydim?

-"Birazdan yanına gelecektim bende." deyip önüme döndüm. Elini omzuma koyup sıvazlamaya başladı. Onu sevmiyordum.

Gülümseyerek ve içten bir şekilde "Bir derdin mi var?" dedi. Bir derdim yoktu. Binlerce derdim vardı.

Başımı olumsuz anlamda salladım. Elini omzumdan çekti ve karşıya bakmaya başladı.

Hüzünlü sesiyle "Çocuklar babalarından birşey saklamamalı." dedi.

Ağlamamaya çalışarak "Babalar çocuklarını bırakmamalı." diyerek cevap verdim.

Birkaç dakika sessizce öylece bekledik. Ne o konuştu, ne ben. Zaten anlaşmak için konuşmaya gerek yoktu. Ağzından sözler dökülmeden de insanlar anlaşabilirdi.

O kaybettiği kızı için sustu, ben ise kaybettiğim babam için...

-"Öyleyse ben gideyim. Biraz işlerim var." yavaşça ayağa kalktı. Arkasını dönüp giderken bir anda durdu ve bastonunu yere vurup "Ha, bu arada. Akşam ki toplantı da yanımda olmanı istiyorum. Akşama kadar dinlen ve akşama çocuklarımın gücünü gösterecek şekilde hazır ol." diyerek gülümsedi. Çatık kaşlarımla itirazlara hemen başlamıştım.

-"Toplantıları sevmiyorum biliyorsun. Hem nereden çıktı bu? Her zaman yanında Ceyhun oluyordu." dedim ve ayağa kalktım. Gülümsemesi biraz daha büyürken konuşmaya başladı.

-"Bu sefer seninle gitmek istiyorum. Aralarında, çocuklarımı küçümseyenler var." sinsi bir ifadeyle "Onlara aslında ne kadar güçlü olduğumuzu gösterelim." diye ekledi ve arkasını dönerek gitti.

Pekala. Küçümsenmeyi sevmemiştim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.