Telefonun ekranı kapandıktan sonra odanın içini ağır bir sessizlik kapladı.
Fotoğraf hâlâ yerdeydi.
Yavaşça eğilip tekrar elime aldım.
Küçük kızın yüzüne uzun uzun baktım.
Koyu kahverengi saçları vardı.
Üzerinde beyaz bir elbise...
Elinde ise benim çocukken en sevdiğim oyuncak ayıyla aynı ayı vardı.
İçimde garip bir sızı oluştu.
"Neden hatırlamıyorum seni?"
Başımın içinde hafif bir uğultu başladı.
Ne kadar düşünsem de hiçbir şey gelmiyordu aklıma.
Tam fotoğrafı tekrar çevirecekken annem mutfağın kapısından seslendi.
"Eylül, iyi misin?"
Fotoğrafı hızla defterin arasına sıkıştırdım.
"İyiyim anne."
"Yüzün bembeyaz olmuş."
"Biraz başım ağrıyor."
Annem yanıma gelip alnıma dokundu.
"Ateşin yok."
"Gidip biraz uzanayım."
"O zaman erken uyu."
Başımı salladım.
Ama uyumak mümkün değildi.
Kapıyı kilitledim.
Masama oturdum.
Eski deri defteri tekrar açtım.
Sayfaları çevirdikçe yazılar daha da karmaşık hâle geliyordu.
Bazı sayfalar yırtılmıştı.
Bazılarında sadece isimler yazıyordu.
Bazılarında ise tarihler...
Bir sayfanın tam ortasında büyük harflerle şu cümle vardı:
"Eski adliyedeki üçüncü arşiv odası..."
Altında ise devamı silinmişti.
Sadece tek kelime okunabiliyordu.
"...Anahtar."
Tam o sırada defterin arasından küçük, paslı bir anahtar yere düştü.
Şaşkınlıkla yerden aldım.
Üzerinde küçücük bir numara yazıyordu.
317
Kalbim yeniden hızlandı.
Bu tesadüf olamazdı.
Dün gece telefonuma mesajın geldiği saat...
03.17...
Aynı sayı.
Anahtarı avucumun içinde sıktım.
Birisi bunu özellikle benim bulmamı istemişti.
---
Sabah okula giderken hava kapalıydı.
Yağmur yeniden başlamıştı.
Duru beni okul kapısında bekliyordu.
"İyi görünmüyorsun."
"Geceleri uyuyamıyorum."
"Gelen mesajlar yüzünden mi?"
Cevap vermedim.
Çünkü cevabı biliyordum.
Evet.
Ders boyunca aklım sadece defterdeydi.
Öğretmenin anlattığı hiçbir şeyi duymuyordum.
Zil çalar çalmaz Duru kolumdan tuttu.
"Bir şey saklıyorsun."
"Anlatamam."
"Neden?"
"Çünkü inanmazsın."
"Denemeden nereden biliyorsun?"
Çantamı açtım.
Defteri ve fotoğrafı ona uzattım.
Duru önce güldü.
Sonra fotoğrafın arkasındaki yazıyı okuyunca yüzü değişti.
"Bu... çok tuhaf."
"Ben de öyle düşünüyorum."
"Bu küçük kız kim?"
"Bilmiyorum."
"Gerçekten mi?"
"Hatırlamıyorum."
Duru birkaç saniye sustu.
Sonra sessizce,
"Eski adliyeye gidecek misin?"
diye sordu.
"Evet."
"Tek başına gitme."
"Gelmene izin veremem."
"Neden?"
"Çünkü biri seni de izliyor olabilir."
Duru'nun yüzündeki ifade değişti.
Şaka yaptığımı düşündü.
Ama gözlerime bakınca gülümsemesi kayboldu.
"Eylül..."
"Bu iş sandığımızdan büyük."
---
Okul çıkışı doğruca otobüse bindim.
Eski adliye yıllardır kullanılmıyordu.
Şehrin en eski binalarından biriydi.
Camlarının çoğu kırılmıştı.
Duvarlarında sarmaşıklar büyümüştü.
İnsanlar oradan geçerken bile hızlanırdı.
Otobüsten indiğimde hava kararmaya başlamıştı.
Binanın önüne geldim.
Demir kapı açıktı.
Rüzgâr içeriden uğultular getiriyordu.
Yutkundum.
"Geri dön."
İçimde bir ses bunu söylüyordu.
Ama başka bir ses daha vardı.
"Gerçeği öğren."
Derin bir nefes alıp içeri girdim.
Koridor bomboştu.
Ayak seslerim binanın içinde yankılanıyordu.
Duvarlarda eski mahkeme tabelaları asılıydı.
Her yer toz içindeydi.
Bir odanın kapısında paslı bir levha dikkatimi çekti.
ARŞİV
Kapıyı ittirdim.
Gıcırdayarak açıldı.
İçeride yüzlerce dosya raflara dizilmişti.
Bazıları yere düşmüştü.
Tam içeri girecekken...
Arkamdan bir ses geldi.
"Tık..."
Sanki biri yere basmıştı.
Hızla döndüm.
Kimse yoktu.
"Nefes al Eylül..."
Kendi kendime fısıldadım.
Tekrar içeri girdim.
Rafların üzerinde numaralar yazıyordu.
Bir...
İki...
Üç...
Üç numaralı bölümün önünde durdum.
Defterde yazan yer burası olmalıydı.
Dolap kilitliydi.
Cebimden paslı anahtarı çıkardım.
317...
Anahtarı yuvaya yerleştirdim.
İlk denemede dönmedi.
İkinci kez çevirdim.
"Çıt."
Kilit açıldı.
Kapak yavaşça aralandı.
İçeride sadece tek bir dosya vardı.
Üzerinde büyük harflerle yazıyordu:
DOSYA 1989 / KAPATILDI
Dosyayı açtım.
İlk sayfada eski bir gazete kupürü vardı.
"İş adamı Kemal Aras cinayetinde zanlı yakalandı."
Altındaki fotoğrafa baktığım an nefesim kesildi.
Fotoğraftaki adam...
Dedemdi.
"Bu... imkânsız."
Ellerim titremeye başladı.
Defter "yanlış kişiyi hapse attılar" diyordu.
Ama gazeteye göre suçlu dedemdi.
Hangisi doğruydu?
Tam diğer sayfayı çevirecekken arkamdan derin bir nefes sesi duydum.
Bu kez emindim.
Yalnız değildim.
Yavaşça arkamı döndüm.
Kapının önünde siyah kapüşonlu biri duruyordu.
Yüzü karanlığın içindeydi.
Hiç konuşmuyordu.
Sadece bana bakıyordu.
"Sen... kimsin?"
Sessizlik...
Bir adım attı.
Ben geri çekildim.
Elimdeki dosya yere düştü.
Dosyanın içinden eski bir kaset ve küçük bir not kayarak zemine yayıldı.
Kapüşonlu kişi aniden koşmaya başladı.
Panikle kaseti ve notu aldım.
Arka kapıya doğru koşmaya başladım.
Koridorun sonuna ulaştığımda arkamdan ayak sesleri hâlâ geliyordu.
Merdivenlerden aşağı indim.
Kapıyı ittim.
Dışarı çıktığım anda yağmur yeniden başladı.
Arkamı çevirdim.
Kimse yoktu.
Sanki beni kovalayan kişi bir anda kaybolmuştu.
Titreyen ellerimle cebimdeki notu açtım.
Sadece tek satır yazıyordu:
"Baban sana yalan söylüyor."
Kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Tam o anda telefonum titredi.
Ekranda yine aynı bilinmeyen numara vardı.
Bu kez mesaj daha kısaydı.
"Artık geri dönüş yok."
Ve mesajın hemen altında, ilk kez bir konum belirdi.
Gönderici...
Evimin tam karşısındaydı.
Bölüm Sonu...