Sarı bir sokak lambasının ışığı, kaldırımın üzerinde titreyen solgun bir gölge oluşturuyordu. Adam, ışığın bittiği o yerde duruyordu. Elindeki kullan-at telefonun metalik parıltısı dışında, varlığına dair tek kanıt beton zemine vuran upuzun, eğri büğrü gölgesiydi. Yüzü kamufle olması için siyah bir ağız maskesi ve siyah şapkası vardı. Gölgeler, sanki adamın karanlıkla harmanlanmış gibi duruyordu. Gelip geçen insanlar bu adamın garipliği umrunda bile değildi. Telefonu kulağına götürdüğünde, ses tonu gecenin sessizliğini bir bıçak gibi yardı. Sert, tavizsiz ve doğuştan buyurucuydu."Gece saat iki... Dediğim yerde olmalı. Anlaşıldı mı?" sinirlendi ama belli etmemeye çalıştı. "Tam zamanında."
Hattın diğer ucundaki ses, otoritenin ağırlığı altında ezilmişçesine hiç tereddüt etmedi. "Tamam." Kısa, ağır bir sessizlik çöktü sokağa. Adam, sesini bir fısıltıdan hallice, zehirli bir tınıyla alçalttı. "Unutma... Tek bir hata, her şeyi bitirir." Karşı taraftaki ses bu kez daha temkinli, ama bir o kadarda yorgun bir sesle konuşuyordu. "Bu büyük bir şey değil... Neden bu kadar abartıyorsun?" bir ses gelmeyince "Ama... Yine de bir hata yapmamaya çalışırım."
Adam, sanki bu onaylama yeterliymiş gibi telefonu yavaşça kulağından indirdi. Metalik bir çıtırtı duyuldu; parmaklarının tek bir hamlesiyle cihazı ikiye ayırdı, bataryayı yerinden söktü. Ve söktüğü gibi yanında duran küçük çöplüğe parçaları fırlattı.
AKŞAM.
Gece yarısında rüzgar, binanın tepesinde metalik bir uğultu çıkararak esiyor, karanlığa gömülmüş çatı katını tekinsiz bir sessizlikle dolduruyordu. Şehir aşağıda çoktan uykuya dalmıştı; saat gecenin ikisini otuz geçiyordu. Gökyüzü, yıldızsız ve ağır bir boşluk gibi üzerlerine çökmüştü.
Katil, çatının kenarında simsiyah bir silüet halinde bekliyordu. Ayaklarını hafifçe, sabırsız ama ritmik bir hareketle yere vuruyordu. Merdiven boşluğundan yükselen yankılı bir adım sesi ve beraberinde duvara vuran yabancı bir gölge, bu bekleyişin sonuna geldiğini haber verdi.
"Gelmeyeceğinden neredeyse korkmuştum artık," dedi Katil. Sesi alçaktı ama tınısındaki kararlılık rüzgarı bile bastırıyordu.
Onur, merdivenlerin karanlığından sıyrılarak tereddütlü adımlarla ileriye atıldı. Gözlerini kısarak karşısındaki figürü tanımaya çalıştı. Ancak şapkanın gölgesi ve yüzündeki kumaş maske, Katil'in kimliğini aşılmaz bir sır perdesinin arkasına gizliyordu. Onur, tehlikenin en keskin noktasında durduğunun farkındaydı.
Katil sesini kalınlaştırarak, alaycı bir vurguyla devam etti: "Gelmedin diye düşünmüştüm. Zamanın senin için ne kadar değerli olduğunu merak ediyordum doğrusu."
Onur başını hafifçe yana çevirdi. İçindeki şüphe, huzursuz bir tedirginlikle harmanlanıyordu. "Geldim işte. Ama sen neden yüzünü bu kadar gizledin ki? Bu gizemli tavırların ardındaki korku ne?"
"Hadi, gereksiz sorgulamayı kes," dedi Katil, sabırsızca. "Mallar bende. Al da git."
Elinde, küçük ama anormal derecede sert duran siyah bir poşet tutuyordu. Onur poşete uzanıp dokunduğunda, parmak uçlarından ruhuna yayılan o soğuk ve katı hisle irkildi.
"Bu neden bu kadar katı? Ne var bunun içinde?"
Katil, maskesinin altından zehirli bir kahkaha attı. Bu, bir sevinçten ziyade saf bir acımasızlığın sesiydi. Onur, titreyen elleriyle poşeti açtığı an, koyu kanla ıslanmış dehşet verici bir insan parmağıyla karşı karşıya kaldı. Gördüğü bu mide bulandırıcı trofe karşısında nutku tutuldu; kontrolsüz bir refleksle poşeti havaya fırlattı. Sanki fiziksel bir darbe almış gibi dizlerinin üzerine, beton zemine yıkıldı.
"Sen kimsin?" diye bağırdı Onur, sesi titreyerek. "Neden... Neden bu vahşeti yapıyorsun?"
Katil, kurbanının bu çaresizliğinden keyif alır gibiydi. "Sence ben ne yapıyor olabilirim? Bir adaleti mi yerine getiriyorum, yoksa senin bizzat yarattığın bir canavara mı dönüşüyorum?"
Onur, fark ettirmemeye çalışarak arkaya doğru sürünmeye başladı. Korkusunu konuşarak dağıtmaya çalışıyordu. "Ama ben bunu hak etmedim! Yemin ederim. Bunu neden... neden bana yapıyorsun?"
Katil'in kısık kahkahası aniden bıçak gibi kesildi. Gözlerinden yayılan buz gibi soğuklukla sesi ciddileşti. "Hak etmedin mi? Yeminlerine ne kadar güvenebiliriz ki? Emin misin?"
Onur, hayatta kalma içgüdüsüyle son bir kez sordu: "Sen kimsin?"
Katil, Onur'un yanına kesin ve ağır adımlarla yürüdü. Tam dibinde durdu, yere doğru eğildi ve sesini ruhuna işleyecek kadar alçalttı: "Sen kim olduğumu; o ihaneti işlediğin, o suçu örtbas ettiğin gün çok iyi biliyordun. Ve şimdi o güne lanet ediyorsun."
"Tamam! Ne olur beni bırak," diye yalvardı Onur. "Ne suç işlediğimi bile hatırlamıyorum artık. Özür dilerim, ne olur bırak beni."
"Belki," dedi Katil, kelimelerin üzerine basarak. "Kimin elinde can verdiğini görmen sana yetebilir, ha?"
Bunu söylerken elleri yavaşça maskesine gitti. Kasıtlı bir ağırlıkla kumaşı aşağıya indirmeye başladı. Onur'un gözleri, maskenin altındaki yüzü görmesiyle dünyanın bütün dehşetini yüklenmişçesine fal taşı gibi açıldı. Karşısında duran, bu ihaneti yapmasını asla beklemeyeceği, bir zamanlar hayatındaki en yakın, en güvendiği yüzlerden biriydi.
"Sen... Sen misin?" diye fısıldadı Onur. Sesi titriyor, kelimeler boğazında düğümleniyordu. "Ah Tanrım... Özür dilerim, gerçekten çok özür dilerim. Bunu ben yapmak istememiştim. Sadece onlarla birlikte hareket etmek zorunda kaldım. Gerçekten. Ne olur... bana bir şans daha ver, sana her şeyi açıklayayım. Bana o borcun var!"
Katil'in gözleri, Onur'un bu son ve çaresiz itirafı karşısında bir anlığına hafifçe buğulandı. Bu, karanlığa teslim olmuş ruhunda insanlığından kalan son iz gibiydi. Ancak bu zayıflık anı, yerini hızla mermer kadar sert bir kararlılığa bıraktı.
"Bunun sence başka bir şansı mümkün mü?" dedi Katil. Sesi kısıktı ama buz gibi bir esinti gibi insanın tenini ürpertiyordu. "Eğer sana şans verirsem, diğer suçlular kendilerini sınırsızca özgür sanıp etrafta her akıllarına geleni yapmazlar mı sence? Sen bunu yapmamalıydın."
Katil'in sesi, bastırılmış bir öfkeyle gitgide yükselmeye başladı.
"Ben de böyle biri olmak istemezdim! Beni bu hale sen dönüştürdün! Bir seri katile dönüşeceğim kimin aklına gelebilirdi, söylesene!"
Onur, bu duygusal patlamanın yarattığı boşluktan yararlanarak elini yanındaki keskin taş parçasına uzattı. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış olmanın verdiği o vahşi hızla, taşı Katil'in tam yüzüne fırlattı.
Katil, beklemediği bu darbeyle dengesini yitirip hafifçe geriledi. Onur, eline geçen bu tek ve son şansı kullanmak için var gücüyle doğrulup kaçmaya yeltendi. Ama karşısındaki artık sadece bir adam değil, yaralanmış bir yırtıcının öfkesiyle dolmuş bir avcıydı.
Katil, sızlayan yüzüne elini dokundurdu. Parmaklarına bulaşan sıcak kanı görünce gözlerindeki o son insani pırıltı da söndü. Bu kan, sadece bir yara değil, yeni bir ihanetin tesciliydi. Öfkeyle Onur'un üzerine atıldı. Arka cebinden jilet keskinliğindeki bıçağını çıkarıp, bütün hıncıyla Onur'un ayağına sapladı.
"Böyle yaparak kaçmayı mı düşünüyordun?" diye gürledi Katil. "Ne yaparsan yap, bu gece bu çatıdan sağ çıkamayacaksın."
Onur, acı içinde boğazı yırtılırcasına inledi; sesi şehrin üzerinde yankılanıp boşluğa karıştı. Katil, merhametten yoksun bir tavırla Onur'u saçlarından kavradı ve beton zeminde acımasızca sürüklemeye başladı. Birkaç metre sonra elini çekip bıçağı ayağından tek hamlede çıkardı. Sesi artık bir yargıcın nihai kararı gibiydi.
"Sen bugün öylece, basitçe kurtulmayacaksın. Tıpkı ona yaptığın gibi, sen de her zerrenle acı çekeceksin."
"Yalvarırım yapma," diye hıçkırdı Onur. "Hiç kimseye söylemeyeceğim. Ne olur beni bırak, sana söz veriyorum!"
Katil, bu yalvarışlara cevap vermek yerine bıçağın ucunu Onur'un yüzünde gezdirmeye başladı. Onur hıçkırıklar içinde merhamet dilerken, Katil sanki bir ritme kapılmış gibi bıçak darbelerini indirdi. Ardından soğukkanlı bir hamleyle Onur'un orta parmağını kesti.
Her bir darbede Katil'in içindeki o dinmek bilmeyen öfke daha da harlanıyordu. Bu kadarı ona yetmiyordu. Bıçağı yere bırakıp büyük bir hırsla Onur'u tekmelemeye başladı. Ağır darbeler yüzüne indikçe Onur tanınmayacak hale geliyordu, ancak bilinci hâlâ yerindeydi. Tek yapabildiği, inlemeler arasında son nefesi için yalvarmaktı.
Nihayet Katil'in o vahşi enerjisi yatışmaya başladığında, yerdeki bıçağı ağır ağır aldı ve son bir hamleyle Onur'un boğazına sapladı.
Ortalığa garip bir soğukkanlılık hâkim oldu. Katil, Onur'un cansız bedenini ayaklarından tutup zeminde sürükleyerek, taze kanla betonun üzerine büyük ve belirgin bir "A" harfi çizdi. Derin bir nefes alıp, gecenin sessizliğine karışan bir fısıltıyla konuştu:
"Senin için bu gece artık bitti."
