Düğün sabahı herkesten daha fazla heyecanlı olabilirdim. Normaldi herkesten daha heyecanlı olmam; çünkü yıllardır evlenmek istediğim, rüyalarını kurduğum kişi eşim olacaktı ve ben de onun eşi olacaktım. Tüm birbirini seven ve birbirine ait olmak isteyen çiftlerin hayali bu değil midir? Herkes gibi bu da benim hayalimdi. Lisenin ilk yılından beri sevdiğim kadının resmi olarak benimle bir çatı altında olacağını bildiren kurallara girmemize saatler vardı. Kuralları herkes kadar sever ve herkes kadar nefret ederdim, ama durum şu an biraz duygusaldı. Liseden beri beklenen o büyülü anın gerçekleşeceği gündeydik. Daha fazla bekleyemeyeceğime emindim, bu yüzden altın rengi işlemeleri olan beyaz kapı arkasında kalan gelin odasına düşünmeden girdim. Dışarıdan gelen kış ışıkları aralık perdeden yansırken gördüğüm görüntü karşısında ayakta kalmak bir an benim için zorlaştı. Sadece varlığı ile nasıl başımı döndürebiliyordu?
‘Bu bir Apricity.’
Apricity: Kış gününde ortaya çıkan güneş ışığı.
Beyaz, dantelli, onu denizkızı gibi saran gelinliği nefes kesici şekilde mükemmel gösteriyordu. İnce belini sarmış kumaşla, sırtındaki tülden yapılmış dekoltesi ile gerçekten denizkızına benziyordu. Bileğinde ve boynunda beyaz teniyle yarışan inciler vardı. Omuzlarına dökülen açık kahve saçlarını büyük bukleler haline getirmişler ve duvak ekleyerek onu dünyanın en güzel kadını yapmışlardı. Şu an onu öpsem, parlak dudaklarındaki makyajını bozsam bana kızar mıydı? Şeftali ve pembe renginde boyanmış gözkapaklarındaki kehribar rengi daha da ön plandaydı. Yanakları elinde tutacağı güller gibi pespembeydi.
“Buraya girmemen gerekirdi!” Sinirliymiş gibi hafifçe sesini yükselttiği zaman bedenini de işe katarak elindeki gelin çiçeğini bana doğru salladığında gülümsedim. Sağ kolumu midemin üzerine yaslayarak sanki o bir prensesmiş, ben de muhafızı gibi eğildikten sonra ona doğru yaklaştım ve boştaki sol elini tutup dudaklarımı yaklaştırdım. Dudaklarım eldivenli eline dokunduğu zaman gülüşü kulaklarıma melodi gibi
fısıldadı.
“Seni özledim.”
“Düğünden önce gelini görmek uğursuzluk getirir derler.” Gözlerini kısmış gülüşünü saklamaya çalışırken bana bakarken işaret parmağımı kaşları arasına bastırıp yumuşatması için hafifçe masaj yaptım.
“Nazarmış, uğursuzlukmuş... Böyle hurafelere inanmadığımı biliyorsun. Senin yanında olmak istiyorsam, seni özlemişsem, onlar bir adım geride kalmak zorundalar.” Sağ elimi ince beline atarak bedenini iyice kendime doğru çektim ve dudaklarına doğru dudaklarımı yaklaştırdım.
“Ve bir de seni öpmek istiyorsam.” Dudaklarım onun dudaklarını bulacağı sırada yüzüme çarpan güllerle gerilemek zorunda kaldım.
“Sen misafirlerle ilgilen.” İyice pembeleşen yanaklarını gördüğümde sadece onu daha çok öpme isteğiyle kavrulduğumu kendime saklayarak kafa salladım. İki adım gerileyerek üzerimdeki siyah takım elbiseyi görmesi için kollarımı iki yanına açtım.
“Nasıl olmuşum?” Bakışlarını üzerimde gezdirdikten sonra topuklu ayakkabılarının sesi odada yankılandı. Beyaz dantellerle sarılmış elleri yakalarımı bulduğunda siyah ceketimi düzeltip elini kalbimin üzerine yasladı.
“Her zaman olduğun gibisin.” Duyduğum ile yüzüm asılırken, inci gibi dişlerini hafif göstererek gülümsedi. Sen nesin? Nasıl bir rüyasın? Asla uyanmak istemiyorum.
“Yani her zaman olduğun gibi yakışıklısın.” Siyah, spreyli saçlarımın üzerinden hafifçe ellerimi geçirip eşim olacak kadına göz kırptıktan sonra odadan çıktım. Evlilik hayatının bize getireceği mutlulukları görmek için sabırsızlanıyordum. Sabahları onun yüzüyle uyanmak ve geceleri onun yüzüyle uyumak nasıl olacaktı acaba? Ayna karşısında giysi seçerken yatağa oturup sadece onu izleyecek ve hangi ruju sürsem dediği zaman kilitlenip kalacaktım. Benim için hepsi ona yakışırken nasıl daha iyisini seçebilirdim? Lise ve sonrasında birlikte büyüdüğümüz için çoğu şeyi de birlikte öğrenmiştik. Bunlardan biri onun makyaj yapmayı öğrenmesiydi. Zavallı yüzüm –arkadaşlarım bu gerçeği bilmemeli- çok kez deneme tahtası olmak zorunda kalmıştı. Kırmızı ruj dişleri sarı gösterebiliyor ve cilt tipinize uygun olmayan fondöteni kullanınca mahvoluyorsunuz. Bunun gibi benim hayatıma katkısı olmayan bir sürü bilgiyi ister istemez öğrenmiş olsam da anlıyordum ki, evlilikte ve gelecekte kızımız olursa onu yetiştirirken bana bolca katkısı olacaktı. Bilgi bilgiydi. Nerede işe yarayacağı asla bilinmezdi. Bu yüzden kendime söz vermiş, kızımız doğarsa annesinin saçlarında örgü pratikleri yapmaya başlayacaktım. Mükemmel baba olmak kolay değildi.
***
Düğün anına gelirken geride bıraktığımız yıllar, hatıralar vardı. O kadar çok dayandık, mücadele ettik ve ayrılıkların sınırında birbirimize tutunarak ayakta kaldık ki, bu aşkımızı daha da güçlendirdi. Bana göre ilişki içindeki bazı kavgalar birer testti. Belli zaman geçtikten sonra insanlar ister istemez değişirdi ve bu tür kavgalar biraz da olsa değişen halimizle hala fotoğraf karelerinde kalmaya cesaretimiz olup olmadığını gösteriyordu. Sınıf geçmek gibiydi. Kavga ayrılıkla sonlanırsa o testten kalıyordun, ancak sevdiğin kişiyi gerçekten her haliyle seviyorsa iki tarafta sınavı başarı ile geçebiliyordu. İlişkilerin geneli basit, dişin kavuğunu doldurmayacak sebeplerle bitebiliyordu. Benim her zaman en büyük korkum sebep bile sayılmayacak bir konudan sevdiğim kadın ile ayrılmaktı. Şimdi geçmişe bakıp tercihlerimize şükredebilirdim ki, buradaydık ve el eleydik.
“Evet.” Güzel sesinden duymak istediğim kelimeyi duyduğumda gülümsememi engelleyemiyordum. Masanın altındaki elini daha da sıkarken başparmağım ile ara ara elinin üzerini okşuyordum. Geçen on yıl boyunca ağzından sayısız kez ‘evet.’ sözünü duydum, fakat hiçbiri beni bu kadar heyecanlandırmadı. Hiçbiri kalbime dokunmadı. Hiçbiri beni ağlatacak seviyeye getirmedi. Buna en yakın olanı duygularımı açtığımda ve benimle olmasını istediğimde söylediği cevabıydı. Tuhaf olanın, o gün olumsuz cevap verebilme ihtimali daha yüksekken, bugünkü kelimenin daha fazla beni etkilemesiydi. Evlenme teklifime aylar önce cevap verdiği halde, sanki sevgili olmayı teklif ediyor gibi gergindim.
"Evet." Hiçbir şüphem, pişmanlığım olmadan söyledim. Sesimi olabildiğince yüksek tutarak tüm dünyanın duymasını umarken gür şekilde söyledim. Bana yanımdaki hayatımın aşkı ile bir aile olmak istiyor musun diye sorulduğunda tabi ki bu cevabı verecektim. İstiyorum. İstiyordum ki, buradaydım. Yıllar önce de cevabım evetti, yıllar sonra öleceğim son dakika da evetti.
“Bana verilen yetkiyle, sizi eş ilan ediyorum. Gelini öpebilirsiniz.”
İkimiz de birbirimizin ezbere bildiğimiz imzalarımızı attıktan sonra duvağı yüzünden kalktı ve dudaklarım onun simli dudaklarını buldu. Alkışlar hava da uçuşurken içten içe kalbimdeki on yıl önce onunla, yani Rüya’m ile tanışan benim varlığımı hissediyordum. Hala buradaydı, ilk günkü sevgisiyle. Ayrıldık ve birbirimizin gözlerinin içine baktık. Bana baktı ve dolu gözleri ile gülümsedi. Onun karşısında içmeden sarhoş olmuş haldeydim.
“Rüya… Rüya’m, seni seviyorum.” Sarıldıktan sonra kulağına doğru mırıldandığımda bedenimdeki kollarının daha da sıkılaştığını hissettim.
“Ben de seni seviyorum.”
***
Düğün bittiğinde ve herkes gittiğinde ikimiz loş odamızdaydık. Şehrin manzarası yatak odamızdaki büyük pencerelerden gözüküyorken banyoda yüzündeki makyajı, saçındaki spreyleri ve bedenindeki yorgunluğu yıkayan eşimi bekliyordum. İki kişilik yatağımızın üzerinde onun gelinliği ve benim takım elbisemin ceketi yan yanaydı. Bundan sonra ikimizin uyuyacağımız şekilde olduğu gibiydiler. Her şeyde fazla mı anlam arıyordum, bilmiyordum. Ancak bana göre hayatımda ilk kez âşık olduğum için içimden gelen her şeyi dillendirmek istiyordum. Başka kime söyleyecektim ki, onca güzel sözü? Bazı insanlar sanatçılar için hissetmeden yapamazsın derlerdi, onların abarttıklarını düşünürdüm. Şarkı yazmak, bestelemek, roman yazmak, şiir yazmak, resim çizmek ve niceleri bana göre daha çok hep mantık işi gibi gelirdi. Sonra âşık oldum ve anladım. Rüya’ya olan duygularım, hissettiklerim istemsiz kalbimden çıkan sözcükler olmasına sebep oluyordu. Rüya’yı tanıdıktan sonra sanatçılara hayran oldum. Nefret ettiğim aşk konulu şarkıları dinledim, filmleri izledim, kitapları ve şiirleri okudum. Bunları yaptıkça nedendir bilinmez, Rüya’ya daha çok âşık oldum.
“Benim işim bitti.” Arkadan gelen tanıdık ses ile şehir manzarasından gözlerimi ayırıp arkama döndüm. Rüyanın üzerinde bordo renkli şort ve askılı şeklinde saten pijamaları vardı. Kenarlarında dantel işlemeleri ile çok sade, fakat şıklardı. Ayaklarında ise hiçbir şey olmadığını görünce ona doğru yaklaşarak kucağıma aldım ve hala hafif nemli olan saçlarına dudaklarımı bastırdım. “Hasta olmak mı istiyorsun?” Aşırı korumacı davranmış olmalıydım, çünkü sadece gözlerini devirip yatağı işaret etti. “İki adımdan hiçbir şey olmaz.”
***
Rüya’m… Şu an yanımda gülmekten oluşan gözyaşlarını siliyorsun. Ağzının kenarında yoğurtlu, toz acı biberli ve naneli sostan var. Gözlerin yatak odamızdaki televizyona kilitlenmiş halde. Eğer tam şu an düşüncelerimi duyabiliyorsan, sana söylemek istediğim bir şey var. Hep bu mutluluğumuzda kalalım olur mu? Hep böyle çirkin mi görünürüm endişesine girmeden bir ağız dolusu kahkaha atalım. Seni seviyorum.
Parmaklarım onun parmaklarını bulduğunda gözlerimiz birleşti. Bana kocaman gülümserken turuncu, üçgen mısır cipsini soslayarak ağzıma doğru uzattı. “Ben de seni seviyorum.” Ben uzattığı cipsi yerken ezbere bildiği filmdeki kısmı gözlerime bakarken mırıldandı.
İç sesimi duyabildiğin için teşekkür ederim.
"Üzgünüm, bu anı beklediğini biliyorum." Film bittiğinde duyduğum zaman üzgün ses ile kaşlarımı kaldırdım. Hayır, yanılıyordu. Kollarımı ona doğru sardım ve kafasını göğsüme doğru yasladım. İkimizde filmin bitişine koyulan isimlerin çıktığı siyah ekrana bakıyorduk.
"Ben yıllardır bu anı bekliyorum, işte tam bu anı. Kollarımdasın ve yurda veya ailenin evine gideceksin diye zamanı durdurmak için endişem yok. Aynı evdeyiz ve istediğim kadar seni görebilirim artık."
Çoğu evlenen kişinin hayali olan o ilk gece gibi bir gecemiz olmadı. Sabah uyandığımda yanımda olması ise kendi kendime bazı sorular sordum. Güzel Rüya’mı izlerken, saçlarını okşarken uzun uzun düşündüm. İlk gece, yani halkın gerdek dediği olayı düşündüm. İnsanlar neden evlendikleri gece bunu yapmak zorunda gibi hissediyorlardı? İnsanlık cinselliğe bu kadar aç mıydı? Neden toplumun öğretileri içinde olmak zorundaydık? Bundan sonra önümüzde aylar, yıllar varken neden ilk gece zorunluluğu yaşıyorduk? Tahmin edebiliyordum ki, bir sürü kadın hazır olmadığı halde toplum öyle öğretti diye kendisini zorladığını. Belki cinselliğe bakış açıları o gece travmalı hale geliyordu. Bilemezdim. Fakat Rüya da kendisini hazır hissetmeyen kadınlardandı. Onu anlayışla karşıladım ve kendime itiraf edebilirdim ki, sırf erkeğim diye bu konuda ben de içten içe rahat değildim. En çok yanlış bir şey yapmaktan ve Rüya’nın canını yakıp, korkutmaktan endişelenmiştim. Rüya’nın gecelikleri üzerinden çıkarken gözündeki endişeyi gördüğümde ise belki bazı erkeklerin duyduğunda beni aşağılayacakları bir şey yaptım. Bence yaptığım aşağılanacak bir şey değildi, aksine eşim için bir saygı hareketiydi. Rüya’ya endişelenmemesini söyledim, üzerini geri giydirdim ve en sevdiği film ile çerezleri getirdim. İlk gecemiz gürültülü oldu. Sadece beklenen gürültü yoktu. En sevdiği romantik-komedi filmini izlerken çıkan kahkahalarımızdı.
***
İki haftadır evliydim. İşten çıkmış eve doğru yürürken ayaklarımın altında bulutlar var gibi hissediyordum. Uzun süredir çalışıyor sayılmazdım, ancak eskiye bakınca iş konusunda tuhaf hissediyordum. Evlenmeden önce bazı günler Rüya yoğun olduğu için iş çıkışı görüşemeyeceğimizi bildiğimden eve giderken oldukça hantal davranırdım. Eve gidince de zaman geçmezdi, işte de, sokaklarda da. Ama şimdi eve girdiğimde eşimi göreceğimin düşüncesi ile işte saatleri sayıyor eve giderken koşmamak için kendimi zor tutuyordum. Kapıdan girdiğimde, içeride beni karşılayan bedene koşmak ve sıcacık boynuna yüzümü gömmek en büyük zevkimdi. Özellikle bunu kış aylarında olduğumuzdan yapmak için daha da heyecanlanıyordum. Dışarıda buz küpü olana kadar üşümek, sonrasında ise sıcacık ve sevdiğim parfüm kokusu ile karşılanmak mükemmel geliyordu. Özellikle sevgilimin, hayatımın sıcacık boynu olduğu içindi mükemmel olması normaldi.
Eve varmama bir sokak kaldığında gelen arama ile duraksadım. Ekrana baktığımda Rüya’nın fotoğrafı olduğunu görünce tebessüm ettim. Bugün alışverişe gideceğini söylemişti, sanırım unuttuğu malzemeyi almamı isteyecekti.
"Hayatım?"
"Rüya Ekin’in eşi ile mi görüşüyorum?" Duyduğum yabancı kadın sesi ile adımlarımı durdurdum. Arkadan gelen ambulans sesleri ile her şeyin durduğunu hissettim. Gözlerim netliğini kaybederken, burnumda kuvvetli bir sızı vardı. Dudaklarım aralandı, ancak hareket ettirip ağzımdan sözcük çıkartacak gücüm yoktu. “Duyuyor musunuz?” Kadının sesini tekrar duyduğumda silkelenerek kendime geldim ve geriye doğru koşmaya başladım. Nereye gittiğimden emin değildim. Gözlerim yollardaydı ve bir taksi arıyordum. Eve dönüp arabamı almak daha iyi bir fikir olabilirdi, ancak buna hiç vaktim yoktu.
“Evet?! Neredesiniz?! O iyi mi?! Bir şeyler söyleyin?!” Hayatımın belli bir kısmı sporla ilgilenip, sınırlarımı zorlayana kadar bedenimi zorlamıştım, fakat hiçbirinde bu kadar verimli olduğumu hatırlamıyordum. Taksi bulduğumda tek yaptığım telefondaki kadının söylediği hastaneyi taksiciye bağırmak oldu. Taksici adam neye uğradığını şaşırırken davranışımdan benim hakkımda ne düşündüğü umurumda değildi. Bakışlarım dizlerim üzerinde titreyen ellerime ve her en düşecek gibi duran telefonuma kaydı. Ne olmuştu ona? Alışveriş sonrası kaza mıydı? Neden bu kadar geç ambulans onu bulmuştu? Alışverişten döneli en az yarım saat olmuş olmalıydı. Titreyen elimi yumruk yaparak hızla çarpan göğsüme vurdum ve güçlü durmak için kendimi sıktım. “Lütfen! Lütfen daha hızlı olur musunuz?!”
‘Anne ve baba… Korkuyorum.’
‘Rüya’nın sayesinde tanıştığım güzel annem ve babam… Çok korkuyorum. Sizi yüzüstü bırakmaktan… En çok ise Rüya’yı yüzüstü bırakmaktan korkuyorum. Elimden kayıp gitmesine izin verirsem, bana çok kızın olur mu?’
