Teyze başını sallayarak gülümsedi:
"Tamam kızım, nasıl istersen."
Sara teyzeyi kolundan tuttu ve birlikte yavaşça yürümeye başladılar.
Sara, teyzesinin evi gibi kokan o sessiz koridorda birkaç saniyeliğine durdu. Ardından içeri girip yanlarında durmuş iki adamın arkasında sesi duyuldu:
"Ben geldim, gidebiliriz."
Ayhan, Sara'nın sesini duyunca hızla arkasına döndü. Demir de aynı anda Sara'ya baktı. Ayhan hafifçe başını eğerek cevapladı:
"Başka bir şey bulamadık, gidebiliriz."
Demir, kısa bir bakış attı ve sadece başını salladı. Sara da bir şey demeden onayladı:
"Tamam, gidebiliriz."
Ayhan, koltukta bıraktığı ceketini alıp üzerine geçirdi. Hareketlerinde bir acelecilik yoktu ama sanki içten içe bir şeyin hızlanmasını istiyordu. Teyze, kapıya kadar gelip onlara baktı. Gözlerinde hem endişe hem dua gizliydi.
"Yolunuz açık olsun, oğlum," dedi sessizce.
Ayhan hafif gülümsedi.
"Teşekkürler teyze," dedi ve kapıdan çıktı.
Sara ve Demir arkasından yürüdüler. Dışarı çıktıklarında hava kararmıştı. Sokak lambalarının sarı ışıkları asfaltı loş bir renge boyamıştı. Üçü de bir süre konuşmadan yürüdü. Sessizlik içinde ayak sesleri yankılanıyordu.
Sara sonunda sessizliği bozdu.
"Ayhan, nereye gidiyoruz?" diye sordu. Yüzü ciddiydi, bakışı sorgulayıcıydı.
Ayhan, gözünü yoldan ayırmadan yanıtladı:
"Karşı binaya. Vaka 404'teki kurbanın evine."
Demir arkalarda sessizce yürümeye devam etti. Ne kafasını çeviriyor ne de konuşuyordu. Sara kaşlarını hafif çattı.
"Bağlantılı bir şey olduğunu mu düşünüyorsun?" dedi, sesi bu sefer daha alçaktı.
Ayhan, Sara'nın gözlerine bakmadı ama başını hafifçe salladı.
Sessizce karşı binaya adımlarını attılar. Ayak sesleri boş apartman girişinde yankılandı. Yağmurun sönmüş izleri kaldırımda hâlâ parlıyordu. Sara kısa bir an durup yukarı baktı. Yedinci kat... Kurbanın yaşadığı yer. Işıklar sönüktü. Hemen karşısında da kurbanın ailesinin evi vardı.
Üçü birlikte asansöre yöneldi. Metal kapılar hırıltılı bir sesle açıldığında içeri sırayla girdiler. Kabin, eskiydi. Duvarındaki küçük aynada yüzleri yorgun ama kararlı görünüyordu. Asansör hareket etmeye başladığında sessizlik bir süre sürdü. Sonra Demir boğazını temizleyip konuştu:
"Bence önce kurbanın ailesinin evine gidelim. Hem bilgi alırız hem de bir şey saklıyorlar mı, öğrenmiş oluruz."
Sara başını hafifçe eğerek nazik bir ifadeyle onayladı:
"Bence de. Zaten dairenin anahtarı da onlardadır, girerken sorun yaşamayız."
Ayhan, ikisine de göz ucuyla baktı. Ceketinin cebindeki dosyayı daha sıkı tuttu.
"Tamam o zaman," dedi kısa ama net bir ses tonuyla. "Önce aileyle konuşuruz."
Asansör bir "ding" sesiyle yedinci kata ulaştı.Üçü asansörden çıkıp daire 405 geldiler.Sara önce elini sıkıp sonra zili çaldı.Kapı hemen açıldı.Kapıyı kurbanın ablası(Feride) açtı.Gözünden hiç bir damla bile akmamıştı.Abalsı yabancı bakışlarla"Siz kimsiniz?"
Sara ve Ayhan rozetlerini gösterdiler.
Feride şaşkınlıkla, "Ne oldu, bir şey mi oldu?" dedi.
İçeriden annenin sesi duyuldu:
"Kim o kızım?"
Feride, "Dedektif gelmiş," diyerek ürktü, sonra tekrar konuştu:
"Buyurun, içeri gelin."
Üçü de içeri geçtiler. Ayhan ceketini koltuğa koydu. İçeride kurbanın annesi ve babası oturuyordu. Anne ve babanın dikkati tamamen Ayhan'daydı. Demir ayakta duruyordu.
Ayhan ve Sara koltuğa oturdular. Baba kaşlarını çatarak, "Ne için gelmiştiniz?" diye sordu.
Ayhan içinden konuştu:
"1 ayda oğullarının ölümünü unuttular mı?"
Sara ciddiyetle, "Kurban Onur için soruşturmaya geldik," dedi.
Feride yıkılmış haldeydi:
"Kurban mı? Onur öldü mü?"
Ayhan kaşlarını çatarak, "Nasıl yani, haberiniz yok muydu?" diye sordu.
Annesinin başına bir dünya yıkılmış gibiydi.
"Nasıl? Ne zaman? Neden?"
Ayhan yine kaşlarını çatarak, "Siz buradaydınız mı?" diye sordu.
Anne ve Feride ağlamaya başladı, hıçkırarak:
"Hayır, biz burada değildik. 2 aylığına yurt dışına gitmiştik."
Sara sordu,
"Neden Onur sizinle gelmedi?"
Baba güçlü durmaya çalışıyordu ama gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Göz yaşlarını tutmaya çalıştı:
"Bize burada işi olduğunu söyledi."
Demir, Ayhan'a doğru eğilip fısıldadı:
"Ayhan, yıkılmış haldeler, bence çok üzerlerine gitme, ağır sorular sorma, olur mu?"
Ayhan başını Demir'e vererek, "Endişelenme," dedi. Birkaç saniye sonra dümdüz bakıp,
"Biz size bazı sorular sorabilir miyiz?" diye sordu.
Anne ağlayarak, "Buyurun, sorun," dedi.
Ayhan telefondan bir ses kaydını açıp masaya ters şekilde koydu.
Sara ilk sorusunu yöneltti:
"Onur'da bir gariplik hissettiniz mi?"
Baba kendini sıkı tutmaya çalışsa da ağlamaya devam ediyordu; sonuçta şoktaydı.
"Bazen kulübemizin anahtarını alıp gidip orada 10 gün falan kalıyordu."
Sara dışarıdan soruları sorarken, Ayhan içten cevaplar almaya çalışıyordu.
Sara içinden düşündü:
"Ne kulübesi?" Sonra sordu,
"Acaba kulübenize bakmaya gidebilir miyiz?"
Baba ağlayarak başını salladı ve cebinden kulübenin anahtarını çıkarıp,
"Tabii, buyurun," dedi.
Ayhan yorgun bir şekilde,
"Bu arada karşı dairenin de oğlunuzun dairesi olduğunu biliyorum. Oranın anahtarını da verebilir misiniz? Biz kimin yaptığını öğrenmeye çalışıyoruz."
Baba gözlerindeki yaşlarla elini tekrar cebine götürdü ve anahtarı uzattı.
Ayhan ciddiyetle,
"O zaman sizi şu an daha fazla üzmeyelim, biz gidelim," dedi.
Demir, masadaki dosyaları topladı. Ailece gözyaşlarına hakim olmakta zorlanıyorlardı; her bir damla yaş, yaşanmışlıkların yükünü taşıyordu. Ayhan ise ceketini aldı, telefonunu cebine koydu. Yavaşça kalktılar, sessizce daireden çıktılar.
Kapı kapanır kapanmaz Sara teklif etti:
"Ayhan, bence bugün sadece Onur'un dairesine bakarız. Sonra kulübeye gideriz, hem aceleye gerek yok."
Ayhan telefonuna baktı, saat 21:17'ydi.
"Ne çabuk geçti gün be! Tamam o zaman, daireye de gitmeyelim. Geç oldu."
Demir gülümseyerek araya girdi:
"İsterseniz bir restorana gidelim, hem dinleniriz. Ben ısmarlarım."
Ayhan, Sara'nın cevabını bekledi. Sara hafifçe gülümsedi:
"Olur. Sen geliyor musun Ayhan?"
Ayhan, Saraya bakarken biraz tereddüt etti ama sonra cevabı geldi:
"Sen geliyorsan, ben de gelirim."
Sonra dediği sözü fark etti:
"Yani geliyorsanız tabikii bende gelirim."
Sara'nın gülümsemesi büyüdü. Demir ise durumu okumuştu, gözlerinde hafif bir tebessüm vardı.
Ayhan ve Sara yan yana yürüyordu. Önde Demir biraz önden gidiyordu.
Sara hafifçe yaklaşarak, alçak sesle sordu:
Sara:
"Demir, nereye gidiyoruz? Bu kadar yürüyünce insanın merakı iyice kabarıyor."
Dışarıdaki serin rüzgar sokak aralarında ıslık çalarken, Demir elleri montunun cebinde, kendinden emin adımlarla önden yürüyordu. Ayhan, onun bu gizemli tavırlarına içten içe sinir olsa da merakını gizleyemedi.
"Sürpriz," dedi Demir, arkasına bile bakmadan. Sesi rüzgara karışsa da oldukça ciddi ve netti. "Bir restorana gidiyoruz. Sakin bir yer, çok uzağa gitmeyeceğiz."
Ayhan dudaklarını hafifçe büzerek homurdandı. Göz ucuyla Demir'in dik duruşunu süzdükten sonra huysuz bir tavırla, "Sürprizmiş... Sanki alt tarafı bir öğle yemeği yiyeceğiz, doğum günü kutluyoruz," diye söylendi.
Sara bu huysuzluğa engel olamayarak neşeli bir kahkaha attı ama Demir oralı bile olmadı; adımlarının temposunu bozmadan ilerlemeye devam etti. Bir süre daha, sadece ayak seslerinin duyulduğu bir sessizlikte yürüdüler. Ayhan, aradaki mesafeyi fırsat bilip hafifçe Sara'ya doğru eğildi ve fısıldadı:
"Bir haftası kaldı. Deneme süresi bitince ne yapacak dersin?"
Sara, bakışlarını Demir'in sırtına doğru kaydırarak yanıtladı: "Kendinden oldukça emin görünüyor Ayhan. Ama bizim işimiz dışarıdan göründüğü kadar kolay değil, o da bunu er ya da geç anlayacak."
Demir, arkadan gelen fısıltıları sanki ensesinde gözü varmış gibi duyup aniden onlara döndü. "Farkındayım," dedi, bakışlarını ikisinin üzerinde gezdirerek. "Ama bu iş tam bana göre. Şimdiye kadar karşılaştığım hiçbir zorluk bana geri adım attırmadı."
Sara, meydan okuyan bir tavırla gözlerini ayırmadan araya girdi: "Ayhan, bizim iddiayı da unutmamak lazım. Kimin haklı çıkacağını zaman gösterecek."
Demir, bu sözler üzerine kaşlarını hafifçe kaldırdı. Sara'ya güven veren ama Ayhan'ı hafifçe iğneleyen bir gülümsemeyle, "Sara Hanım, bekleyin ve görün; kazanan siz olacaksınız," dedi.
Ayhan, Demir'in bu "hanımlı beyli" hitaplarındaki o mesafeli ama saygılı duruşuna hafif bir gülümsemeyle karşılık verdi ama sesi hala şüphe doluydu. "Öyle emin olma Demir. Daha gerçek bir fırtınanın içinde sınanmadın."
Demir, yüzündeki o sakin gülümsemeyi yitirmeden, "Bekleyelim Ayhan Bey, görelim o zaman," diye karşılık verdi.
Sara, Ayhan'ın inatçılığını bildiği için kendinden emin bir şekilde omuz silkti. "Ayhan, bence daha şimdiden yenilgiyi kabul etmelisin."
Demir, bu desteği arkasına almanın verdiği güçle bakışlarını tekrar Ayhan'a çevirdi. "Peki, tüm bu olanlardan sonra şimdi benim hakkımda ne düşünüyorsun?"
Ayhan umursamaz görünmeye çalışarak omuz silkti ama gözlerindeki o analizci pırıltı oradaydı. "Henüz her şeyi göstermedik. Zorluklar asıl şimdi başlıyor olabilir, asıl karakter o zaman ortaya çıkar."
Sara hafifçe başını sallayarak Ayhan'ı onayladı, sonra doğrudan Demir'e döndü. "Açıkçası ilk izlenimim pek iç açıcı değildi. Fazla sessizdin, hatta fazla sakindin. Ama zamanla o ciddiyetin ve detaylara olan dikkatin beni gerçekten şaşırttı."
Demir, bu takdir karşısında omuzlarını daha da dikleştirdi. "Ben her zaman böyleyimdir," dedi kararlı bir sesle. "Gereksiz gürültüyle vakit kaybetmem. Olayların özüne odaklanmak benim için her zaman daha cazip olmuştur."
Sara ve Demir, aralarındaki mesafeli ama saygılı sohbeti sürdürerek birkaç adım önden yürürken, Ayhan bir an durakladı. Gözleri, ikisinin uyumlu adımlarına takılmıştı. İçindeki o huzursuz kıskançlık, yerini bir anda çocukça bir ciddiyete bıraktı. Adımlarını hızlandırıp Demir'e yetişti ve sanki çok eski bir dostuymuş gibi kolunu aniden gencin omzuna attı.
Ancak bu, dostane bir kucaklaşmadan çok uzaktı. Ayhan, kolunu Demir'in boynuna doğru kaydırıp pençesini biraz fazla sıkı tuttu. Demir, beklemediği bu ani baskıyla sarsıldı. Ciğerlerine gitmeye çalışan hava boğazında düğümlenirken yüzü hafifçe kızarmaya, bakışları bulanıklaşmaya başladı.
Yanlarındaki gerginliği hemen fark eden Sara, dehşetle duraksadı. "Ayhan! Şaka yapmak başka, çocuğu boğmak başka! Yeter!" diye bağırdı, sesi sokakta yankılanırken.
Ayhan, Sara'nın uyarısıyla birlikte, sanki hiçbir şey olmamış gibi kolunu hemen gevşetti ve yüzüne o rahat, umursamaz gülümsemesini yerleştirdi. Demir, serbest kalır kalmaz derin ve sarsıntılı bir nefes aldı. Öfkeden çok, bu anlamsız saldırının yarattığı şaşkınlıkla Ayhan'a baktı.
"Ne... Ne yapmaya çalışıyorsun sen?" diye sordu Demir, sesi hala biraz boğuk çıkıyordu.
Ayhan, ellerini ceplerine sokup sanki çok mantıklı bir açıklama yapıyormuş gibi gülümsedi. "Kendince bir testti sadece. Dayanıklılık testi gibi düşün. Bizim işimiz sadece zihinle değil, bazen fiziksel baskıyla da ilgili."
Sara gözlerini devirerek derin bir iç çekti. Ayhan'ın bu çocuksu bahanelerinden artık bıkmış gibiydi. "Senin bu testlerin bir gün gerçekten ciddi sonuçlar doğuracak, biliyorsun değil mi? Bir gün birinin canını gerçekten yakacaksın."
Demir, boynunu hafifçe ovuşturarak bakışlarını yere indirdi. Ayhan'ın bu "test" bahanesine zerre inanmamıştı. "Bunun komik olduğunu ya da bir test olduğunu düşünmüyorum," dedi kısık ama kararlı bir sesle.
Ayhan, Demir'in bu kırgın ama dik duruşuna karşı gülümsemesini sürdürerek omzuna hafifçe vurdu. "Biraz sert oldu, kabul ediyorum. Ama bak, hâlâ yanımızdasın ve hala pes etmedin. Bunu da geçtin sayılır."
Sara, Ayhan'a bakarken gözlerinden ateş fışkırıyordu. Adımlarını hızlandırıp ikisinin arasına girdi. "Her test başarıyla geçilmek zorunda değil, Ayhan. Biz burada insanlarla çalışıyoruz, bir bilgisayar sistemiyle değil. Duyguları ve sınırları olan insanlarla!"