İçerisi bunaltıcı bir sıcaklıkta. Sınıf ise oldukça gürültülüydü ve bizimkiler beni dürtüklüyor, iki dakika şekerleme yapmama izin vermiyordu. Cam kenarında arkadan 3. sırayı seçmiştim. Geç uyumuştum ve başım ağrırken hayli gergindim. Tam uyku evresine geçiş yapacaktım ki Matematikçi Rıfat sınıfa girdi. Gözlüklü, hafif tombul ve suratsızın tekiydi. Her hocadan nefret ettiğim doğruydu ama Rıfat'tan ayrı bir nefret ediyordum. Geçen sene sırf önceki yazılıdan 25 aldığımdan, 2. yazılıda 72 alarak yükseltmemin imkansız olduğunu söyleyerek kopya muamelesi yaptı. Disiplini ilk kez tatmıştım sayesinde. Zaten genel olarak her hoca benimle anlaşamamak için aralarında anlaşmış gibiydiler.
Tüm sınıf ayağa kalkıp saygı duruşuna geçtikten sonra direkt kafamı sıraya koydum. Hiç bunun dersini çekecek halim yoktu. Ayrıca ilk günden ders mi işlenir? Ama maalesef sırama yaklaşan ayak seslerini duymamışım ki sırama vurulan yumruk sesi ile yerimden hopladım. Bazı dengesizler halime gülerken ben bir an dünya dışı edilmiş, eror vermiş gibiydim.
"Bu halin ne senin? Daha ilk günden illallah mı çektireceksiniz bana? Uyuklamaya geldiysen defol git sınıfımdan sabah sabah asabımı bozmayın benim!" Adamın ses tonu bile kükrüyordu adeta.
Rıfat çemkirirken tüm sınıftan çıt çıkmıyordu. Bende mahcup bir şekilde kafamı öne eğmiştim ama, içimden saydırıyordum. Sonra yan sıralardan birinin hızla ayağa kalktığını işitince hemen oraya döndüm.
"Hocam, bu kadar büyütülecek bir durum yok. Cem'in sizin dersinize doğrudan bir müdahele veya zarar verdiği ve dersin işlenişini bozduğu yok. Sadece kendi halinde uyuyabilir bu onun hakkı. Sınıfın düzenini bozmayan bir duruma bu kadar sert tepki vermenizi anlamıyorum."
Konuşan Nihal Ece'ydi. Sınıfın sessiz ve çalışkan kızı. Oldukça sakin bir ses tonuyla hocaya dik dik bakışlar atıyordu. Sınıftaki patates kafalılar kızın sessiz olmasını hep alay konusu yapıyordu, halbuki sadece sınıftakilerle içli dışlı değildi. Tabii kendisiyle iletişime geçmeye çalışınca hiç yüz vermiyordu. Bizim sınıfa da geçen senenin sonunda gelmişti, ama yinede yabaniydi. Derslere katılmaya çalıssada o da benim gibi hocalarla arası iyi değildi ve bundan vazgeçti. Koyu kumral düz ve kahküllü saça ve kahve gözlere sahipti, orta boyluydu ama benimle yan yana gelince ince yapısı nedeniyle de minicik kalıyordu. Yani ben öyle düşünüyorum.
Rıfat kendisine diklenen bu kız öğrenciyi hiç de sevimli olmayan bir yüz ifadesiyle süzmeye başladı. Sonra masasına yürüyüp ona bir bakış attı. Birkaç saniye sonra sanki hiç bir şey olmamış gibi dersine devam etmeye koyuldu.
İki ders sonra tennefüste yoldaşlarım Fatih ve Ateş Ali ile avludaydık. Koca sahada voleybol oynamayı tercih etmiştik. Fatih öyle bir atış yaptı ki marşet atarken bileğim çıkacak gibi oldu. Soluklanmak için sol tarafımda kalan banka yürüdüm ve Ateş Ali ile yanıma geldiler.
"Kral ne narin bir şeysin sen öyle. Voleybol turnuvalarına katılma hayalin varsa sil onu şimdiden, bak sonra çok üzülürsün. Yerler seni."
Ateş Ali dudak büzerek yanıma oturmuş aklınca şirinlik yaparak beni kışkırtmaya çalışıyordu. Saçlarımı ovaladım.
"Ben zaten müzisyen olmak istiyorum gergedan. Sen ne anlarsın sanattan. Anca dağ ayısı gibi Fatih'le tüm gün birbirinizi yiyin."
Bu lafı çaktıktan sonra Fatih ve Ateş Ali'yi ardımda bırakıp merdivenlere yöneldim. Nitelikli bir Anadolu lisesinin genel özelliği ebem kadar bir avluya ve everest dağına çıkıyor gibi bir etki yaratan merdivenlere sahip olmasıydı sanırım.
Sınıfa gelince etrafa bakındım, sınıf genişti ve arkada dolaplar vardı. Sıralar karalamalarla harita gibiydi ve içerisi cehennem sıcağındaydı. Bazı kızlar sırada toplanmış birbirlerine makyaj yapıyor, bazıları uyukluyor veya kitap okuyordu.
Sırama gelip huzursuzca eskimiş perdeyi kapattım ve önümde duran edebiyat defterime bakarak iç çektim. Sonra gözüme sayfaların birinin kıvrılmış olması takıldı. Açınca buruşturulmuş bir kağıt buldum. Harfi harfine aynen şu kelimeler yazıyordu:

Muhtemelen yan sınıflardan bir kızın beni tavlamak için yaptığı sıradan oyunlardandı. Bence zaten bal gibi çocuktum, kumral ve dalgalı saçlar saçlar, kehribar gözler, uzun boy, komik, eşit ağırlıkçı gibi özelliklerin yanında gitarda çalıyordum. Tam bir on yedisinin sonlarında ki tipik popüler, herkesin peşinde dolandığı o çocuktum. Öyle olmalıydı değil mi? Birinin yardım çağrısı ayağına çıkma teklifi ettiği belliydi. Ama umurumda değildi tabiikide. Aşık olan zaten cesurca gelip yüzüme söylerdi.
Kağıdı yinede bakıp bakıp egolanmak için çantama fırlattım. Sonra zaten sınıfa herkes doluşmaya başladı. Edebiyatçı Nilgün teyzenin de girmesi ile ders başladı. Bügün full ortak dersler vardı. Nilgün bizi kütüphaneye indirip kitap okuma saati yaptıracağını söyledi. Aşağıya tek sıra halinde yavaş adımlarla inmeye başladık. Zemin katta koridorun en gerisinde kalıyordu kütüphane. Geniş bir salonda kitaplar konularına göre kitaplıklara ayrılmıştı ve ortada birleştirilmiş masalar bulunuyordu. Herkes teker teker kitaplarını seçerken bende felsefe bölümüne yönelmiştim ki beni bir kaç ders önce savunan Nihal Ece Özer'in kuytu köşede çömelmiş kitaplığın alt kısmını kurcalarken gördüm. Eline bir şey aldı ve ayağa kalktı. Saçlarının uzunluğu nedeniyle elinde incelediği şeyi göremiyordum. Bu nedenle yanına yaklaştım. Omzuna temas ettiğim anda yerinden öyle bir hopladı ki ben bile ağzımdan ufak bir çığlık kaçırdım.
"Manyak mısın sen Cem? Ödümü kopardın ya!"
"Asıl sen Manyak mısın kızım? Yabani mısın en köşeye geçmiş gizli gizli birde bir şeyler karıştırıyorsun."
Bana göz devirdi ve elindekine döndü. Elindeki gazetede yazılanları okuyunca tabii benim gözlerim pörtledi. Zaten dikkatlice okumasından Nihal'inde şasırdığı belliydi. "Flash Haber: İstanbul'da prestijli okullardan biri olan (...) Anadolu lisesi'nde öğrenci Tuğba K., geçtiğimiz haftalarda aniden ortadan kayboldu! Ailesi ve arkadaşları günlerdir ondan haber alamıyor. Polis olay hakkında soruşturma başlattığını ancak somut bir delil henüz bulunamadığını belirtti. Okul yönetimi bu konuda bilgi sahibi olmadıklarını belirtti. Polis, soruşturmayı hızla sürdürüyor ve genç kızın kendi isteğiyle uzaklaşmış olabileceği ihtimali üzerinde duruyor."
"Bu..."
Nihal'in ağzından çıkan cümleler, beni şaşırttı. Söze atıldım.
"O kızı tanıyor musun?"
"Hayır. Daha demin defterimin arasında bir kağıt buldum ve üstünde 'Ben Tuğba. Yardım edin. Sıradaki siz olabilirsiniz' yazıyordu. Ve şuan Tuğba isimli bir kızın kaçırıldığı haberini bu rafta bulmam, beni tedirgin ediyor. Bu ne böyle?" "Ne diyorsun sen Ece? benim de defterimin arasında öyle bir not vardı noktasına kadar aynı şeyler yazıyordu. Neyin eşek şakası bu?" Nihal huzursuzca perçemlerini düzeltti. Gazeteyi ondan alıp dikkatlice inceledim. Eski bir gazeteydi, üzerindeki kirlerden anlaşılıyordu ama hangi tarihte basıldığı yazmıyordu. Ben incelerken Nihal'inde dibime kadar girip incelediğini vanilya kokulu parfümünden anladım. "Ben anlamıyorum. Acaba bir bağlantısı olabilir mi ya? Gerçekten birinin yardım çağrısı olabilir mi? İkimiz de aynı notu bulduysak ve burada da Tuğba isimli birinin dahili olduğu gazetesi karşımıza çıktıysa bu kız bizden yardım istiyor olabilir mi?" Ona "saçmalama" der gibi bakış attım. "Çok duygusal düşünüyorsun. Ağzından çıkan kelimelerin mantık oranını da bir ölçüverseydin keşke. Diyelim yardıma ihtiyacı olan bir adet Tuğba var, zaten polis onu arıyormuş. Gerçi bu ne zamana ait bilmiyorum ama bizim gibi ergenlerden neden yardım istesin. Hem o kağıtları oraya ne ara bırakacak? Okulun içinde görseler direkt kızı alır polise de verirler zaten. Neyin kafası?" Nihal yine meşhur olan iğneleyici bakışlarını üzerime serdi. "Ulan o zaman bunu ciddiye almalı mıyız, almamalı mıyız? Bu nasıl sadece birinin şakası olabilir? Gazete de mi tesadüf?" Oflayarak hak verdiğimi göstererek başımla onayladım. Bu sırada Demir yanıma gelmiş omzuma elini atmıştı. "Ne oluyoruz böyle kütüphane köşeciklerinde buluşmalar falan hayırdır yeni bir aşk mı doğuyor?" Ona sinir bozucu bir şekilde gülümsedim ve elini omzumdan indirdim. "İşine bak sen Demir. Paslanacaksın yoksa." Demir bozulup uzaklaştı. O kütüphaneden çıkınca aslında üç beş kişi dışında herkesin salonu boşalttığını farkettim. Diktatör gibi yüzümüze bakan Duvar Nilgün'le göz göze geldik. "Kitap okumak dışında herseyi yapıyorsunuz, aferim! Sizin bu gürültünüzden diğer sınıflar rahatsız oluyormuş. Doğru sınıfa!" Sırf iki tane dangalak rahatsız oluyor diye dersimizden eden bu hoca ne yaşıyordu acaba. Nihal ile birbirimize bakıp çıktık. Edebiyat bitiminde doğru Nihal'in baş ucuna gittim ve kolunu çekiştirdim. "İletişim diye bir şey var." "Uzatma. Bahçeye çıkalım da şu not ve gazete olayını konuşacaz hadi." Bahçeye inince büyük bir çınar ağacının olduğu banka gittik ve notlarımızı birbirimize gösterdik. Nihal iç çekti ve banka oturdu. Ben hâlâ bu duruma anlam veremiyordum ama ciddi bir şey olabilirdi. Daha okulun ilk gününden böyle bir şey yaşamamız mantıksızlıktı ama. "Sınıfta sadece ikimizin defteri arasına konmuş galiba" dedi Nihal. "Zaten öyle. Yoksa diğerleri hemen bunun dedikodusunu çıkartırdı. Ama bak. Kimseden çıt yok." "Müdüre gidelim o halde. Yapabileceğimiz en iyi şey bu." Nihalin kafası zehri gibiydi. Müdürün kapısının önüne geldiğimizde derin nefes alıp tıkladım. Kapının yanındaki kutucukta "Müdür Necati Göksel" yazıyordu. İçeriden tok bir "gel" sesi geldi. Girip uslu öğrenciler gibi görünmeye çalışarak masanın karşısında durduk. Nihal benden önce davranarak söze girdi. "Hocam, rahatsız ettiysek kusura bakmayın ama çok önemli. İki ders önceye kadar ikimizde defterimizin arasında şu notları bulduk. Üstelik ardından edebiyat dersinde kütüphaneye indiğimizde notta bahsi geçen kişi ile aynı isime sahip birinin kaybolma haberiyle alakalı bir gazete buldum. Sonra Cem'in de ilgisini çekmiş olmalı ki oda gelip gazeteye bakınca ikimizin de defterine aynı notun koyulduğunu anladık. Soluğu sizin yanınızda aldık. Bu ciddi bir şey olabilir mi? Ya da birisi bize bu kadar hassas bir konu ile şaka mı yapıyor?" Nihal bunları söylerken Müdüre notları ve gazeteyi de vermişti. Müdür gözlüğünü çıkartıp düşünceli bakışlarla inceledi. Ama pek bir şey ilgisini çekmemiş olmalıydı. Zaten iki notta aynı el yazısıyla yazılmıştı ve boyutlarına, noktasına kadar birbirlerinin aynısı olan notlardı. Müdür takım elbisesinin kravatını düzeltip arkaya yaslandı. Orta yaşının sonlarında kirli sakallı bir adamdı ve bu derece sakin kalması şaşırtıcıydı. Müdür alaycı bir gülümseme ile şunu dedi "Demek kütüphane gezisiyle Sherlock Holmes kesildiniz ha? Çocuklar, bu çok eski bir gazete. Beni böyle boş işlerle meşgul etmeyin. Biri size fena bir şaka yapmış olmalı. Tuğba diye birinin varlığı bile şüpheli, şimdi akıllı çocuklar olun ve derse dönün. Beni yeterince rahatsız ettiniz." "Ama hoca-" diyecek oldu Nihal fakat sözü yarıda kesildi. "Zil çaldı alo! Yok yazılırsanız bana sonra ağlamayın." Kovulduktan sonra sınıfa giderken "Aman, Necati bile bu işi sallamadıysa siktir et, ne uğraşıyoruz böyle be?" dedim. Evet, adam resmen Tuğba diye birini hatırlamadığını söyledi. Çokta üstüne gitmenin bir anlamı yoktu. "Ya Cem, birisi cidden bizden yardım istiyorsa ne yapacaz? Belki bizden bu Tuğba isimli kız birilerine sesini duyurmaya çalıştı ama duyuramadı. Bunun vebali bizim boynumuza olsun ister misin?" Nihal'in dediği biraz düşündürttü. Ama bizim gibi sıradan öğrenciler ne yapabilirdi bunun için? Merdivenlerden inerken şöyle dedim: "Öyle olsaydı neden çişli öğrencilerden yardım istesin polis varken? Hem nasıl defterin arasına notları koyup bir de kütüphaneye gideceğimizi bilip oraya gazete bıraksın? ki bunları yapabilecekse sapasağlamdır demektir. Tehlikede falan değildir yani." "Bilmiyorum. Ama bu beni huzursuz ediyor. Müdür zaten pek duyarlı biri değil, biliyorsun. Ciddi bir şey olsa bile kılını kıpırdatmazdı. Sınıftakilere ve diğer öğretmenlere mi sorsak?" "Tamam soralım bizimkilere, ama pek bir şey çıkacağını sanmıyorum haberin olsun." Tabiiki de geç kalmıştık. İkimizinde eşit ağırlıkçı olması sürekli son senede de aynı sınıfta olacağımız anlamına geldiği için yakın olacaktık ve bu iyiydi. Biz sınıfa girip sıralarımıza ayrılırken tüm gözler üzerimizdeydi. Daha düne kadar birbirimize selam bile vermezken şimdi böyle bir olayın ikimizi birleştirmesi ve yan yana gözükmemiz dikkat çekiciydi. Özellikle Demir gibi paslanmışlar için. Hoca pek bir şey demedi ve derse devam ettik. Öğle arası gelince herkese teker teker soru sormaya başladık. Ben başta Fatih, Ateş Ali ve Demir gibi arkadaşım olan yaratıklara sorarken Nihal de arkadaşı olmadığı için rastgele kızlara sormaya başladı. "Kanka sen ne ayaksın ya? Yine kimi tavlamak istiyorsun ben sana ayarlarım bak yorma kendini." Ateş her seferinde sinirimle oynamayı başarıyordu. Fatih ve Yusuf akıllı tahtadan phonk benzeri bir müzik açmış, güreş yapıyorlardı. Beni pek dikkate alan yoktu. Nihal ise kızlardan Rojin ile kapının önünde derin bir muhabbete girmişti ve elindeki not ile gazeteyi gösteriyordu. Sanırım bu kızdan bir şeyler çıkmıştı. Yanlarına yaklaşıp "Ne oldu bir şeyler bilen var mı?" dedim. Nihal bana dönüp başıyla onayladı ve Rojin'i işaret etti. Rojin konuşmaya başladı. Ama phonk yüzünden çok ta duyamıyordum. "Tuğba'dan bahsediyorsunuz değil mi? Onu sanırım hatırlıyorum. Bizim sınıftamıydı emin değilim ama geçen sene bir kız vardı, sonra okuldan ayrıldı mı bilmiyorum. Minimal tipli, sempatik biriydi. Kantinde görürdüm hep onu. Ordan da birkaç kez sohbetimiz oldu hatta. Ama kendinden pek bahsetmemişti sanırım. Bu gazete ile ilgili hiçbir fikrim yok. Sadece şuan bizim gibi 12. sınıf olması gerekiyor bunu biliyorum. Başka tanıdığım bir Tuğba yok zaten." "Tüm bildiğin bu mu?" dedim. "Evet. Tüm bildiğim bu." "Biraz daha tarif eder misin? Gerçekten soyadı, sınıfı falan bir şey yok mu başka?" "Cem, kafadan çatlak mısın tüm bildiği bu diyor." dedi Nihal. "Dediğim gibi minimal tipli, siyah saçlı ve kahverengi gözlü, çilli, 1.60 boylarında hafif balık etli bir kızdı. Diş telleri vardı. Diyebileceğim başka bir şey yok. Benim dışımda konuştuğu bir kimseler de yoktu. Okuldan onu kimsenin hatırladığını sanmıyorum. Siz niye onu arıyorsunuz ki?" "Önemli bir şey değil. İlgin için sağol. Hatırladığın bir şey olursa söyle Rojin." Nihal ile birbirimize baktık ve koridora çıktık.










