Yağmur sabahın erken saatlerinden beri hiç durmadan yağıyordu. Gökyüzü griydi, rüzgâr ise ağaçların dallarını sessizce sallıyordu. Eylül, elindeki beyaz zambakları sıkıca tutarak mezarlığın taşlı yolunda yürüyordu. Bugün dedesinin ölüm yıl dönümüydü.
Mezarın başına geldiğinde diz çöktü. Çiçekleri usulca bıraktı ve derin bir nefes aldı.
"Keşke bana anlatmadığın şeyleri şimdi anlatabilseydin..." diye fısıldadı.
Tam ayağa kalkacakken gözü, mezarın yanındaki toprağın arasından görünen eski bir köşeye takıldı. Yağmur toprağı yumuşatmış, siyah deri kaplı bir defterin ucu dışarı çıkmıştı.
Merakına yenildi.
Defteri dikkatlice çıkardı. Sayfaları sararmış, kapağı ise yılların izini taşıyordu. İlk sayfayı açtığında titrek bir el yazısıyla şu cümleyi okudu:
"Bu defteri bulan kişiye... Eğer gerçekleri öğrenmek istiyorsan okumaya devam et. Ama unutma; bazı sırlar, onları öğrenen herkesi değiştirir."
Eylül'ün kalbi hızla atmaya başladı.
Sayfaları çevirdikçe defterin, yıllar önce işlenen bir cinayet hakkında yazıldığını fark etti. Tarihler, gazetelerde okuduğu eski haberlerle aynıydı.
Bir sayfanın ortasında kalın harflerle yazılmış tek bir cümle vardı:
"Yanlış kişiyi hapse attılar."
Eylül donup kaldı.
Bu nasıl mümkün olabilirdi?
Tam o sırada telefonu çaldı. Arayan annesiydi.
"Eylül, neredesin? Hava iyice bozdu."
"Geliyorum anne."
Defteri montunun içine sakladı. Ama artık biliyordu ki eve döndüğünde hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
O gece odasında kapıyı kilitledi. Defteri tekrar açtı. Sonraki sayfada kırmızı mürekkeple yazılmış tek bir cümle vardı:
"Gerçeği öğrenmek istiyorsan, eski adliyeye git."
Eylül yutkundu.
Bu sadece eski bir defter miydi...
Yoksa hâlâ bitmemiş bir davanın ilk kanıtı mı?