Gece, gökyüzünden dökülen soğuk damlalarla ikisinin de omuzlarını ıslatırken, sokaktaki sessizlik sadece bozulan kulaklığın ardında bıraktığı o hayalet melodiyle doluydu. Minho’nun parmakları titriyordu. Göğsündeki o yabancı sızı, hayatında ilk defa hissettiği bu yoğun adrenalinle birleşince nefes almasını zorlaştırıyordu.
Jisung, gözlerinde samimi bir pişmanlıkla elindeki sırılsıklam kulaklığı tutmaya devam ediyordu.
Minho, boğazındaki o görünmez düğümü yutkunarak çözmeye çalıştı. Günlerdir kimseyle konuşmamıştı; sesi pürüzlü, adeta paslanmış bir kapı menteşesi gibi kısık çıkacaktı, biliyordu. Ama yine de derin bir nefes aldı ve elini uzattı. Parmak uçları, Jisung’un ıslak hırkasının koluna hafifçe değdi.
"Önemli değil," dedi Minho. Sesi, yağmur fısıltısının arasında neredeyse kaybolup gidecek kadar usulcaydı. "Gerçekten... Önemli değil. Zaten eskiydi."
Elini uzatıp Jisung’un avucunda duran, kablosu kopmak üzere olan kulaklığı geri aldı. Kırık bir oyuncağı saklar gibi aceleyle hırkasının cebine sokuşturdu. Minho için o kulaklığın bozulması canını acıtmıştı, evet; çünkü o kablo onun dış dünyaya bağlanan tek köprüsüydü. Ama karşısında duran insanın bizzat kendisi olduğunu bilmek, o köprünün yıkılışını önemsiz kılıyordu.
Jisung, maskesinin üzerinden şaşkınlıkla açılan gözleriyle Minho’ya baktı. Genelde insanlar onunla karşılaştığında ya çığlık atar, ya telefonlarına sarılır ya da ne yapacağını bilemeyip donup kalırdı. Ama karşısındaki bu hırkalı, solgun yüzlü çocuk, kırılan kulaklığına rağmen inanılmaz derecede sakin ve bir o kadar da hüzünlü duruyordu.
"Nasıl önemli değil?" diye mırıldandı Jisung, başını hafifçe iki yana sallayarak. Sesi, sokaktaki loş ışıkta yankılandı. "Kendi şarkımla birinin dünyasını böldüm, üstelik o dünyayı dinlediğin aleti de mahvettim. Olmaz öyle şey."
Tam o sırada, sokağın hemen başındaki ana caddeden güçlü bir korna sesi duyuldu. Siyah lüks bir minibüs, dörtlülerini yakmış halde köşede bekliyordu. Jisung, korna sesini duyunca irkilerek arkasına baktı. Gözlerinde ani bir telaş dalgası belirdi. Muhtemelen menajeriydi ya da bir sonraki programına yetişmeye çalışıyordu. Gece yarısı bu dar sokakta tek başına olmasının bir sebebi vardı ve zamanı tükeniyordu.
"Kahretsin, gitmem lazım..." diye fısıldadı Jisung, kendi kendine konuşur gibi. Gözlerini tekrar Minho’ya çevirdi. Gitmek istemiyor gibi bir hali vardı; yarım bıraktığı bu kazanın vicdan azabı omuzlarına çökmüştü.
"Bak," dedi hızlıca, Minho’ya doğru bir adım daha atarak. Aralarındaki mesafe kapandığında, Minho onun saçlarından süzülen yağmur kokusunu ve hafif nane esansını bile alabildi. "Sana kesinlikle bir kulaklık borçluyum. Ve ben... borçlu kalmayı hiç sevmem."
Jisung ellerini hızla ceplerine soktu ama ne bir kağıt ne de bir kalem bulabildi. Yağmur da şiddetini artırıyordu; kağıt olsa bile anında eriyip giderdi. Gözü, Minho’nun hala diğer elinde sıkı sıkıya tuttuğu telefona kaydı. Ekranı, az önce çalan şarkının albüm kapağıyla hala hafifçe parlıyordu.
"Telefonunu verebilir misin?" diye sordu Jisung, aceleyle.
Minho, zihninin ona oynadığı bu rüya gibi oyunu bozmak istemezcesine telefonu uzattı. Jisung, ıslak parmaklarıyla ekranı kaydırdı ve doğrudan arama ekranını açtı. Kendi numarasını hızlıca tuşlarken, soğuktan titreyen parmaklarına rağmen şaşırtıcı derecede pratikti. Numarayı yazdıktan sonra isim kısmına sadece tek bir harf yazdı: "H."
Telefonu tekrar Minho’nun avucuna bırakırken, parmakları Minho’nun buz kesmiş tenine değdi. O kısacık dokunuş, Minho’nun damarlarında donmuş olan kanı sanki bir saniyeliğine ısıttı.
"Bu benim şahsi numaram," dedi Jisung, sesini daha da alçaltarak. Maskesinin altından gözlerini kısarak tekrar o sıcak, samimi bakışını sundu. "Bana buradan yaz. Sana yeni bir kulaklık alacağım, söz veriyorum. Şarkımı dinlemeye devam edebilmen için."
Caddeden bir kez daha korna sesi yükseldi. Bu sefer daha sabırsız ve uzundu.
"Gitmeliyim! Yaz bana, tamam mı? Unutma!" diye seslendi Jisung. Geri geri yürürken şemsiyesini düzeltti, ardından arkasını dönüp caddede bekleyen siyah araca doğru koşmaya başladı. Saniyeler içinde, yağmurun loş perdeleri arasında kayboldu ve araba hızla uzaklaştı.
Minho, ıslak kaldırımın ortasında, elindeki telefonla baş başa kalmıştı.
Ekranın ışığı yüzüne vururken, "H." yazan o tek harfe ve altındaki numara serisine baktı. Yağmur damlaları ekrana düşüp ışığı kırıyor, harfleri dağıtıyordu ama numara oradaydı. Gerçekti.
Minho telefonunu cebine koydu, bozulan kulaklığın kablosunu parmaklarının ucunda sıkıştırdı. Kalbi hala deli gibi çarpıyordu ama bu sefer o göğsündeki ağırlık, her zamanki kadar canını yakmıyordu. Gri dünyasına, o gece yarısı hiç beklemediği bir renk sızmıştı.