Dünya, üzerine siyah bir mürekkep dökülmüş gibi karanlıktı ama Minho için her şey sadece grinin tonlarından ibaretti.
Gözlerini her açtığında, odasının tavanındaki o tanıdık gölgelere bakıyordu. Kaçıncı kez o karanlığı izlediğini, kaçıncı kez yataktan kalkacak gücü kendinde bulamadığını unutmuştu. Depresyon, insanın üzerine aniden çöken vahşi bir canavar değildi; o, sinsi bir misafir gibi ruhun en kuytu köşesine yerleşir, yavaş yavaş tüm renkleri emer ve geriye sadece ağır, kıpırdaması imkansız bir hissizlik bırakırdı. Minho için de tam olarak böyleydi. Günler birbirinin kopyası silüetlere dönüşmüş, geceler ise sığınılacak tek liman olmuştu. İnsanların sesleri kulağına uğultu gibi geliyor, şehrin kalabalığı tenine iğne gibi batıyordu.
Ona kalan, onu bu dipsiz kuyuda nefes almaya ikna eden tek bir sığınak vardı.
Yataktan ağır adımlarla kalktı. Masanın üzerinde duran, kablosu yer yer aşınmış, sol tekinden bazen temassızlık yapan o eski kulaklığı eline aldı. Telefonunu açtı, parmakları ezbere bildiği o oynatma listesine gitti.
Han Jisung.
Ülkenin göz bebeği, milyonların sevgilisi, sahnede ışıl ışıl parlayan o idol. Ama Minho için o, sadece ulaşılmaz bir "yıldız" değildi. Jisung’un şarkılarında, o parlak maskesinin ardına gizlenmiş, ince ama keskin bir hüzün vardı. Sözlerindeki o kırgınlık, Minho’nun kimselere anlatamadığı, kendi içine gömdüğü o çığlıkların ta kendisiydi. Jisung şarkı söylediğinde, Minho ilk defa anlaşıldığını hissediyordu. Kulaklıkları kulağına taktığı an, dünyanın o dayanılmaz gürültüsü kesiliyor, yerini ruhunu usulca okşayan o kadife sese bırakıyordu. Jisung onun karanlıktaki tek sarılmasıydı.
Gece yarısını çoktan geçmişti. Evin duvarları üzerine gelmeye başladığında her zamanki gibi kendini dışarı atmak istedi.
Hırkasının kapüşonunu kafasına geçirdi, ellerini ceplerine soktu ve kulaklığını taktı. Jisung’un en sevdiği, piyano tınılarıyla başlayan melankolik şarkısı kulaklarına dolarken kendini dışarıya, Seul’ün ıslak ve ıssız sokaklarına bıraktı.
Gökyüzü zifiri karanlıktı ve geceyi bölen hafif bir çiselemeyle başlayan yağmur, yavaş yavaş hızını artırıyordu. Asfalt ıslanıyor, sokak lambalarının sarı ışıkları yerdeki su birikintilerinde titreyerek yansıyordu. Minho, başı önünde yürürken etrafındaki dünyayı görmüyordu bile. Sadece kulaklığından gelen o sese, Jisung’un içli nefesine ve şarkının nakaratındaki o can alıcı çığlığa odaklanmıştı:
“Rüzgar estiğinde ve kimse kalmadığında yanında, sesimi bul...”
Minho gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Yağmur damlaları soğuk yüzüne çarparken, Jisung’un sesiyle biraz olsun hafiflediğini hissetti. Tam o sırada, dar ve loş bir ara sokağın köşesini dönerken her şey saliseler içinde altüst oldu.
Karanlığın içinden aceleyle koşan, siyah şemsiyesini önüne doğru tuttuğu için önünü göremeyen bir bedenle çok sert bir şekilde çarpıştı.
Çarpışmanın şiddetiyle Minho dengesini kaybedip geriye doğru sendeledi. Islak kaldırımın soğukluğunu hissederken, başındaki kapüşon geriye düştü. Ama en kötüsü bu değildi. O sarsıntıyla, telefonuna bağlı olan kulaklığın kablosu sertçe gerildi. Kulaklıklar kulaklarından fırlayıp ıslak betonun üzerine, su birikintisinin tam yanına acımasızca düştü.
Minho’nun dünyasındaki o tek huzur verici ses anında kesilmiş, yerini gecenin hırçın şırıltısına bırakmıştı.
"Ah, çok özür dilerim! Gerçekten çok özür dilerim, önümü göremedim!"
Telaşlı, nefes nefese bir ses sokakta yankılandı. Minho, canının acısıyla ve dünyasının aniden sessizliğe gömülmesinin yarattığı o ani öfkeyle başını kaldırdı. Karşısında, siyah şapkasının altından sırılsıklam olmuş kahverengi saçları sarkan, yüzünü kulaklarına kadar kapatan siyah bir maske takmış bir çocuk duruyordu. Yüzünden sadece gözleri görünüyordu.
Ama o gözler...
Sokak lambasının loş ışığı tam üzerlerine vururken, Minho’nun nefesi boğazında tıkandı.
Zaman durdu. Sokaktan geçen tek tük arabaların motor sesleri, gökyüzünden dökülen yağmurun ritmi, her şey ama her şey bir anda dondu. Minho o gözleri çok iyi tanıyordu. Gecelerce telefon ekranında parlayan videoları saniye saniye izlemiş, o gözlerdeki saklı kırgınlığı ezberlemişti. Karşısındaki çocuk maskesini indirmemişti, yüzünü tamamen gizliyordu ama o bakışları dünyanın neresinde görse tanırdı.
Han Jisung. Tam karşısındaydı. Gözlerinin içine bakıyordu.
Jisung, karşısındaki çocuğun şok içinde donup kaldığını fark edince gözlerini hafifçe kısarak mahcup bir şekilde gülümsediğini belli etti. "İyi misin?" diye sordu, sesi tıpkı şarkılarındaki gibi yumuşacıktı ama bu sefer çıplak kulakla, gecenin sessizliğinde tam karşısından geliyordu.
Jisung hemen eğildi, ıslak kaldırımda duran kulaklığı aldı. Onu temizlemek için aceleyle hırkasına sildi ancak kulaklığın kablosunun ucunu gördüğünde duraksadı. Jak girişinin hemen üzerindeki kablo bükülmüş, içindeki teller hafifçe dışarı çıkmıştı. "Ah, hayır... Sanırım kablosu zarar görmüş," dedi üzüntüyle.
Merakla, kulaklığın tekini kendi kulağına götürdü. Telefon hala açıktı ve şarkı o anda çalmaya devam ediyordu. Jisung, kulaklıktan sızan o çok tanıdık piyano tınısını duyduğunda gözleri şaşkınlıkla irileşti. Kendi şarkısıydı. Kendi sesi, o kırık kulaklığın içinden cızırtıyla dışarı sızıyordu.
Jisung şaşkın dolu gözlerini yeniden kaldırıp Minho’ya dikti. "Benim şarkım..." diye mırıldandı, maskesinin altından boğuk ama şaşkın bir tonda. "Gece yarısı bunu mu dinliyordun?"
Minho hala tek bir kelime bile edememişti. Kalbi, uzun zamandır ilk defa bu kadar hızlı, bu kadar göğsünü delecekmiş gibi çarpıyordu. Depresyonun o uyuşturucu etkisi, Jisung’un o çok iyi bildiği gözlerindeki ışıkla bir anda dağılmış gibiydi.
Jisung, kulaklığı Minho’ya geri uzatırken, tam o anda hoparlörden acı bir cızırtı koptu. Cızzz... tık.
Şarkı tamamen sustu. Kulaklık, yağmur suyunun ve darbenin etkisiyle son nefesini vermişti. Aralarındaki o melodi, en can alıcı yerinde, bu ıssız sokakta yarım kalmıştı.
Jisung gözlerini mahcupça kısarak hırkasının koluyla ıslanan saçlarını sildi. "Ah... Gerçekten çok üzgünüm. Sanırım kulaklığını tamamen bozdum."
Gece yarısı yağmur ikisinin de üzerine sicim gibi yağarken, Minho kırık kulaklığa ve ardından maskenin üzerinden ona dikkatle bakan o tanıdık gözlere baktı. Şarkı susmuştu, kulaklık bozulmuştu ama Minho’nun içindeki o korkunç sessizlik, hayatında ilk defa bu kadar anlamlı bir gürültüyle dolmuştu.