İçeriğe geç

SERÇENİN SONU

Bölüm 3 · 11 dk okuma

SERÇENİN SONU

Bölüm 3

3. Bölüm

Mert gözden kaybolana kadar bahçe kapısında bekledim. Poşetteki taze ayva yapraklarını kucaklayıp evinin yolunu tutuşunu izlerken içimde ılık bir duygu kalmıştı. Tam arkamı dönüp içeri adımlayacakken, sokağın başından tanıdık bir motor sesi yükseldi.

​Babamdı gelen.

​Eski emektar arabasını kenara park edip indiğinde, üzerindeki iş kıyafetlerinin yorgunluğu yüzünden okunuyordu. Ama beni bahçede gördüğü an o yorgun ifadeden eser kalmadı; yüzünde kocaman, sıcacık bir tebessüm belirdi. Babam benim için her zaman sığınılacak en güvenli liman olmuştu. Beni bildim bileli evin tek küçük kızı, gözünün bebeği gibi sever, pamuklara sarardı.

​"Benim güzel kızım!" dedi, kollarını iki yana açarak.

​Hemen koşup boynuna sarıldım. Üzerine sinmiş o tanıdık koku, günün bütün koşturmacasını ve zihnimdeki bulanıklığı bir anda silip götürdü.

​"Hoş geldin babacığım," dedim, yanağına sulu bir öpücük kondurarak. "Çok mu yoruldun bugün?"

​"Senin bu güzel yüzünü gördüm ya, ne yorgunluk kaldı ne bir şey prensesim," diyerek saçlarımı okşadı, alnımdan öptü. "Söyle bakayım, yine ne fırtınalar koptu bizim evde? Sokağın girişinden duyuluyordu Zeynep Sultan'ın sesi."

​Gülüşerek birlikte içeri adımladık. "Sorma babacığım, evde tam bir seferberlik hâkim. Akşama misafirimiz var biliyorsun."

​"Biliyorum bilmez olur muyum..." dedi babam, ceketini asarken sesi hafifçe duygusallaşarak. "Selin teyzenler, kocası Harun ağabey ve bizim küçük Devran geliyorlar. Yıllar oldu görüşmeyeli. Harun'la gençliğimiz beraber geçti bizim, Selin de annenin öz kardeşi gibidir. Bir kaza geçirdiler, çocukcağız tekerlekli sandalyeye mahkûm kaldı ama... Aslan gibi çocuk yetiştirdiler."

​Babamın söyledikleriyle taşlar yerine oturdu. Demek sadece Selin teyze ve Devran değil, Harun amca da geliyordu. Yılların dostluğu, eski aile bağları bu akşam bizim salonda yeniden canlanacaktı.

​Biz içeri girdiğimizde annem elinde bezle koridordan belirdi. Babamı görür görmez "Hah, nihayet geldin bey! Çabuk üstünü değiştir de şu masanın yerini değiştirmeme yardım et!" diye söylenmeye başladı.

​Babam bana göz kırpıp fısıldadı: "Gördün mü bak, senin bu tatlı anana hiç kıyamıyorum." Sonra anneme dönüp takıldı: "Yavaş ol be Zeynep, kızıma bağırıp durma! Pamuk gibi kızı stres sahibi yapacaksın akşama kadar."

​"Aman yesinler senin pamuk kızını!" dedi annem sahte bir kızgınlıkla ama yüzündeki tebessümü gizleyemedi. "Mutfakta tatlılar bekliyor, koş Elif! Sofrayı kurmaya başlıyoruz."

​Babam elimi tutup yanağımı bir kez daha sıktı. "Sen hiç yorma kendini fıstığım, ben annenin bütün stresini hâllerim şimdi."

​Babamın bana olan bu sonsuz şefkati, az önce Mürvet teyzenin söylediği çirkin lafları tamamen unutturdu. İçimde ne kırgınlık kaldı ne öfke...

​Ocağa çay suyunu koyup salondaki büyük sofrayı hazırlamaya başladım. Tabakları dizerken gözüm konsolun üzerindeki eski albümlere kaydı. Birazdan o kapı çalacak, yıllar sonra Devran, annesi ve babası içeri girecekti. Çocukken avucuma pembe boncuklu bir kolye sıkıştıran o küçük çocuk, acaba beş yaşındaki o sessiz kız çocuğunu hâlâ hatırlıyor muydu?

​Pencereden dışarı baktığımda havanın iyice karardığını, mahallenin sokak lambalarının birer birer yandığını gördüm. Akşamın serinliği cama vururken, kapının zili koridorda yankılandı.

​"Geldiler!" diye seslendi annem mutfaktan, heyecanla apartopar çıkarak.

​Babam kapıya doğru gitti, ben de heyecanla arkasından ilerledim. Kalbim nedensizce hızlı hızlı çarpmaya başlamıştı.

Babam hızlı adımlarla kapıya yönelirken, ben de heyecanımdan ritmini kaybeden kalbimi saklamaya çalışarak hemen arkasında durdum. Annem üzerini düzeltip saçına bir çeki düzen vererek mutfaktan fırladı. O an kapının zili bir kez daha çaldı ve babam ahşap kapıyı ardına kadar açtı.

​"Geldiler vallahi, hoş geldiniz!"

​Kapının eşiğinde ilk olarak Harun amca belirdi. Şakaklarına kırlar düşmüş, olgun ama gözleri babamınki gibi dostlukla parıldayan bir adamdı. Babamla birbirlerine öyle bir sarıldılar ki, yılların özlemi o sıcacık kucaklaşmanın sesinde yankılandı. Ardından Selin teyze içeri adım attı. Annemle göz göze geldikleri an ikisi de gözyaşlarını tutamadı. Zeynep Sultan ile Selin teyze, sanki dün ayrılmış iki kız kardeş gibi birbirlerinin boynuna sarılıp, "Aah Selin’im...", "Zeynep’im, çok özledim seni!" diye fısıldaştılar.

​Fakat o hengamenin ve sarılmaların hemen arkasında, koridorun ışığında beliren siluet bir anda bütün dikkatimi üzerine çekti.

​Harun amca, arkasındaki tekerlekli sandalyeyi yavaşça ve özenle içeriye doğru sürdü. Sandalyede oturan genci gördüğüm an, nefesimin boğazımda tıkandığını hissettim.

​Bu, zihnimdeki o çelimsiz, silik çocukluk hatırasından çok uzaktı.

​Devran... Keskin ve kusursuz yüz hatları, koyu renk gür saçları ve derin, insanın içine işleyen kehribar rengi gözleriyle inanılmaz derecede yakışıklı bir genç adam olmuştu. Omuzları geniş, duruşu tekerlekli sandalyede olmasına rağmen son derece dik ve özgüvenliydi. Üzerine giydiği koyu yeşil kazak ve siyah ceket, teninin rengini ve gözlerinin ışıltısını daha da öne çıkarıyordu. Ama onu asıl çekici kılan şey sadece dış görünüşü değil, etrafına yaydığı o huzurlu, olgun ve asil auraydı.

​Harun amca sandalyeyi doğrulttuğunda, Devran bakışlarını koridorda gezdirdi ve en son benim üzerimde sabitledi. Yüzüne o kadar samimi, o kadar kibar ve beyefendi bir tebessüm yerleşti ki, içimde bir yerlerin eridiğini hissettim.

​"Hoş geldiniz," diyebildim, sesimin titrememesine gayret ederek.

​Devran hafifçe başını öne eğip elini kalbinin üzerine koydu. Sesi, bir edebiyat eserinden dökülen kelimeler kadar pürüzsüz, tok ve dinlendiriciydi:

​"Hoş bulduk Elif... Yıllar sonra seni ve aileni tekrar görmek öyle büyük bir bahtiyarlık ki. Nasılsın?"

​Diksiyonundaki o zarafet, konuşurken gözlerimin içine hürmetle ve nezaketle bakışı... Günümüzün alelade laf kalabalıklarından o kadar uzaktı ki, sanki başka bir zamandan çıkıp gelmiş gibiydi. Onca yaşadığı kazaya, kaybettiği yetilerine rağmen yüzünde en ufak bir hırçınlık, bir sitem veya gölge yoktu. Aksine, hamurunda pürüzsüz bir ahlak ve içsel bir dinginlik taşıyıyordu.

​"Ben... Ben çok iyiyim, sağ ol," dedim tebessüm ederek. "Sizleri gördük, daha iyi olduk. İnan çok mutlu oldum."

​"İçeri geçelim haydi, durmayın ayakta!" diyerek araya girdi annem, gözyaşlarını silerken.

​Babam ve Harun amca önden salona geçerken, Selin teyze yanıma gelip sarıldı, yanaklarımdan öptü. "Maşallah benim güzel kızıma, kocaman genç kız olmuş..." dedi şefkatle.

​Salona geçtiğimizde Devran tekerlekli sandalyesini masanın uygun bir kenarına maharetle yanaştırdı. O hareket ederkenki zarafeti, hareketlerindeki dinginlik evdeki herkesi büyülemiş gibiydi. Babam onun yanına oturup omzunu patpatladı. "Aslan oğlum benim, nasılsın? Yollar yormadı inşallah sizi?"

​Devran, babama hürmetle dönerek, "Hiç yorulmadık Musa amca," dedi gülümsayerek. "İnsan dost ocağına gelirken yolun meşakkatini hissetmezmiş. Sizleri sağlıklı ve huzurlu görmek bütün yorgunluğumuzu aldı zaten."

​Devran’ın ağzından dökülen her cümle, salondaki havayı bir kat daha güzelleştiriyordu. Babam gururla ona bakarken, annemle ben mutfağa geçip hazırladığımız ikramlıkları ve sıcacık çayı servis etmeye başladık.

​Çay tepsisini salona getirdiğimde, ilk çayı Devran’a uzattım. Tabakla bardağı alırken parmaklarımız hafifçe birbirine değdi. Gözlerini gözlerime dikip içten bir tebessümle, "Çok teşekkür ederim Elif, ellerine sağlık," dedi.

​"Afiyet olsun," dedim, masanın diğer tarafındaki boş sandalyeye oturarak.

​Sohbet koyulaştı. Babamlar ve annemler eski günlerden, çocukluk anılarından, mahallenin değişiminden konuşuyorlardı. Devran ise büyüklerin sözünü kesmeden, can kulağıyla dinliyor, sırası geldiğinde o naif ve bilgi dolu üslubuyla sohbet eşlik ediyordu. Ne bir kibir vardı tavırlarında ne de yaşadığı engelin arkasına saklanan bir mahcubiyet. Hayatı olduğu gibi kabullenmiş, ruhunu güzelliklerle beslemiş bir insanın olgunluğu vardı üzerinde.

​Sohbetin bir yerinde Selin teyze bana dönüp gülümsedi. "Elifciğim, senin resimle, edebiyatla aran nasıl bilmiyorum ama bizim Devran taşındığımızdan beri kendini sanata verdi. Harika karakalem çizimler yapıyor, bir yandan da klarnet çalıyor. İçindeki dünyayı öyle güzel döküyor ki kâğıda..."

​Gözlerim şaşkınlıkla ve hayranlıkla Devran’a kaydı. "Gerçekten mi?" dedim. "Ne kadar güzel..."

​Devran mahcup bir edayla başını hafifçe öne eğdi. "Annemin mübalağası diyelim Elif," dedi alçakgönüllülükle. "Sadece zihnimdeki gürültüyü susturmak için kâğıda ve müziğe sığınıyorum. İnsan kelimelerin yetmediği yerde çizgilere, seslere tutunuyor."

​O an, sabah saatlerinde günlüğüme yazdığım o satırları hatırladım: “İnsanların bir hakkı vardı; ya pişman olacaktı ya da hayatı yaşayacaktı...”

​Karşımda oturan bu genç adam, hayatın ona yüklediği en ağır engellere rağmen pişmanlığa sığınmamış, hayatı ruhuyla yaşamayı seçmişti. Onun bu duruşu, benim içimdeki o karanlık aynayı bir anda darmadağın etti.

​Aniden Devran cebinden küçük, kadife bir kutu çıkardı. Salondakilerin sohbeti bir anlığına yavaşlarken, kutuyu masanın üzerinden bana doğru hafifçe uzattı.

​"Aslında..." dedi, sesi biraz daha yumuşayarak. "Sana getirmem gereken çok eski bir borcum vardı Elif. Yıllar önce gitmeden önce sana verdiğim o küçük pembe boncuklu kolyeyi hatırlıyor musun bilmem. Çocuk aklı işte... Şimdi bakınca çok basitti belki ama, o gün sana verdiğim sözü unutmadım."

​Şaşkınlıktan nefesim kesildi. Kutunun kapağını yavaşça açtım. İçinde, zarafetle işlenmiş, ortasında minik pembe bir taşın parıldadığı gümüş, incecik bir kolye duruyordu.

​"O gün sana 'Bu senin, hiç çıkarma' demiştim," dedi Devran, gözlerinin içindeki o derin ve saf ışıkla bana bakarak. "Zaman geçti, biz büyüdük... Ama o çocuksu saflığı ve senin o güzel dostluğunu hiç unutmadım. Kabullendiğin takdirde, bu kolyenin ait olduğu yer yine sensin."

​Salona derin bir sessizlik çöktü. Annem gözlerini silerken, babam tebessümle bize bakıyordu. Kolyeye ve ardından Devran’ın o dürüst, ahlaklı ve büyüleyici yüzüne baktım.

​Sabah aynadaki aksine yabancılaşan o genç kız, şimdi karşısındaki bu derin gözlerde kendi ruhunun en güzel yansımasını bulmuş gibiydi.

Salonda yaşanan o büyüleyici andan sonra, vakit adeta su gibi akıp geçti. Devran’ın uzattığı kutudaki o zarif kolyeye bakarken içimde tarif edemediğim bir sıcaklık yayılmıştı. Kolyeyi boynuma takarken Devran’ın yüzünde beliren o hafif, minnettar tebessüm, salondaki herkesin içini ısıtmıştı.

​Yemek saati geldiğinde annemle birlikte sofrayı donoatmak için mutfağa koyulduk. Babam ve Harun amca, Devran’ın tekerlekli sandalyesiyle masaya rahatça yanaşabilmesi için sandalyeleri düzenlediler. Akşam yemeği tam bir bayram havasında geçti. Masada kahkahalar, eski mahalle hatıraları, gençlik anıları havada uçuşuyordu. Devran, masadaki her konuşmaya öyle güzel bir üslup ve neşeyle dahil oluyordu ki, onun varlığı evdeki bütün havayı değiştirmişti. Yemeğini yerken gösterdiği zarafet, büyüklere karşı hürmeti ve her fırsatta "Ellerinize sağlık Zeynep teyze, harika olmuş" diyerek annemin gönlünü fethetmesi, onun ne kadar sağlam bir terbiye ve ahlakla yetiştiğini bir kez daha kanıtlıyordu.

​Yemekler yenip çaylar tazelenirken babam lafa girdi:

​"Eee Harun, valla bu akşam sizi hiçbir yere bırakmayız! Zaten yıllar sonra buluşmuşuz, otel falan lafını duymam bile. Bu gece bizde kalıyorsunuz, bitti!"

​Harun amca mahcup bir şekilde, "Yahu Musa, yük olmayalım size, rahatsızlık vermeyelim," dese de annem hemen söze atıldı:

​"Aşk olsun Selin! Yıllar sonra gelmişsiniz, ne rahatsızlığı? Biz Elif’le odaları ayarlarız, misafir odası hazır zaten. Bu gece buradasınız, itiraz istemiyorum!"

​Selin teyze ve Devran birbirlerine bakıp gülümsediler. Devran, "Sizin bu güzel misafirperverliğinize hayır demek nezaketsizlik olur Zeynep teyze, çok teşekkür ederiz," diyerek kalacaklarını teyit etmiş oldu. Onların bizde kalacağını duymak içimde tatlı bir heyecan yarattı.

​Tam o sırada gözüm mutfak tezgahının üzerinde duran tencereye kaydı. Annemin Mert’in babaannesi için pişirdiği sıcacık, şifalı tarhana çorbası orada bekliyordu. Zeynep Sultan'a çorbayı hatırlattım.

​"Ayy doğru ya!" dedi annem alnına vurarak. "Elifciğim, hazır herkes sohbet ederken sen şu çorbayı bir sefere koyup Mertlere götürüver kızım. Hatice ablam sıcağı sıcağına içsin, garibim şifa bulsun."

​"Tamam annecim, ben hemen götürüp geliyorum," dedim.

​Çorbayı dikkatlice saklama kabına doldurup bir örtüye sardım. Üzerime hafif bir hırka alıp salondakilere kısa bir müsaade istedim. Devran bana bakıp, "Elif, karanlıkta dikkat et," diyerek o naif sesiyle beni uğurladı.

​Dışarı çıktığımda sonbahar rüzgârı yüzüme tatlı bir serinlik çarptı. Sokak lambalarının cılız ışığında, elinde sıcacık çorbayla Mertlerin küçük, müstakil evine doğru adımlamaya başladım. Zihnim adeta ikiye bölünmüştü: Bir yanda salonumuzda oturan, kelimeleriyle ve zarafetiyle beni büyüleyen Devran; diğer yanda ise hayatın bütün yükünü tek başına sırtlamış, sessiz ve sadık duruşuyla içimi titreten Mert...

​Mertlerin bahçe kapısını açıp iki basamaklı merdiveni tırmandım ve ahşap kapıyı hafifçe çaldım. Çok geçmeden kapı açıldı.

​Mert, eşikte belirdi. Üzerinde gri bir hırka vardı, saçları biraz dağılmıştı ve yüzünde yorgun ama bir o kadar da içten bir ifade vardı. Beni elinde tencereyle kapısında görünce şaşkınlıktan gözleri açıldı.

​"Elif? Sen... Bu saatte?"

​"Selam Mert," dedim gülümsayerek. "Annem Hatice teyzeye sıcacık bir çorba pişirdi. Taze taze içsin, şifa olsun diye hemen getirmek istedim. Ayva yaprağı çayını yaptın mı?"

​Mert’in yüzündeki o mahcup ve minnettar ifadeyi görmek her şeye değerdi. "Yaptım yapmaz olur muyum..." dedi sesi hafifçe titreyerek. "Yıkadım, demlendirdim. İçirdim babaanneme, göğsü biraz yumuşadı sanki. Şimdi de tam uykuya daldı. Elif... Gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum. Annen de sen de öyle düşüncelisiniz ki..."

​"Lafı bile olmaz Mert," dedim çorba kabını ona uzatarak. "Biz komşuyuz, aile gibiyiz. Hatice teyze bizim de babaannemiz sayılır."

​Mert çorbayı alırken parmakları yine benimkilere değdi. O an gözlerinin içine baktığımda, sabah market yolunda yaşananları, Mürvet teyzeye karşı beni nasıl korumaya çalıştığını ve gözlerindeki o saklamaya çalıştığı derin hisleri yeniden gördüm.

​"İçeri girmek ister misin? Bir çayımı içersin?" diye sordu çekingen bir sesle.

​"Yok Mertçiğim, sağ ol. Bizde misafirler var biliyorsun, Selin teyzenler geldi. Hatta bu gece bizde kalacaklar. Çok durmayayım, annemler merak etmesin," dedim.

​Mert "Devran" adını duyunca hafifçe duraksadı. Yüzünden gölge gibi geçen o hafif burukluğu yakaladım. Bakışlarını yere indirip, "Anladım..." dedi alçak bir sesle. "Nasıl peki... Nasıl biriymiş Devran? Hatırladığın gibi mi?"

​Sokağın sessizliğinde Mert’in bu sorusu içimde garip bir yankı uyandırdı.

​"Çok farklı Mert," dedim samimiyetle. "İnanılmaz terbiyeli, çok güzel konuşan, duruşu o kadar asil bir insan ki... Yıllar önce bana verdiği kolyeyi bile saklamış, bugün geri getirdi. Ama ne bilsen, onun o güçlü duruşunu görünce insanın hayata bakışı değişiyor."

​Mert başını salladı. Yüzünde zoraki ama içten bir tebessüm belirdi. "Senin adına sevindim Elif. O çocuk çok zorluk çekti, iyi biri olmasına sevindim. Senin gibi güzel bir insanla karşılaşması da onun şansı..."

​Mert’in bu olgunluğu, kıskançlığını bastırıp benim mutluluğumu öne koyması yüreğimi burktu. Stepne gibi kenarda duran biri değil, dimdik ayakta duran, kocaman yürekli bir adamdı Mert.

​"Sen de çok özel bir insansın Mert," dedim ansızın, gözlerinin içine bakarak. "Babaannene olan sevgin, mertliğin, komşuluğun... Bunları sakın unutma tamam mı?"

​Mert şaşkınlıkla gözlerime baktı, şakakları hafifçe kızardı. "Sağ ol Elif..." dedi fısıltı gibi.

​"Hadi ben kaçtım, Hatice teyzeye çok selam söyle. Yarın yine uğrarım," diyerek merdivenlerden indim.

​Mert ben bahçe kapısından çıkana kadar kapıda durup arkamdan baktı. Eve doğru yürürken, sonbahar gecesinin serinliğinde içim hem sıcacık hem de derin düşüncelerle doluydu. Evin kapısını açıp içeri girdiğimde, salondan Devran’ın o huzur veren sesi ve babamın neşeli kahkahaları geliyordu.

​İçeri adım attığımda Devran gözlerini kapıya çevirdi ve bana o her zamanki büyüleyici tebessümüyle baktı:

​"Hoş geldin Elif..."

​"Hoş bulduk," dedim gülümsayerek. Ve o gece, aynı çatının altında, geçmişin hatıraları ve geleceğin belirsizliği arasında hayatımın en unutulmaz akşamlarından birini yaşamaya devam ettik.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.