27.10.2005
21.37
İzmir/ Bostanlı
Bir ruhun, bedenini terk etmeden önceki sahnesine tanıklık eden kız çocuğunun çığlıkları kimse tarafından duyulmamıştı.
Ölümün santim santim yaklaştığı beden, kız çocuğunun çığlıklarından bir haberdi. Genç kadın, ölümün bedenine yaklaştığı her adım için bir kez daha gerçeklerle yüz yüze geliyordu. Tıpkı ruhunun bedeninden uzaklaşmak için attığı adımlar gibi ölümüne adım adım yürüyordu.
Kendisi için bir yol seçmişti ve geride kalanların ne durumda olacağı umurunda bile değildi. Arkasında bıraktığı henüz 6 yaşına yeni basmış, küçük kız çocuğunu düşünmeden büyük bir bencillik yapmış ve ölüme doğru adımlarını bir bir sıralamıştı.
Anne olmak ne demekti ?
Ne tür sorumlulukları peşinde sürükler ya da nelere katlanması gerekirdi ?
Peki ya her kadın Anne olabilir miydi ?
Her sakallıya dede denilmediği gibi, çocuk dünyaya getiren her kadına da Anne denilmezdi. Tanrı, onlara bir şans vermiş ve kendi parçalarından oluşan bir elmas dünyaya getirmişti. Bunun değerini bilen insanlarla birlikte, zaman zaman hiçbir şekilde bu nimeti umursamayan kadınlarda baş gösteriyordu.
Önceden planladığı oyunu tıkır tıkır işlerken, gözleri camın ardındaki kız çocuğuna kaydı. Sokakta tıpkı diğer çocuklar gibi neşeli kahkahaların arasında oyun oynayan kızını görmek dudaklarında hafif bir tebessüm oluşturdu. Eş zamanlı aklına doluşan gerçekler, kadının yüzünde ki tebessümü hızla silerken yerine göz yaşlarına bırakmasını sağladı. Derin bir nefes alan kadın artık Azrail' ini bekletmek istemiyordu.
Tahtadan yapılmış ve bir o kadar da eski tabureye çıktı. Titreyen elleri yukarıda asılı duran ipe uzanırken, dışarıda sesleri gelen kız çocuğunu umursamamaya çalışıyordu. Başını, tıpkı celladına emanet etmiş mahkum gibi öne doğru uzatırken, çoktan ip boğazına düğümlenmişti.
Artık sadece tek bir şey kaldı. Tüm cesaretini toplayıp ayağının altındaki tabureyi düşürmek onu tüm dertlerinden kurtaracaktı. En azından kadın böyle sanıyordu. Pencereye ilişen gözleri son kez kız çocuğuna bakarken en büyük dileklerini Tanrı' ya sundu.
Kızının ileride çok mutlu olmasını ve asla üzülmemesini diliyordu. Halbuki en başta kendisi üzüyordu ve buna engel olamıyordu.
Son kez derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı. Ayağının altından kayıp gitmesine izin verdiği tahta taburenin yere düşürürken çıkardığı tok ses, kadının duyduğu son seslerden biriydi.
Ha, birde kızının neşeli kahkahaları...
Ruhu bedenini yavaş yavaş terk ederken artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Kendisini bu dünyadaki dertlerden kurtarmıştı belki. Ama bunu yaparken birçok günahı da beraberinde getirmişti.
Kız çocuğu, artık öksüz ve ruhu yaralarla kaplı bir çocuktan fazlası değildi...
EPİSODE 01 - RUHU KANATILMIŞ KIZ ÇOCUĞU
Adam konuştu.
"Çocuklar babalarından bir şey saklamamalı."
Küçük kız cevap verdi.
"Babalar çocuklarını bırakmamalı."
🔗
Kendimi bildim bileli, hep yaralarımı göstermekten kaçmıştım. Korktuğum, birilerinin beni iyileştirmeye çalışması olmamıştı. Korktuğum, yaralarımın kimsenin umurunda olmamasıydı.
Kalbimin derinliklerinde keskin bir tanışıklık hissi yatardı. Ne zaman yaralarını saklayan bir insan görsem, o keskin acı büyür ve canımı daha fazla acıtırdı.
Etrafı gösterişli işlemelerle donatılmış aynaya düşen yansımama bakmaya başladım. Ellerim saçımda ki sarı peruğa gitti ve boynuma kadar gelen kısa peruğu düzelttim. Gözüme taktığım yeşil lensler, yaptığım makyaj ve birkaç hileyle başka bir insana dönüşmüştüm.
Vücudumu tıpkı ikinci bir deri gibi saran simsiyah uzun elbisenin içinde kendimi kesinlikle rahat hissetmiyordum. Elbisenin çok dar olmasıyla birlikte, derin yırtmacı beni çileden çıkarıyordu. Ama bu gecelik sabretmekten başka çarem yoktu.
Ellerimi soğuk suyun altına soktum. Her ne kadar bu soğuk suyla yüzümü yıkamak istesem de, bunu yapmadım. Henüz gece bitmemiş ve görev tamamlanmamışken saatlerce uğraştığım bu makyajı bozmak isteyeceğim en son şey bile değildi. Suyu kapatıp derin bir nefes aldım. Topuklu ayakkabılarımın zeminde bıraktığı tok sesle lavabonun kapısına doğru ilerledim ve büyük salona giriş yaptım.
Yaklaşık beş saattir buradayım. Ne anlama geldiğini bilmediğim, bana göre fazla anlamsız tablolara bakmaktan gerçekten sıkılmıştım. Bir an önce gerçekleşmesi gereken teslimatın bitmesini ve bu kimlikten derhal çıkmayı diliyordum. Yüzüme sahte bir gülüş yerleştirdim ve kararlı adımlarımı bir bir sıralamaya başladım. Herhangi bir masaya geçtim ve beş saattir yaptığım "Bekleme" işini sürdürmeye devam ettim.
Varlığı hiçbir şekilde belli olmayan kulaklığımdan Ceyhun'un sesi geldiğinde gözlerim bir hareketlilik arıyordu. Hadi diyorum, hadi! Saatlerce beklediğim an şimdi, şu an hadi, gel artık!
Ceyhun "Saye, ne durumdasın?" diye sorduğunda saatlerin vermiş olduğu sıkıntıyla "Bir an beni unuttuğunuzu sandım. Tüm plandan vazgeçip geri dönmeyi düşündüm. Hatta az önce makyajımı temizlemeye başlamıştım bile." diyerek homurdandım. Ceyhun'un yaptığı tek şey ise sadece, bu halimden keyif almak ve gülmekti. Görmeyeceğini bile bile göz devirdim.
"Kızım, farkında mısın bilmiyorum ama seninle birlikte bizde bekliyoruz. Yani sıkılan bir tek sen değilsin." Yüzümdeki gülümsemeye inat dişlerimi sıktım. Etrafıma kısa bir göz geçirip, fazla göze batmayacak şekilde yüzümü duvara döndüm. "Ceyhun, iyi misin? Saçma bir elbisenin içinde ve kafam kadar topuğu olan ayakkabının üzerinde saatlerce bekleyen sen değilsin. Ne anlama geldiği belli olmayan tablolara bakmayı saymıyorum bile!" dediğimde karşı taraftan kahkaha sesleri gelmeye devam ediyordu. Sinirlenmiştim.
"O zaman seni daha fazla sinirlendirmeden güzel haberi vereyim." Hâlâ neyi beklediğini anlamadığım hâlde, sabırla "Evet?" dedim. Kulaklıktan sesler gelmeye başlamıştı. "Başlıyoruz."
Başlayalım bakalım...
🔗
Asansöre doğru ilerlerken diğer yandan da neler yapmam gerektiğini sormaya başladım.
"Kaçıncı kata çıkmam gerekli?" Cevap fazla gecikmemişti.
"Teslimatı yapılacak çanta 3. katta. Daha önceden katın birçok yerine kamera yerleştirdik. Yapman gereken sadece beni dinleyip o çantayı alman Saye." Asansöre binerken beni görmeyeceğini bile bile başımı salladım. O çantayı alıp buradan kurtulmalıydım.
Çantanın içinde ne olduğunu bilmiyordum. Aslında ne olduğu umurumda bile değildi. Beni ilgilendiren kısım, verilen görevi yapmak ve yaşamaya devam etmekti. Asansörden çıkıp 3. kata giriş yaptım. Uzun, ince ve kırmızı zeminle kaplı koridordan emin adımlarla ilerlerken ne yapmam gerektiğini merak ediyordum. Ama beklemekten başka bir çarem yoktu. Çok fazla olmadan Ceyhun'un sesi kulaklarıma doldu.
"Yaklaşık bir metre sonra solunda 103 numaralı oda bulunuyor. Çantanın içinde odayı açacak anahtar var. Kimseye görünmeden odaya gir."
Odağımı 103 numaralı odaya çevirdim ve elime verilen küçük çantayı açıp anahtarı aramaya koyuldum. Zaten içerisinde fazla eşya bulunmayan çantadan çıkardığım anahtar kart ile kapıyı açıp içeriye girdim ve kapıyı kapattım. Normal bir otel odasına göre fazla gösterişli ve büyük bir oda beni karşılamıştı. Gözlerim etrafta dolanırken Ceyhun konuşmaya başladı. "Odanın sahibi gelmeden hemen çantayı bul ve odadan çık."
Dediği şey o kadar basit değildi.
Sakin olmaya çalışan bir sesle, "Herhangi bir çanta aramıyorum öyle değil mi? Çantanın nasıl birşey olduğunu söylemen ve ne kadar vaktimin olduğunu belirtmen gerekmiyor muydu Ceyhun?" diyerek sabırlı olmanın daha da iyi olacağını kendime inandırmaya çalışıyordum.
Sıkıntılı bir nefes veren ve aynı sıkıntıyla söylenen Ceyhun'la kaşlarım istemsiz bir şekilde çatılmıştı. Sakin olmaya çalışmak bir süreden sonra gereksizdi ve şu an sakin olmaktan başka şeylere de ihtiyacım vardı.
Ne oluyordu, ne dönüyordu hiçbir fikrim yoktu ve nasıl bir ortamda olduğumu düşünmek beni daha da geriyordu.
-"Net birşey söyleyemem çünkü ben de birşey bilmiyorum"
Derin bir nefes daha aldı. Hayır! Kesinlikle o derin nefesi alması gereken o değildi. Nerede olduğunu, ne aradığını ve ne kadar süresinin kaldığını bilmeyenin kişi bendim ve ben bile bu kadar telaş yapmazken onun bu kadar sıkıntılı olması normal değildi.
-"Ne demek ben de birşey bilmiyorum? Bu nasıl bir acemilik Ceyhun? Seninle yıllardır bu işi yapıyoruz."
Ceyhun sorularıma cevap verirken, bende ellerime eldiven takıp odada işime yarayacak herhangi bir çanta aramaya başlamıştım. Kimsenin ipiyle kuyuya inmemem gerekti. Bunu kendime öğretmiştim. Ama şu an haddinden fazla Ceyhun'a ihtiyacım vardı. Yine de kendi başıma halletmenin yollarını bulmalıyım!
-"Adamı takip etmesi için görevlendirdiğimiz çocuktan haber alamıyoruz. Adam nerede göremiyorum."
Ne demek çocuğu bulamıyoruz? Bunlar ciddi miydi yoksa çok saçma bir şakanın içerisinde miyim?
-"Ya, diğer katlarda neden kamera yok!" diyerek hayıflanırken diğerlerinin aksine elimden gelenin fazlasını yapıyordum.
-"Dalga mı geçiyorsun Saye! Bu katı tuttuğumuza şükür et. Güvenlik açığı bir tek bu kattaydı, buraya sızabildik!"
-"Ben sizin yapacağınız işi..." diyerek içimden edebildiğim tüm küfürleri sıralarken kimseyi umursamamam gerektiğini kendime hatırlatıp duruyordum.
Kim ne derse desin, ne kadar beceriksizlik olurlarsa olsunlar bu gece bu işi yapacaktım. Onların beceriksizliği hayatıma gölge düşürmemeliydi ve kendi yoluma yine tek başıma devam etmeliydim.
Hızlı bir şekilde odada bulunan çekmeceleri kontrol etmeye çalışırken diğer yandan da kapıyı kontrol etmeye başladım. Oda fazla büyüktü ve bu beni daha da tedirgin ediyordu. Yatağın her iki yanında bulunan küçük dolapları kontrol etmiş ve hiçbir şey olmadığına emin olmuştum. Bu odada aradığım şey yoktu, buna emindim. Nasıl bir çanta arıyordum bilmiyordum ama çantaya dair hiçbir iz bulamamıştım.
Odada bulunan kapılardan birini açtım. Burası küçük bir duşakabin, klozet ve çok güzel bir jakuzinin bulunduğu bir odaydı.
Bu adamlar gerçekten işini biliyordu.
Banyo diyerek es geçmektense burada olma ihtimalini göz önünde bulundurup içeriye girdim. Duşakabinin içinden başlayıp klozet rezervuarına kadar her yere bakmıştım ama hiçbir yerde işime yarayacak birşey yoktu. Buradan çıkıp odada bulunan diğer bir kapıya yöneldim. Ama çok güzel bir sorunumuz vardı...
Kapının kulpu yoktu!
Sinirimi bir kenara bırakıp etrafta kapıyı açmak için birşeyler aramaya başladım. Kafamda bir sürü ihtimal vardı. Acaba kapıyı kırmak daha mı basit olurdu?
Biraz daha etrafa bakmıştım ama hiçbir şeye yaramadığını anladığım da artık başka yollar denemem gerektiğini kendime hatırlattım. Eğer bu yol olmuyorsa, başka bir yol elbette vardır.
Etrafı aramaktan vazgeçip kapıyı incelemeye başladım. Normalde olması gereken kulpun nerede olduğunu çok merak ediyordum. Hayır yani bir kapının kulpu başka nerede olabilirdi ki!
Kapının köşelerini, kenarlarını her bir zerresini bir bir incelemiştim. Hiçbir yerde fazla takılmadan hemen diğer köşelerine bakmıştım fakat tek bir yer garip duruyordu ve dikkatimi çekmişti.
Dikkatimi çeken yer kapının üzerinde bulunan hafif çıkıntılı yerdi.
Bunun kapıyı açmak için bir tuş olup olmadığını düşünmeye başladım. Denemekten zarar gelmeyeceğini düşünüp harekete geçerken diğer yandan da bildiğim tüm duaları ediyordum.
Yavaş ve tedirgin bir şekilde parmaklarım çıkıntılı kısma yöneldi. Ve bastım.
Ah! Ne bekliyordum ki? Burada film çekmiyorduk ve bu tür şeyler normal bir hayata göre fazla uçuktu. Bastığım yerin kapının deseninden başka hiçbir şey olmadığını fark etmem uzun sürmedi. Evet, bence de kırmak daha uygundu.
Hafif geriye doğru gittim. Kırmaktan başka çaremin olmadığını kendime inandırmaya çalışıyordum. "Sakin ol kızım. Kır ve çantayı ara." dediğim anda Ceyhun konuşmaya başladı.
-"Saye! Odadan hemen çık. Adam şuan üçüncü katta, oraya doğru geliyor çabuk!"
Kendime sabır ve Ceyhun'a akıl dilemeye başladım...
Gelmiş olduğum koridor dümdüzdü ve eğer şimdi odadan çıkacak olsam, adam %99 beni görecekti. Ve Ceyhun bunu anlayamayacak kadar aptalın tekiydi!
Kulağımda ki kulaklığı hızla çıkartıp çantanın içine attım. Şuan Ceyhun'un beni panik yaptırmaktan başka bir işe yaramadığı aşikardı. Banyoya doğru ilerleyip içeri girdim ve kapıyı kapattım.
Adım sesleri yaklaşmıştı. Kapının kilit sesi duyuldu ve adam içeriye doğru girdi. Tek kişi olmadığını ayak seslerinden anlayabiliyordum. Büyük ihtimal ikinci kişi bir kadındı çünkü ayağında ki topuklu ayakkabının yerde bıraktığı tok ses duyulacak kadar sesli ve sinir bozucuydu.
Topuklu ayakkabı!
Ayağımda ki ayakkabıları çıkarıp elime aldım. Ne olur ne olmaz ani hareketlerimde sesin duyulmaması gerekti. İçeriyi dinlemeye devam ettim.
İçeriye giren adamın kısık ve bir o kadar şehvetli sesiyle sarf ettiği sözler midemi bulandırmaya yetmişti. "Senin için yanıp tutuşuyorum bebeğim." Adamın derdi sesinden ve sözlerinden apaçık belliydi. Saçma duygularını tatmin etmek isteyen iki insanın seslerine maaruz kalmak istediğim son şey bile değildi!
"Ateşini söndüreceğim tatlım." diyen kadınla biraz daha yüzünü buruşturmuş, şu anın bir an önce bitmesini diliyordum.
Hadi ama! Gerçekten bunlara maaruz kalmak zorunda değildim!
Yaklaşık 3-4 dakika boyunca adamdan hiçbir ses gelmezken neler olduğunu merak etmeye başlamıştım. En sonunda kadından sesler gelmeye başladı. Ve sanırım kendi kendine söyleniyordu.
Kapıya biraz daha yaklaşıp dediklerini duymaya çalıştım.
"Nerede bu kız?"
Hangi kız? Çantanın içinde titreşen telefonu çıkartıp gelen mesaja baktım.
Gönderen: Ceyhun Arıkan
Sabahtan beri sesleniyorum ama duymuyorsun. Yine mi kulaklığını çıkardın Saye? Bunu konuşacağız ama şimdi işini hallet. (21.58)
Odaya giren kız bizden. Çantayı bulun ve hemen çıkın. (21.58)
Kaşlarımı çatabildiğim kadar çatmış ve banyonun kapısını açıp odaya girmiştim. Az önce adamla birlikte içeriye girdiğini düşündüğüm kız etrafta birşeyler ararken konuşmaya başladım.
"Seni daha önce görmedim." diyerek sorgulayan bakışlarımı kıza yönelttim. Etrafı arayışı bırakmış ve panikle bana dönmüştü. Rahatlayan ifadesiyle konuşmaya başladı.
"Yeni geldim çünkü." Ne kadar zekice bir cevap(!) Onu görmezden gelerek adama doğru ilerledim. Yatakta baygın bir şekilde yatan adamı görünce duygusuz bir şekilde "Bunu nasıl bayılttın?" diye sorup üzerini aramaya başladım.
"Bir şırınga verdiler. Galiba içerisinde ki şey sayesinde." Konuşma tarzını gerçekten sevmemiştim. Eğitilmediği belliydi. O şırınganın içinde bulunan sıvının bir adı vardı ve o bunu bilmiyordu. Şırınganın içerisinde intravenöz yani damar yoluyla vücuda giren yüksek doz anestezi bulunuyordu. Birkaç dakika baygın olmasını sağlayacak bu madde oldukça işimize yarıyordu.
Kız alayla, "Adamla harika vakitler geçirmeyi bıraksakta çantayı mı arasak?" diyerek sırıtmaya başladı. Eğer gerçekten beynini kullansaydı adamın ceplerinde birşey aradığımı anlayabilirdi ama o beynini kullanmayı tercih etmiyordu.
Ceketinin iç cebinden çıkan kartlara bakmaya başladım. İki taneydi ve biri odaya girerken kullandığım kartın aynısıydı. İşime yaramayacağını bildiğim için kartı hızla yere atıp diğer kartla birlikte açılmayan kapıya doğru ilerledim.
Yeni olduğunu söyledikleri kızda peşimden ilerliyordu. Ona güvenmiyordum. Aslında ben şu hayatta kimseye güvenmiyordum.
Kapının önüne durduğumda, kartı nereye ne şekilde göstermem ya da girdimem gerektiğini düşünüyordum. Büyük ihtimalle bu kapıyı açan anahtar buydu. İçimden bir his böyle olduğunu söylüyordu ve böyle olmaktan başka bir çaresi yoktu.
Birkaç dakika önce dikkatimi çeken çıkıntı yine beynimde şüphe uyandırıyordu. Çıkıntını etrafına dikkatle bakmaya başlamışken "Hâlâ bu kapıdan ne istediğini çözmüş değilim." diyen kızıl saçlı kız sinirimi bozmaya yemin etmiş gibi konuşuyordu.
Her zaman olduğu gibi yine ruhsuz bir şekilde kıza dönmeden "Kafanın içinde ki, o ince uzun şeyi kullanırsan anlarsın." diyerek işime devam ettim. Homurdandığını belli eden seslerle odada gezmeye başlamışken ben hâlâ kapıyla ilgileniyordum. Kare şeklinde ki çıkıntının dört kenarını da incelemiştim. Sağ ve sol olmak üzere iki kenarında da küçük düğmeler vardı. O kadar küçük ve inceydi ki fark etmek çok zordu.
Her iki düğmeye aynı anda basınca çıkıntı bir anda kapıdan ayrıldı. Elimde kalan kapının parçasına hayretler içinde bakıyordum. Az önce bu çıkıntının düğme olduğunu sandığımda bunun uçuk bir fikir olduğunu söylemiştim ama bu gerçekten çok daha fazla garip birşeydi.
Parçanın altında kartın sığacagı şekilde ince ve uzun bir boşluk göründü. Kartı oraya girdirdim. Kızıl saçlı kız "Oha! Lan bu çok garip birşey." diyerek şaşkınlığını belirtmeye başladı. Tepkilerini bile sevmedim.
Kapıdan kilit sesi geldi. Hafifçe kapıyı itip içeriye doğru girdim. Odayı görmemle şaşkınlığımı gizleyememiştim. İçeride karanlık ve kasvetli bir hava vardı. Soluk ve sarı renkli ışıklandırma ayrı bir hava katıyordu. Odanın bir duvarı tamamiyle çeşitli silah, kesici ve delici aletlerle kaplıydı. Diğer duvarlara bakmak için döndüğümde kızıl saçlının malzemelere dokunmak için uzattığı elini gördüm ve konuşmaya başladım. "Amacın parmak izi bırakıp kendini deşifre ettirmekse burada ki her malzemeye dokunabilirsin." diyerek sorgu dolu bakışlarımı kıza çevirdim. Çekingen tavrıyla ellerini kendisine çekip "Yok, kalsın." diyerek bakışlarını benden çevirip odaya bakmaya devam etti.
Fazla vakit kaybetmiştim. Etrafta çanta ararken odanın ortasında duran büyük masanın üzerinde olan dosyalar dikkatimi çekmişti. Şuan çantayı bulup burayı terk etmem gerekti ama merak insana herşeyi yaptırıyordu.
Dosyaların hepsi düzgün bir şekilde dizilmişti. Tüm dosyalar siyahtı ama aralarında duran tek kırmızı dosya ona bakmam için merak uyandırıyordu.
Merak merak ve merak...
Bu dosyalar neydi?
Neden buradaydı?
Ve hepsi siyah iken neden sadece tek biri kırmızıydı?
Çantanın içinden yedek eldiven alıp kızıl saçlı kıza attım ve konuşmaya başladım. "Şu eldivenleri tak ve etrafta herhangi bir çanta bulursan bana haber ver." diyerek kırmızı dosyaya yöneldim ve açtım. Sayfanın sağ üst köşesinde bir fotoğraf bulunuyordu. Onun altında ise bir isim.
Cihangir Sergio Acosta (27)
Kaşlarım çatık bir şekilde resmi inceledim. Galiba yabancı biriydi. Esmer, kemikli ve hatları fazla belli olan bir yüzü vardı. Sert duruşuyla gerçekten çekici görünüyordu. Dosyayı okumaya başlayacakken kızıl saçlının sesi duyuldu.
"Bir çanta buldum ama..." Elimde ki dosyayı aldığım şekilde koyup kızın yanına ilerledim. Köşedeki eski dolabın içinde kahverengi bir çanta duruyordu. Bana verilen küçük çantadan telefonu çıkarıp Ceyhun'u aradım.
Ceyhun aranıyor...
Anında açan Ceyhun "Efendim Saye?" diyerek konuştu. Ciddi bir tavırla "Kahverengi eski bir çanta var burada. Çantanın içinde ne olması gerek, bana söyle. İçine bakacağım." derken diğer yandan da çantayı açmaya başladım.
"İçinde ne olduğuna bak ve söyle. Bende buradakilere sorayım doğru çanta olup olmadığını." Yine başımı onaylarcasına sallayıp çantayı açmaya başladım. Herhangi bir kilit yoktu, sadece eski ve basit bir çantadan ibaretti. Eski bir çanta için bu kadar zahmete girdiğimizi anlamıyordum. Sanırım çantayı isteyen kişi patronun hoşuna gidecek bir teklif yapmıştı diye düşünmeden edemedim. Sonuçta patron, sadece eski bir çanta için bu riskleri göze alarak bir adam değildi.
Dosyalar, dosyalar... ve yine dosyalar.
Sonu olmayan dosyalar!
Sıkıntıyla "Bir sürü dosya var içinde Ceyhun." dedim. Ceyhun hattın diğer kısmında birileriyle konuşurken dosyaları incelemeye başladım. Elime aldığım ilk dosyanın kapağını açtım. Farklı bir alfabeyle sayfalarca yazının olduğunu görünce pekte birşey anlayamayacağım için tekrar dosyaları kapattım ve çantaya koydum.
O sırada telefondan Ceyhun'un sesi yükseldi. "Saye o çantayı alın ve hemen orayı terk edin."
Sonunda çantayı bulmanın verdiği rahatlıkla ayağa kalkıp çantayı aldım ve "Tamam." diyerek telefonu kapattım. Telefonu kapatıp küçük çantama attım ve kapının kenarına koyduğum topuklu ayakkabıları istemeyerekte olsa giydim. Kızıl saçlı hâlâ odada gezinirken onu burada bırakıp gitme ihtimalini kafamdan silmeye çalışıp "Burada kalma niyetindeysen kal. Eğer geleceksende hızlı ol." diyerek çantayla birlikte odadan çıktım.
Artık yapmam gereken tek şey bu mekanı terk edip bir an önce çantayı sahibine ulaştırmak ve son olarakta harika bir uyku çekmekti. Fazla yorgundum ve bir an önce çantayı teslim etmek istiyordum.
Odanın içerisinde ve otelde olabilecek her türlü kamerayı iptal etmek çok basitti. Bunun için yıllarca eğitim almış deneyimli kişiler kullanılıyordu ve gerçekten adamlar işini iyi yapıyordu.
Mekanı terk ettikten kısa bir süre sonra yapılacak elektrik kesintisi herşeyi halledecekti. Elektrik kesintisi esnasında çalışacak olan ekipler sadece benim fark edildiğim kameraların, orada bulunduğum zaman dilimini ortadan kaldıracak ve olası bir güvenlik kontrolünde açığa çıkmamı engelleyeceklerdi.
Ekip işini iyi yapıyordu ama onlara bu sebepten güvenmiyordum. Güvendiğim şey sadece, patronun beni kaybetmek istemeyeşi ve bu yüzden ekibi sık sık kontrol edip ifşa olma olasılığımı en aza indireceğini bilmemdi.
Kendimi övmüyordum ama bu patron için önemli biri olduğumu değiştirmiyordu. Yıllarca aldığım eğitimi, yaptığım işleri ve zekamı sırf mütevazi adı verilen o davranış için küçümsemeyecektim. Kendimin, başarılarımın ve yanlışlarımın farkındaydım.
Mekandan çıkıp arabaya doğru ilerledim. Bana yetişmeye çalışırken şekilden şekile giren kızıl kız, diğer yandan da söylenmeyi unutmuyordu. Ama şu an hiçbir güç beni yatağıma girme isteğimden alı koyamazdı.
Çünkü derin bir uykuya dalmayı gerçekten hak ediyordum.
🔗
Yıllarımı geçirdiğim, "yuva" dedikleri mekana girişimi yapmış, patronun odasına doğru ilerlemeye başladım. Dört katlı ve oldukça büyük bir binada yaşıyorduk. Buraya yuva diyorlardı. Sokak çocuklarının toplanıp eğitildiği ve yaşamayı öğrettikleri bir yerdi.
Hayır! Burası sadece yaşamayı değil, yaşamak için öldürmeyi de öğrettikleri yerdi.
Katlar yeni gelen çocuklardan eski gelen çocuklara göre sıralanıyordu. Zemin katta yeni çocuklar bulunurken diğer katlarda yaş büyüklüğüne göre yerleştirme yapılmıştı. Ve en üst katta da sadece eğitmen ve sorumlu kişiler kalıyordu.
Hiçbir zaman çocuklara birşeyler öğretme havasında değildim. Normalde onlara eğitim vermek görevlerimden biriydi ama bunu kabul etmemiştim. Buraya gelen her çocuk artık masum olmaktan çıkıyordu. Bunu sevmiyordum ama engel de olmuyordum. Olamazdım.
En azından eğitimlerini verip onlara bu hayata hazırlamaktansa görmezden gelmek daha işime geliyordu.
En üst kata çıkmış kendi odama giriş yapmıştım. Odamda fazla eşya bulunmuyordu. Pencere kenarında olan çift kişilik siyah yatakta en güzel vakitlerimi geçiriyordum. Çünkü uyumayı gerçekten seviyordum. Yatağın karşısında bulunan, bana yetecek büyüklükte siyah gardırop ve yanında büyük bir boy aynası vardı. Büyük uğraşlar sonucunda aldırdığım mini buzdolabının içinde midemin sevdiği şeyleri doldurmuş, gün sonunda kendimi ödüllendiriyordum. Odada bulunan tek kapı banyoya çıkıyordu. Bugün ki otelde bulunan o harika jakuzi kadar olmasa da gerçekten dinlenmemi sağlayan küçük bir banyoya sahiptim. Onun dışında odada bulunan ikili koltuk ve küçük bir masa dışında pek birşey yoktu.
Elimde ki çantayı masanın üzerine koyup, odanın kapısını kilitledim. Banyoya girerek arınma işlemini sadece 15 dakika gibi kısa bir süre içerisinde gerçekleştirmiştim. Yüzümden akıp giden tonlarca makyaj beni mutlu ederken, kalıplaşmış saçlarım artık özgürlüğünü ilan ediyordu.
Odaya girip gardıroptan siyah sıfır kol tişört ve siyah eşofman alıp iç çamaşırları ile birlikte üzerimi giyindim. Saçlarım kısa olduğundan toplama ihtiyacı görmüyordum. Ayağıma geçirdiğim spor ayakkabı ile artık hazırdım. Masanın üzerinden çantayı aldım ve patronun odasına doğru ilerlemeye başladım. Zaten aynı katta bulunduğumuzdan kısa bir süre içerisinde odaya gelmiştim. Kapıyı çaldım ve içeri girdim.
-"Hah! Saye de geldi." diyerek beni gösteren ve gülümseyen adama baş selamı verip elimde ki çantayı masanın üzerine koydum ve geri çekildim. Masa önünde duran koltukların birinde oturan adamın yüzü tanıdıktı. Bu görevi alırken de yine aynı yerde oturuyor ve sadece ciddi bir şekilde olan biteni dinliyordu.
-"Eğer başka birşey yoksa ben gidiyorum. Fazla yorgunum." diyerek patrona bakmaya başladım. Başını onaylar anlamda sallarken gülümsüyordu. Mutlu bir tavırla "Yarın sabah odama gel değerlendirmeyi yaparız. Şimdi git ve dinlen kızım." diyerek kapıyı gösterdiğinde benden mutlusu yoktu. Başımı sallayıp odadan çıktım ve hemen kendi odama gittim. Odaya girer girmez kapıyı kilitleyip ayakkabılarımı çıkarttım.
Mini dolapta bulunan uyku ilacını aldığımda artık hiçbir şeye ihtiyacım yoktu. Deliksiz bir şekilde uyumanın verdiği keyfi düşünüp yatağa kendimi attım.
🔗