İçeriğe geç

Sessiz Hanedan

Bölüm 11 · 17 dk okuma

Sessiz Hanedan

Bölüm 11

Ay Kuşu & Gece Geyiği

‘’Bir zamanlar, geceleri gökyüzüne yalnızca tek başına çıkan bir kuş varmış. Tüyleri ay ışığından dokunmuş, kanatları yıldız tozuyla parlatılmış bu kuş, diğerlerinden bambaşkaymış. Ne güneşi severmiş ne kalabalığı. O sadece sessizliğin, rüyaların ve çocukların gece fısıltılarının dostuymuş. Ona herkes ‘Ay Kuşu’ dermiş. Geceleri yalnız kalan çocukların camına konar, onlara masallar fısıldar, kötü rüyalarını alır, yerine huzur bırakırmış.

Ama Ay Kuşu’nun bile bilmediği, içinde sakladığı bir yalnızlık varmış. O her ne kadar geceye ait olsa da, geceler uzadıkça içinde bir boşluk büyürmüş. Çünkü kimse onunla gündüz oyunlar oynamaz, kimse onunla sabahları uyanmazmış. Gündüzleri yok sayılmış, sadece gece için var olmuş. Bu yüzden, o da artık bir ‘yarım’ hissedermiş kendini.

Ay Kuşu’nun uçtuğu dağların çok ötesinde, gece çöktüğünde sislerin içinden yürüyen bir geyik yaşarmış. Onun adı yokmuş, çünkü kimse ona ulaşamamış. Ama ayak bastığı yerden çiçekler doğar, yıldızlar onun adımlarını izler, rüzgârlar onun sessizliğini taşırmış. Gündüzleri parlak gözleriyle ormanların içinde koşar, gece olunca sisin içinde kaybolurmuş. İnsanlar ona ‘Gece Geyiği’ demiş. Ve her gece, o da yalnızlığına sarılmış.

Bir gün, dağların tepesinden esen eski bir rüzgâr, bu iki yalnız yüreğe aynı anda dokunmuş. Hem Ay Kuşu’nun tüylerine hem Gece Geyiği’nin boynuzlarına. Rüzgâr ikisinin kulağına da aynı şeyi fısıldamış:

‘Uzakta bir yer var. Ne tamamen gece ne tamamen gündüz. Orada bekliyor sizi bir yol. Ve belki… birbirinizi.’

Ay Kuşu geceden daha kararlı, Gece Geyiği sessizlikten daha sabırlıymış. İkisi de yola çıkmış. Ay Kuşu yıldızlara doğru süzülmüş, Gece Geyiği çiçeklerin arasından geçmiş. Rüzgârlı vadilerden, gölgeli korulardan, zamanın bile unutulduğu diyarlardan geçmişler. Birbirlerini tanımadan, sadece kalplerinin bildiği bir sese doğru yürümüşler.

Günlerden bir gün, gökyüzünün en yumuşak mavisiyle gecenin en derin lacivertinin birleştiği bir açıklığa varmışlar. Orası gece ile gündüzün tokalaştığı yermiş. Bir yan ışık, bir yan gölgeymiş. Ay Kuşu kanatlarını çırpmış, Gece Geyiği adımlarını yavaşlatmış. Ve işte orada ilk kez birbirlerinin gözlerine bakmışlar. Ne konuşmuşlar, kimse bilmez. Ama birbirlerini anlamışlar. Çünkü bazen kalbin bildiğini dil anlatamaz.

Zaman durmuş orada. Beraber şarkılar mırıldanmışlar, gölgelerle oyunlar oynamışlar. Ay Kuşu, Gece Geyiği’nin sessizliğinde huzur bulmuş. Geyik ise kuşun şefkatli gözlerinde ışıltı. Gündüz ve gece ilk defa bu kadar yumuşakça sarılmış birbirine.

Ama her masalda olduğu gibi bu hikâyenin de içinde bir gerçek saklıymış. Onların birlikte olduğu bu yer, sonsuza dek kalabilecekleri bir yuva değilmiş. Ay Kuşu, gündüz ışığında solmaya başlamış. Gece Geyiği, gecenin serinliğinde titremeye. Bunu fark ettiklerinde içleri yanmış. Çünkü birlikte kalmak acıtıyormuş, ama ayrı olmak daha da çok.

Ve bir gece gökyüzü sessizce açılmış, yıldızlar toplanmış ve onlara bir teklif sunmuş:

‘Ya birbirinizden vazgeçin ve kendi zamanınıza dönün. Ya da birlikte kalın ve yavaşça sönün.’

Ay Kuşu Gece Geyiği’ne bakmış, Gece Geyiği ona. Birbirlerine bir adım daha yaklaşmışlar ve sessizce kanatlarını ve boynuzlarını birbirine dolamışlar. Geriye gitmemişler. İkisi de seçimini yapmış.

Ve gökte bir yıldız doğmuş o an. Parlak ama sessiz. Ay Kuşu’nun ve Gece Geyiği’nin birlikte parlayıp birlikte söndüğü bir yıldız.

İnsanlar o yıldızı hâlâ görüyor gökyüzünde. Ama gerçek adını bilmiyorlar.

Derler ki, çocuklar bir gece ansızın uyandığında kalbinde sıcak bir titreme hissederse, bu Ay Kuşu’nun kanadıymış.

Ve eğer gecenin bir yarısı bir sessizlik onları sararsa, bu Gece Geyiği’nin adımıymış.

Onlar artık başka bir yerdeymiş.

Bir yıldızın kalbinde, birbirlerinin ışığında.

Ve birbirlerini hiç ama hiç unutmamışlar.’’

Bakışlarımı hemen yanımda uzanan Lysara’ya çevirdim. Bana gülen gözlerle bakıyordu. Masalı sevmemesinden korkuyordum.

‘’ Sevdin mi ?’’ Tebessümü derinleşti ve bana doğru yaklaştı ve sıkıca sarıldıktan sonra yanağıma bir öpücük kondurdu.

‘’ Sevdim tabi, böyle bir masal sevilmez mi ?’’ Ben de güldüğümde benden birazcık uzaklaştı ve derin bir iç çekti.

‘’ Teşekkür ederim Ay Kuşu, abimi sevmemene rağmen bana kucak açtığın için.’’ Yaşı küçüktü ama bu sözler onun için fazla olgundu. Onun çocukluğunu elinden almaya çalışıyordular ve kısmen başarmışlardı. Gözleri yavaşça kapanırken ben sadece onu izliyordum ama kendimi uykunun eşiğinde bulmayı beklemiyordum.

Nostern Krallığı, Kaen Thorne

İçimdeki öfke tüm göğüs kafesimi kaplayacak kadar büyüktü. Çenemi kaldırdım ve adımlarımı daha sert atmaya başladım. Lysara’nın benden korkması bir yana onun acı çekmesi ben öfkelendiriyordu.

Annem nasıl bir anneydi ki kızını eve attığı başka adamlara dövdürüyordu? Aklım almıyordu. Gerçekten bu kadar acımasız mıydı? Lysara’nın sürekli yemeklerde çekinerek bir şeyler yemesinden bile anlamalıydım.

Babam artık yaşlı bir adamdı ve annem olacak kadın onu istemiyordu. Bu yüzden ondan olan hiçbir şeyi de istemiyordu; gücü ise Lysara’ya yetmişti.

Benden neden korkuyordu bilmiyordum ama benden korkması isteyeceğim en son şeydi. İnsan korktuğunu sevemezdi.

Sarayın kapısına geldiğimde muhafızlar hızla kapıyı ardına kadar açtılar. Gergin olduğum dışıma da vurmuş olacak ki hepsi çekiniyordu. Kirli beyaz renginde büyük gümüş işlemeli duvarların arasından geçerken annemin odasına doğru ilerliyordum. Büyük merdivenlerden yukarı çıktıktan sonra yolun en sonundaki geniş dairenin kapısına geldiğim de kapıyı çok sakince açtım.

Tahmin ettiğim gibi benim yokluğumdan yararlanarak eve tekrar başka bir adam almıştı. İkisi de krem rengi altın işlemeli koltuklarda karşılıklı şarap içiyordular. Benim içeri gördüğümü görünce annem, Arenya Thorne, hızla ayaklandı. Çok sakin adımlarla ona doğru yaklaştığımda adamın ensesinden tuttuğum gibi kaldırdım. O ise cıyaklamaya başlamıştı

‘’ Bana böyle davranamasın koca oğlan!’’ Yanıma doğru fırlattım ve muhafızlara döndüm.

‘’ Odaya götürün ben geleceğim.’’ Sesim olağanüstü sakin çıkmıştı. Arenya titremeye başlarken bu onunla ilk yüzleşmem olacaktı. Beynimin derinliklerinden gelen sesler sadece işimi zorlaştırıyordu.

O gece senden kurtulacağım.

‘’ Babamı aldatmanı anlıyorum ama küçük bir kız çocuğuna zarar vermeni anlayamıyorum Arenya.’’ Yutkundu. Ona doğru bir adım daha yaklaştığımda başını kaldırdı yüzüme bakabilmek için. Aramızda ki boy mesafesi fazlaydı. Sarı saçları geriye doğru dökülürken bal rengi gözleri ortaya çıkmıştı. Elimi sertçe boğazına sardım ve aynı sertlikle onu duvara yapıştırdım.

‘’ Bana yaşattıklarının aynısını ona da mı yaşatacaktın? Onun da mı hayatını karartacaktın!’’ Gür sesimle daha fazla titremeye başlarken zorlukla bağırdı

‘’ Muhafızlar!’’ Muhafızlar onu duyarak içeri girdiklerinde boğazını daha fazla sıktım ardından bıraktım. Bu şekilde ölmeyecekti zira bu acısız bir ölüm olurdu. Muhafızlardan biri bana yaklaşırken bakışlarımı ona çevirdiğimde anında durdu. Muhafızlar varken bir şey yapamazdım bu yüzden onlara kafamla emir verdiğimde hızla dışarı çıktılar. Tekrar Arenya’ya döndüğümde boğazını tutuyordu

‘’ Bana bunları yapamasın.’’ Kaşlarım havalandı

‘’ Gerçekten mi ?’’ Dediğim anda kılıcımı çıkartıp boynuna yasladım.

‘’ Tüm sarayı ateş altında bırakırım seni de içinde Arenya. Kendine fazla güveniyorsun ama o aşağıladığın ve hayatını cehenneme çevirdiğin oğlunun kime dönüştüğünü bilmiyorsun.’’ Ona doğru yaklaştım.

‘’ Lysara’nın tek bir saç teline zarar gelmeyecek dememe rağmen gidip ona acı çektirdin sen.’’ Titremesi şiddetlenirken derin nefesler alıyordu. Ona nefretle baktım. Yapabileceklerimin sınırı yoktu, o ise bundan habersizdi.

‘’ Bugün seni sadece uyarıyorum Arenya Thorne, bir daha kardeşlerimin etrafında seni görürsem kafanı kopartırım!’’ Nefesini verdiğinde kılıcımı geri kınına koydum. Tam kapıdan çıkacağım sırada arkamdan seslendi

‘’ Senin ölümün bir gün benim ellerimden olacak Kaen Thorne!’’ Gülümsedim. Ama bu gülümsemenin içinde tehdit vardı. Hafifçe ona döndüm

‘’ Eğer bir gün ölmek zorundaysam bu senin ellerinden değil başka birinin ellerinden olacak.’’ Gölge Prensesin…

Hızla odadan çıktığımda kurtulduğunu sanıyor olması beni güldürmeye yeterdi. Kendi odama doğru ilerledikten sonra hızla içeri girdim. En köşede gümüş renkte ve üzerinde siyah şeritler olan yatağım vardı diğer duvarda da gri siyah koltuk takımı vardı karşı duvarda ise cevizden yapılmış bir masam vardı. Adam en ortada oturuyordu. Beni görünce hızla ayağa kalktı. Ona doğru ilerlediğimde konuşmaya gerek duymadan yumruğumu sertçe yüzüne geçirdim.

O sendelerken yakasından tuttum ve tekrar vurdum. Kahverengi saçları dağılmıştı ve aynı renk gözlerini kan toplamıştı, burnu kanıyor dudağı da patlaktı artık.

Tekrar yumruk attığımda yere düşmüştü. Düştüğü gibi daha fazla kendimi yormak istemeyerek kılıcımı çıkarttığım gibi göğsünün ortasına sapladım. Kan fışkırırken içeri bir hizmetli girdi.

‘’ İstediğiniz gibi her şeyi hallettim.’’ Yüzümde derin bir gülümseme oluştu. Kraliçe bana yaşattıklarını yaşayacaktı tam 24 gün sonra. Belki benim kadar direnemezdi ama o acıyı çekecekti.

Bir anda kapım açıldı ve içeri kardeşim Damon girdi. Yerdeki adama bakarak nefesini verdi ve karşıma geçti

‘’ Bu kim ?’’ Birbirimize çok benziyorduk. Onunda siyah saçları vardı ama onun gözleri mavi renkteydi. Kısa ve öz konuşurdu her zaman, yine benim gibi. Çenemi kaldırdım ve kılıcımı çıkarttıktan sonra bakışlarımı ona çevirdim

‘’ Arenya’nın babamı aldattığı adam.’’ Gözleri fal taşı gibi açıldı

‘’ O babamı mı aldatıyor ?’’ Bilmiyordu. Hiçbir şeyden haberi yoktu çünkü çoğu zaman sarayda olmazdı benim gibi. İkimizde sarayda oturmaktan ziyade ormanda olmayı tercih ederdik. Kafamı salladığımda odadan çıkmaya meylediyordu ki kolundan yakaladım.

‘’ Gerekli cezayı verdim.’’ Kaşları havalandı. Benim bedel ödetme şeklim biraz acımasız olduğu için merak ediyordu.

‘’ Bana yaşattıklarını yaşayacak 24 gün sonra.’’ Dudakları yukarı kıvrıldı ve omzuma bir defa vurdu

‘’ İntikam alma şekline bayılıyorum.’’ Güldüğümde o da bana katıldı. Yavaşça ilerleyerek koltuklara oturduk. İki muhafız gelip önce bize içkilerimizi verdikten sonra cesedi alarak dışarı çıktılar. Damon içkisini kafaya dikti ve bana baktı

‘’ Lysara nerede ?’’

‘’ Gölge Prensesin yanında.’’ Anlamamış gibi bana baktı

‘’ Gölge Prenses ?’’ İçkimden koca bir yudum aldıktan sonra ona döndüm.

‘’ Keylis.’’ İçtiği içkiyi püskürttü. Sanki biri onu duyacakmış gibi etrafına bakındıktan sonra bardağı masaya sertçe bıraktı

‘’ Kafayı mı yedin sen? Keylis insanları diri diri doğruyor, etlerini ayırıyor ve daha sayamadığım birçok şey. Ya ona zarar verirse ?’’ Kaşlarım çatıldı. Neden onu böyle gördüklerini çözemiyordum. Gölge Prensesin içindeki aydınlığı bir tek ben mi görüyordum? İnsanlara zarar vermek istemiyordu o. Evet, acımasız bir katildi ama onunda aydınlığı vardı. Bir çocuğa zarar vermezdi.

‘’ Gölge Prenses insanları değil düşmanlarını diri diri doğruyor.’’ Öne doğru eğildi.

‘’ O senin kardeşin, ve sen onun en büyük düşmanısın!’’

‘’ Ben onun düşmanıyım Lysara değil. Ayrıca o her ne olursa olsun bir çocuğa zarar vermez. Hiç birimiz vermeyiz.’’ Bana anlamsızca bakıyordu. Tüm krallıkların ortak korkusuydu Gölge Prenses. Bu yüzden herkes ona nefretle bakardı, sanki o ortadan kalkınca her şey son bulacakmış gibi.

Gözünü kararttığında yapabileceklerinin haddi hesabı yoktu. Bu yüzden ben de ondan az da olsa korkuyordum. Onun bana karşı duyduğu az korku gibi. Düşmanını canice de öldürebilirdi tek sefer de de. O an o ne isterse o olurdu. Varisler bundan dolayı ilk olarak onu öldürmeyi planlıyorlardı. Çünkü ondan kurtulduktan sonra diğerleri kolay lokma gibi geliyordu.

Bakışlarımı Damon’a çevirdim. İçkisini doldururken bana baktı

‘’ Ona neden güvendin ?’’ Güldüm.

‘’ Ben değil Lysara güvendi. İki abisine de anlatmadığı hayati bir konuyu gidip ona anlatmış.’’ Gözleri fal taşı gibi açıldı

‘’ Hayati konu ?’’ Öfkem tekrar yerli yerine otururken kafamı sağa sola eğdim

‘’ Arenya benim yokluğumda her gece onun tanımadığı adamlarla beraber onu dövüyormuş. Ben gelince de gizli olarak yapmaya başlamış.’’ Durduğu yerde dona kaldı. Yutkunamadı sanki. Hızla ayağa kalkıp babamın odasına doğru ilerledi. Arkasından ona bakarken nefesimi verdim ve içkimden sakince bir yudum aldım.

Yerimden yavaşça kalkıp büyük pencereye doğru ilerledim ve ellerimi ceplerime koyarak uzun bir süre gökyüzünü izledim. Aklımdan çıkmayan tek bir isim vardı, bu isim beni korkutuyordu. Ya da bu ismin sürekli aklıma gelmesi bilmiyordum.

VİNTOVKA KRALLIĞI, KEYLİS DRAVEN

Lysara hazırlanmış beni beklerken aynadan bir kez daha üzerime baktım. Kabarık kolları saten gibi parlayan bir bluz vardı üzerimde. Antika desenli korsenin üzerini inciler süslüyordu. Yüksek bel siyah pantolonum ve belimdeki zincirli gümüş kemerle de çok şık görünüyordum. Kızıl saçlarımı yukarıdan toplamıştım.

Bakışlarımı beni hayranlıkla izleyen Lysara’ya doğru çevirdim. Onun üzerinde siyah mini bir elbise vardı. Elimi uzattığımda gülümsedi ve sorgulamadan tuttu arından beraber sarayın çıkışa doğru ilerledik.

Mireya, Teriyos ve Orien, gelmeyi çok istemişti, ile daha önceden konuşmuştuk. Ben Lysara’yı bıraktıktan sonra beraber mezarlığa gidecektik. Tahminimce şu an beraber hazırlık yapıyordular. Ben atıma bindikten sonra Lysara’yı da önüme oturttum ve hızlıca ilerlemeye başladık.

Önüne bakarken yumuşak sesi geldi

‘’ Seni her özlediğimde en parlak yıldızı bulacağım gökte.’’ Gülümseyerek saçlarının tepesini öptüm. Annesinden şefkat görmemişti o en çok şefkate ihtiyacı vardı.

‘’ Sonra da hemen yanıma geleceksin.’’ Kocaman bir kahkaha attı.

Bir süre daha ilerledikten sonra sarayın önüne gelmiştik bile. Atımdan indikten sonra onu da indirdiğimde kapıda Kaen’i görmeyi asla beklemiyordum. Şaşkınlıkla ona bakarken Lysara’nın elini tuttum ve ona doğru ilerledim. Ona yaklaştığımızda Lysara elimi bıraktı ve hızla abisine sarıldı. Kaen’de ona karşılık ona sıkıca sarıldıktan sonra diklendi ve bana baktı. Lysara bana baktı

‘’ Bana anlattığın o masalı abime anlatabilir miyim ?’’ Kaen’in kaşları kalkmıştı. Ona masal anlatmamı beklemiyordu. Kafamı aşağı yukarı salladım.

‘’ İstersen anlat.’’ Hemen gülümsedi ve saraya doğru koşmaya başladı. Kaen bana doğru bir adım attığında çenemi kaldırdım.

‘’ Sadece sarayda kalıp geri geleceğini zannediyordum. Ona masal anlatman şaşırttı.’’ Derin bir nefes alıp tekrar verdim

‘’ Sadece anne şefkatinden mahrum kalmış bir çocuğa gerekli şefkati gösterdim Virelith.’’ Dilini bir kez damağına vurdu

‘’ Düşmanının kardeşi olsa bile mi ?’’ Ona doğru bir adım attım ve çenemi cürretkar bir şekilde kaldırdım. Benden çok uzundu.

‘’ Düşmanım sensin, kardeşin değil.’’ Kafasını sağa doğru eğdi ama konuşmasına fırsat vermeden yüzüne doğru yaklaştım

‘’ Lysara’ya sahip çık Virelith. Annesinden şefkat görmemiş bari abisinden görsün.’’ Kaşları havalandı ve o an aramızdaki mesafenin çok az olduğunu fark ettim. Göğüs kafesim inip kalkarken bana gülümsedi.

‘’ Düşmanına fazla yaklaşıyorsun Gölge Prenses.’’ Ben de aynı şekilde güldüm

‘’ Belki de hiçbir halt yapamayacağını bildiğim içindir Virelith.’’ Kaşları havalandı. Bana bir şey yapamazdı. Elini dahi kaldırsa on katıyla karşılık vereceğimi biliyordu. Ondan bir adım uzaklaştığımda nefesini verdi ve o da geri çekildi.

‘’ Teşekkür ederim Gölge Prenses, ona baktığın için.’’ Atıma binerken gülümsedim.

‘’ Rica ederim Virelith.’’ Tam gidecekken seslendi

‘’ Bir şey soracağım Gölge Prenses.’’ Bakışlarımı ona çevirdiğimde hemen atın yanındaydı

‘’ Bana virelith diyorsun. Ne demek o ?’’ Merakı beni güldürmüştü. Kafamı sağa sola salladım

‘’ Şuan hiç söyleyesim gelmedi Virelith.’’ Bilerek vurgulamıştım. Karşımda afallarken atımı hızlandırdığımda arkamda kalmıştı. Daha da hızlandım. Rüzgar yüzüme vururken saçlarım geriye doğru uçuşuyordu.

Kısa bir süre içerisinde saraydaydım. İçeri girmeme gerek yoktu çünkü Mireya, Teriyos ve Orien beni kapıda bekliyorlardı. Beni gördüklerinde kafalarıyla selam verdikten sonra yola çıktık. Yol çok uzun değildi hatta kısaydı. Atımı daha fazla hızlandırdığımda diğerleri de beni takip ediyorlardı.

İçimde bir korku yoktu, aksine tam bir inanç vardı. O üç yaratığı yenecektik biliyordum. Şüphelerim vardı tabi ama kendime olan inancım daha baskındı.

Derin bir nefes verdim. Mezarlığa yaklaştıkça sessizlik daha da derinleşiyordu. Sessizlikten nefret ediyordum böyle zamanlarda.

Kısa bir süre içinde de gelmiştik. Sessizce atlarımızdan indikten sonra Mireya yanıma geldi

‘’ Sessizlik önemli bir kural.’’ Kafamı salladığımda dönüp onlara baktım. Hepsinin üzerinde siyah bir cübbe vardı. Ellerinde ise kılıçları. Yavaşça adım attım ve kılıcımı sessizce çıkardım. Tekrar adım attığımda altımda ezilen yapraklar hışırdıyordu.

Mezarlığın taşları görüş alanımdaydı. Yaratıkların bir yerlerden fırtlaması an meselesiydi. Bir adım daha attığımda korku yavaşça bedenimi sarıyordu. Tekrar bir adım daha attığımda bir ağacın dalları rüzgar olmamasına rağmen sertçe sallanmıştı. Sanki buradan gitmemiz gerektiğine dair bir işaret veriyordu. Bir adım daha attığımda ağacın dallarlı daha fazla hareketlendi. Korku bedenimin tamamını sarmıştı ama sakin kalmak zorundaydım.

Saçma bir şekilde beni şu an ağaç korkutuyordu, yaratıklar değil.

Bir anda o karanlık mezarların biri ardına kadar açıldı ve içinden üç tane yaratık çıktı. Birbirleriyle aynı 3 yaratık. Nutkum tutulmuştu.

Karanlığın en dip noktasından sürünerek çıkmış gibiydi; ne insan ne hayvandı. Teninin rengi ölmüş bir ay ışığını andırıyordu—ıslak, damarlı, çatlamış ve çürümeye durmuş bir beden gibi. Derisi her kıpırdayışında gergin ipler gibi geriliyor, altında oynayan kemikler tek tek seçiliyordu. Kaburgaları dışarıdan bile sayılabilirken, ellerinin ucunda parmak değil, simsiyah ve kıvrık pençeler vardı; her biri bir kafatasını parçalamaya hazır gibi bekliyordu. Ama asıl dehşet gözlerindeydi—ya da göz sandığın o boşluklarda. Kızıl bir pusla örtülmüş, içinden bir şeyin bakmadığı, yalnızca taştığı iki uğursuz delik… Bakışını yakalayanın kalbine saplanan o kızıllık, sanki senin adını çoktan biliyordu. Dudaklarının yerinde dikilmemiş bir yara vardı; gülümsemenin alayına açılmış, geçmişte birini yemiş ve tekrar yiyecekmiş gibi bakan bir ağız. Bileklerine dolanmış paslı zincirler ise onu tutmak için değil, onunla birlikte doğmuş lanetin bir parçasıydı.

Mireya’nın arkadan fısıltı gibi sesi geldi

‘’Lanet olsun!’’ Dönüp arkama bakamadım ama onun sesi tekrar geldi

‘’ Kalan iki yaratık çıkmadı. Yani onlar hiç ummadığımız bir zamanda karşımıza çıkacak.’’ Gerçekten lanet olsun!

Yaratığa bakarken bir anda birisi bana karşın saldırıya geçti. Tırnaklarıyla bana vurmaya çalışırken kılıcımla onu geri savurdum. Bu sefer ben ona doğru ilerledim ve kılıcımı tam omzuna sapladım. Omzunda açılan derin yara ile kulakları sağır edecek bir çığlık attı. Ellerimizle kulaklarımızı kapatırken o daha güçle bağırdı.

Ses kulak kopartırdı, o derecede tizdi. Bana saldırmaya çalıştığını görünce kılıcımı aldım ve ikinci bir defa ona saldırmaya çalıştım ama çevik bir şekilde kaçtı. Diğerleri ne durumdaydı bilmiyordum ama arkama bakmaya meylettiğim an yüzüme bir tokat yemiştim. Elini savururken vurmuştu.

Ağzımın içine o tanıdık metalik tat dolarken, kanı yere tükürdüm. Tekrar güçlü bir çığlık attığında başım dönmeye başlamıştı. Çığlında bir şey vardı. Bizi öldüren onun çığlığıydı belki.

Ellerimi kulaklarımdan çektiğim gibi kılıcımı havada salladım ve ona sertçe sapladım. Bu sefer ki karnına denk gelmişti. Gözlerinden kanlar akmaya başlarken yaralar daha fazla büyüyordu. Bir yandan çığlık atarken diğer elini havaya kaldırdı ve boşluğumdan yararlanarak karın bölgeme tırnağıyla derin bir kesik attı. Elim karnıma gittiğinde Orien önüme geçmişti ve yaratığı oyalıyordu. Karnımdan feci şekilde kan akıyordu. Ağzımda biriken kanı tekrar tükürdüğümde, başımın dönmesi daha fazla artmıştı. Yaratıklardan biri bana doğru son hız koşarken tam anlına saplanan bir ok ile yere düştü. Kafamı çevirip etrafa baktığımda gelenin Kaen olduğunu gördüm. Onun burada ne işi vardı?

Yerimden doğruldum ve kılıcımı tekrar elime aldım. Orien ile savaşan yaratığa doğru ilerledim ve Orien onu oyalarken arkasından yaklaştım ama tam ensesine kılıcı saplayacağım anda elini arkaya doğru uzattı ve bana vurmaya meyletti. Ben hızla geri çekilirken kolunu kesmiştim.

Bu kılıca büyü yapmasaydım kesinlikle şu an ölmüştük.

Teriyos ve Mireya’ya baktığımda onların da zorlukla savaştıklarını gördüm. Hızla onların yanına ilerledikten sonra başım daha sert dönmeye başladı. Gözlerim kararıyordu.

Nefeslerim derinleşirken kılıcımı kaldırdım ve tüm gücümle fırlattım. Kılıç tam yaratığın anlının ortasına denk gelmişti.

Öleceksin.

Kafamda yankılanan sesleri susturamıyordum.

Kaybettin Draven.

Sonda kalan yaratık Teriyos’u yere devirmişti, Mireya’nın kolunda bir yara açmıştı ve Orien’ı da atlatmıştı. Hızla bana doğru koşarken benim elimde kılıcım yoktu ve önümü net olarak göremiyordum. Bir den birisi önüme atladı ve yaratığın boynuna benim kılıcımı sapladı.

‘’ Senin ölümünün benim ellerimden olacağını sana söylemiştim Gölge! Şimdi ölmeyeceksin, diren!’’

Her şey bitti Draven.

Sen asla iyi biri olamayacaksın.

Herkes senden korkuyor.

Yaratığın son anda attığı çığlıkla artık acı dayanılmaz bir şekilde artmıştı. Yere çöktüğümde Mireya hızla yanıma geldi ve karnıma baktı

‘’ Tırnağıyla kesmediğini söyle bana Keylis!’’ Zorlukla kafamı salladığımda derin nefesler veriyordum. Kaen’in öfkeli sesi duyuldu

‘’ Ne var o tırnakta ?’’ Mireya bana bakarken

‘’ Çok güçlü bir zehir ve zehrin gücü yaratık çığlık attıkça derinleşir. Panzehirinin ne olduğu konusunda en ufak bir fikrim yok.’’ Orien ve Teriyos’da gelmişti. İkisi de iyi görünmüyordu. Orien hızla yanıma eğildi

‘’ Ama o zıkkımı bulmak zorundayız!’’

Sen her daim kaybedeceksin.

Ellerimi kulaklarıma bastırdım ve avazım çıktığı kadar bağırdım. Yavaşça kapanan gözlerime engel olmak mümkün değildi.

Kaen Thorne

Gölge Prenses bayıldığında hızla yerimden ayaklandım ve koşmaya başladım. İlk defa böylesine güçlü bir korku hissediyordum. Nedeninden birhaberdim.

Karşımda duran taşlardan yapılmış küçük kulübeye girdiğimde içeride ihtiyar bir adam oturuyordu. Saçı sakalına karışmıştı ve bembeyazdı gözleri bile.

‘’ Panzehiri ver!’’ İhtiyar bana baktı ve kafasını sağa sola salladı.

‘’ Sen evlat seni hatırlıyorum otur da konuşalım’’ Yumruklarımı sıktım

‘’ Panzehir!’’ İhtiyar yeni anlamışçasına kemikli elini cebine attı ve içinden bir şişe çıkardı. İçinde mor renkli bir sıvı vardı. Panzehiri aldım ve hızla koşmaya başladım. Mireya’yı gördüğümde o da bana baktı ve ben şişeyi hızla ona doğru attım. Şişeyi alıp Gölge Prensese içirirken ben de yanlarına gelmiştim.

Kısa bir süre sonra gözlerini açtı. O buz mavisi gözleri gördüğüme bu kadar sevineceğimi hiç tahmin etmezdim.

Keylis Draven

Gözlerimi zorlukla açtığımda karnımda derin bir sızı vardı. Kafamı eğip baktığımda ir bezle sarılmış olduğu gördüm. Bez tamamen kırmızıydı, umarım bu kan değildir. Kahretsin kandı!

Diğerlerine baktığımda endişeyle bana baktıklarını gördüm. Teriyos nefesini verdi

‘’ Keylis ?’’ Ona bakışlarımı çevirdim. Ardından dikleştim.

‘’ İyiyim ben.’’ Hepsi bana hala bakarken Kaen’e kaydı bakışlarım onu görmek içimi rahatlatmıştı. Ama neden? O benim düşmanımdı, böyle olmaması gerekiyordu. Gözlerinde endişeyle karışık mutluluk vardı. Ayağa kalktığımda hepsi benle beraber dikleştiler. Fazla konuşmaya gerek yoktu

‘’ Hangi ağzına sıçtığımın adamıysa gidip görelim artık.’’ Orien’ın dudakları kıvrıldı

‘’ Keylis kesinlikle iyi.’’ Ona sertçe baktıktan sonra Teriyos araya girdi

‘’ Farkında mısınız bilmem leydim ancak karnınızda koca bir kesik var. Hemen ayaklanmanıza hiç gerek yoktu.’’ Kafamı salladım

‘’ İyiyim ben iyi. Her yara zamanla kapanır.’’ Kaen’in mırıltı gibi sesini yalnızca ben duymuştum.

‘’ Ama izleri kalır.’’ Neden böyle demişti anlamlandıramıyordum. Mireya bir anda arkasına döndü

‘’ Haydi, gidelim ama kız iyiyim diyor.’’ Teriyos ve Orien’da onu takip ederken ben bakışlarımı Kaen’e çevirdim.

‘’ Neden her defasında öldürmen gereken yerde beni kurtarıyorsun Virelith?’’ Dudakları yavaşça kavislendi. İçten bir gülüştü bu.

‘’ Unuttun mu Gölge Prenses? İllaki ölümün olacaksa bu da benim ellerimden olacak bir başkasının değil.’’

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

12. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.