Süpermarketin serin havası yüzümüze vururken otomatik kapı arkamızdan kapandı. Parlak ışıkların altında uzanan raf aralarında ilerlerken telefonumu çıkarıp annemin WhatsApp’tan attığı adeta destansı alışveriş listesini açtım.
"Eveet, Zeynep Sultan'ın görev listesi açıldı," dedim ekrana bakarak. "Un, kabartma tozu, nişasta, ceviz... Listeye bakılırsa akşama tam teşekküllü bir tatlı masası geliyor."
Mert eline bir alışveriş arabası çekip hemen yanımda yürümeye başladı. "Baksana Elif," dedi raflardaki un paketlerini incelerken. "Sen Selin teyzeyi tanımıyorum dedin ama... Benim kafama bir şey takıldı. Selin teyze dedikleri, şu Devran’ın annesi Selin teyze olmasın?"
Duraksadım. Elimi uzattığım nişasta paketinin üzerinde parmaklarım asılı kaldı.
"Devran mı?" dedim, zihnimin tozlu raflarını kurcalayarak.
İsim bir anda göğsümün ortasında eski, belirsiz bir hatırayı kıpırdattı. Devran... Biz çocukken mahallede birkaç sokak ötemizde otururlardı. Ama ben henüz beş-altı yaşlarındayken başka bir şehre taşınmışlardı. Hatıralarımın arasında silik bir çocuk yüzü belirdi: Parmakları kazağının kollarını örten, sessiz, derin bakan bir çocuk. Bir kazadan sonra yürüme yetisini kaybettiğini, hayatını tekerlekli sandalyede sürdürdüğünü annemlerin fısıltılı konuşmalarından hayal meal hatırlıyordum.
"Aynen, o Devran," dedi Mert, fırın malzemelerinin olduğu raftan iki paket ceviz içini arabaya atarken. "Hatta annem geçen gün Zeynep teyzeyle konuşurken duymuştu. Selin teyze annenin en yakın çocukluk arkadaşıymış. Uzun yıllardır görüşemiyorlardı, şehir dışından dönmüşler."
"İnanmıyorum..." dedim fısıltı gibi bir sesle. Zihnim, bir sürü eski anı su yüzüne çıkıyordu. "Devran geliyor demek..."
Mert bana doğru döndü, yüzündeki meraklı ifade yerini hafif bir durgunluğa bıraktı. "Çok mu yakın arkadaşındı?"
"Çocukluk işte..." dedim gülümseyerek ama gözlerim uzaklara daldı. "Çok net hatırlamıyorum aslında. Ama sanki... Beş yaşımdayken bana bir şey vermişti. Küçük, pembe boncuklu bir kolye! Evet, hiç unutmuyorum, 'Bu senin, hiç çıkarma' deyip avucuma sıkıştırmıştı. Taşınacakları gün hüngür hüngür ağlamıştım arkasından. Zaman ne çabuk geçiyor... Şimdi kaç yaşında, ne yapıyor hiç bilmiyorum."
Mert arabanın sapını hafifçe sıktı. Yüzündeki o çekingen, platonik burukluk bir anlığına belirip kayboldu. Bakışlarını benden kaçırıp alışveriş listesine odaklanmaya çalıştı.
"Sakat kalmasına çok üzülmüştüm o zamanlar," dedi Mert, sesi biraz alçalmıştı. "Ama duymuştum, harika bir çocuk olmuş. Resim mi yapıyordu, müzikle mi ilgileniyordu öyle bir şey. İrade sahibi biri yani."
"Keşke onu daha net hatırlayabilseydim," dedim sebzelerin olduğu reyon doğru adımlarken. "Yıllar sonra karşıma nasıl çıkacak, beni hatırlayacak mı acaba?"
Mert yanımda yürürken poşetleri düzenlemeye başladı. "Hatırlamaz olur mu hiç? Beş yaşında sana kolye alan bir çocuk, o kolyeyi verdiğini kolay kolay unutmaz herhalde..."
O an Mert’in sesindeki gizli sitemi ve içten içe duyduğu o tatlı kıskançlığı sezip gülümsedim. Birlikte domatesleri ve yeşillikleri seçerken kafamın içi tamamen akşama kilitlenmişti. Annesinin en yakın arkadaşı, yıllar sonra dönen bir çocukluk arkadaşı, unutulmuş bir pembe boncuklu kolye ve tekerlekli sandalyesinde geçmişin izlerini taşıyan Devran...
Listeyi tamamlayıp kasaya doğru adımlarken, içimdeki o sabahki ağır ve durgun havanın yerini, garip bir merak ve heyecana bıraktığını hissettim.
Kasadan aldığımız ağır poşetleri koluma takıp marketin kapısından tam çıkmıştık ki, sokağın köşesinden gelen o cırtlak sesle adımlarımız ansızın kilitlendi.
Mahallenin baş belası, her kapı arkasını dinleyen, her pencere kenarında nöbet tutan "Deli Mürvet" lakaplı Mürvet teyze, yol kenarındaki tahta bankta oturmuş, yanındaki iki kadına yüksek sesle bir şeyler anlatıyordu. Bizi gördüğü an sesini daha da yükseltti. Hani güya fısıldar gibi yapıp bütün mahalleye duyuran o iğrenç üslubuyla çenesini açtı:
"Ayy, bakın bakın! Şunlara bakın hele! Milletin kızı da maşallah sokaklarda erkeklerle poşet taşıtıyor! Ne edeceğini şaşırdı bunlar valla! Edep kalmadı, haya kalmadı mahallede! Anası evde güya temizlik yapıyor, kızı da elin oğluyla sokak aralarında kırıştırıyor! Yarın bir gün milletin ağzına sakız olunca 'Vay efendim benim kızıma ne oldu' demesini bilirler! Ağıza alınmayacak şeyler bunlar, rezillik diz boyu!"
Mürvet teyzenin sözleri bir ok gibi havayı delip geçti. Yanındaki kadınlar rahatsızca kıpırdanıp başlarını öne eğerken, Mert’in elindeki poşetlerin kulplarını tutan parmakları bembeyaz kesildi. Yüzü anında alabora olmuş, öfkeden ve utançtan şakakları kızarmıştı. Mert, haksızlığa ve hele ki benim hakkımda böyle konuşulmasına katlanabilecek biri değildi.
"Mürvet teyze! Ne diyorsun sen!" diye bağırdı Mert, adımlarını hışımla o tarafa doğru atarak. "Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin? Terbiyesizlik etme!"
Mürvet teyze lafının altında kalır mıydı? Hemen oturduğu yerden doğrulup elini beline koydu. "Ne var be! Yalan mı söylüyorum? Elin adamıyla kapı kapı gezmeyi biliyorsunuz da lafını duyunca mı zorunuza gidiyor? Milletin namusu sizin oyuncağınız mı oldu?"
Işte o an damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim. Başta o ağır ve mahcup his beni felç etse de, Mert’in benim yüzümden bu mahalle dedikodusunun içine çekilmesi ve Zeynep Sultan'ın adının böyle çirkin bir ağza meze yapılması içimdeki şartelleri attırdı.
Öne doğru bir adım atıp Mert’in kolunu tuttum. Onu geride tutup Mürvet teyzenin tam karşısına dikildim. Seste en ufak bir titreme bile yoktu artık; buz gibi bir öfke kaplamıştı içimi.
"Mürvet teyze," dedim, sesim sokağın her köşesinden duyulacak kadar net ve gür çıkarak. "Milletin namusuna laf atmadan önce git o zehir saçan ağzını çalkala! Mahallede sabahtan akşama kadar milletin kapısını gözetleyip iftira atmaktan başka ne işin var senin? Mert bana yardım ediyor, komşuluk yapıyor! Senin o fesat kafan iyilikten, insanlıktan anlamadığı için her şeyi kendi çirkinliğin gibi görüyorsun!"
Mürvet teyze beklemediği bu sert çıkış karşısında bir an afalladı, gözleri fal taşı gibi açıldı. "Sen... Sen bana nasıl böyle konuşursun kız!" diye kekeledi.
"Gerekirse daha fazlasını da konuşurum!" dedim gıcırdayan dişlerimin arasından. "Bir daha annemin adını da benim adımı da o çirkin ağzına alırsan, billahi soluğu karakolda alırsın! Şimdi geç otur yerine, başkalarının hayatıyla beslenmeyi de bırak!"
Etraftaki komşular pencerelere çıkmaya başlamış, Mürvet teyze ise etrafına toplanan kalabalığın bakışları altında morarmış bir yüzle yerine sinmek zorunda kalmıştı. Yanındaki kadınlar bile "Yeter Mürvet, ayıp ettin kızlara" diye fısıldaşmaya başlamışlardı.
Mert’e döndüm. Hâlâ şaşkınlıkla ve derin bir hayranlıkla bana bakıyordu.
"Yürü Mert," dedim, poşeti daha sıkı tutarak. "Böyle insanların ne nefesine ne de lafına zaman harcamaya değer."
Birlikte arkamızı dönüp hızlı adımlarla mahallenin yukarı yoluna doğru adımladık. Mert yanımda yürürken derin bir nefes aldı. "Elif... Ben özür dilerim. Benim yüzümden..."
"Saçmalama Mert," dedim gülümsayerek ama kalbim hâlâ güm güm atıyordu. "Sen hiçbir şey yapmadın. O kadının hamurunda var kötülük. Ama görsün bakayım bir daha öyle rahatça konuşabiliyor mu..."
Mert yüzümdeki kararlılığı görünce gülümsedi. "Valla ne yalan söyleyeyim, Zeynep teyzeden bile daha sert çıktın bir an. Helal olsun."
Sokağın sonuna geldiğimizde, evimizin kapısı görünmüştü. Yaşanan bu tatsız olaya rağmen içimde garip bir rahatlama vardı. Yıllardır içimde biriken o suskun Elif, bugün ilk defa sesini çıkarmıştı. Ve akşam gelecek olan Devran’ı düşündükçe, günün geri kalanının nasıl şekilleneceğini daha da merak ediyordum.
Bizim bahçe kapısına vardığımızda Mert elindeki poşetleri kapının önüne dikkatle bıraktı. Tam "Sağ ol Mert, ben gerisini hâlledeyim" diyecektim ki, gözü bahçe duvarının arkasından sarkan ayva ağacımıza kaydı.
Bir an duraksayıp çekingen bir sesle, "Elif..." dedi, parmaklarıyla kazağının ucunu çekiştirerek. "Aklıma gelmişken... Hani geçen gün sana sormuştum ya, ayva yaprağı öksürüğe, boğaza çok iyi geliyormuş diye. Babaannemin kaç gündür göğsü hırıldıyor, öksürükten uyuyamıyor."
İçim cız etti. Mert’in durumunu mahallede herkes bilirdi; anne ve babasını küçük yaşta feci bir trafik kazasında kaybetmişti. O günden beri ona gözü gibi bakan, büyüten tek varlığı babaannesi Hatice teyzeydi. Şimdi ikisi o küçük müstakil evde birbirlerine tutunarak yaşıyorlardı. Mert’in babaannesine olan düşkünlüğü, onun üstüne nasıl titrediği her halinden belli oluyordu.
"Aaa, doğru ya!" dedim hemen heyecanla. "Mert niye daha önce söylemedim ki? Bak ağaçta ne kadar taze yaprak var. Dur, ben önce şu poşetleri içeri vereyim, Zeynep Sultan’ın gazabını dindireyim, hemen geliyorum."
Poşetleri kaptığım gibi kapıyı aralayıp içeri süzüldüm. Annem koridorda elinde bezle hâlâ hel telef oluyordu. "Geldim Sultanım, listeyi eksiksiz kapıp geldim!" diyerek poşetleri mutfak tezgahına bıraktım.
Annem poşetleri görünce derin bir "Oh!" çekti. "Aferin kızıma! Çabuk ol, hemen mutfağa geçiyoruz, yapacak çok iş var!"
"Anneciğim, beş dakika izin ver, Mert dışarıda. Babaannesi hastaymış da, bizim ağaçtan birkaç ayva yaprağı toplayacağız ona. Kaynatıp içirecekmiş," dedim.
Annemin yüzündeki o hırçın telaş bir anda silindi, yerini merhametli bir ifade aldı. "Vah garibim Hatice abla... Tamam kızım, koş topla hemen. Hatta de ki Zeynep teyzen akşam sana sıcacık bir çorba da gönderecek de. Garibim Mert de tek başına yetebildiğince yetiyor işte..."
Annemin yanından çıkıp bahçeye koştum. Mert bahçe duvarının dibinde, elleri ceplerinde, hafifçe boynu bükük beni bekliyordu. Yanına gidip ağacın alt dallarına doğru uzandım.
"Hadi bakalım, en taze, gür yapraklardan toplayalım Hatice teyzeye," dedim tebessüm ederek.
Mert’in gözleri parıldadı. Üst dallardaki yapraklara ulaşmak için boy avantajını kullanıp uzandı. Birlikte yaprakları tek tek seçip toplamaya başladık.
"Nasıl oldu babaannen, çok mu kötü?" diye sordum, eline taze bir yaprak demeti uzatırken.
"Geceleri soğuk alıyor galiba, ne yapsam tam ısıtamıyorum evi," dedi Mert, sesi hafifçe buğulanarak. "Doktora götürdüm, ilaçlarını aksatmadan veriyorum ama iştahı da kesildi. İnsan yalnız kalınca... Yani evde bir tek o olunca, ona bir şey olacak diye ödüm kopuyor Elif. Bu dünyada tutunacak başka kimsem kalmadı çünkü."
Duyduklarım boğazımda yumru gibi düğümlendi. Mert’in bu olgun ama bir o kadar da kimsesiz hali yüreğimi burktu. Kendi içimde yaşadığım o küçük, saçma bunalımları düşündüm bir an; aynadaki aksime küsüşümü, hayatı beceremeyişimden dert yanışımı... Oysa yanı başımda, hayatın en ağır yükünü sessizce sırtlanmış bir genç adam duruyordu.
"Öyle söyleme Mert," dedim, elimi samimiyetle koluna koyarak. "Hatice teyze çok güçlü kadındır, seni öyle kolay kolay yalnız bırakmaz. Hem bak, sen ona böyle güzel bakarken o çabucak toparlar. Annem de dedi zaten, akşam ona sıcacık bir çorba yollayacak."
Mert gözlerimin içine baktı. Elimi koyduğum kolunda hafif bir titreme hissettim. Yüzüne o her zamanki mahcup ama çok derin tebessümü yerleşti.
"Sağ ol Elif..." dedi fısıltı gibi bir sesle. "Zeynep teyzenin de senin de hakkınız ödenmez. Sen böyle konuşunca... İçimdeki o ağırlık hafifliyor sanki."
"Lafı bile olmaz," dedim gülümsayerek. Topladığımız yaprakları küçük bir poşete doldurup eline tutuşturdum. "Bunları güzelce yıka, kaynar suya atıp beş dakika demlendir. İçine bir kaşık da bal atarsan boğazını yumuşacık yapar."
Poşeti alırken parmaklarımız birbirine değdi. Mert gözlerini benden kaçırmadan, "Sözünü dinleyeceğim," dedi. Sonra biraz duraksadı, sanki cesaretini toplamaya çalışıyordu. "Şey... Akşam gelecek misafiriniz... Devran yani. Yıllar sonra onu görmek sana iyi gelir umarım."
Gülümsedim. "Umarım... Bakalım, geçmişten gelen o küçük çocuk şimdi nasıl biri olmuş ben de merak ediyorum. Ama senin de haberlerini alacağım, babaannen iyileşmezse haber ver, birlikte bakarız."
"Tamam," dedi başını sallayarak. "Görüşürüz Elif."
Mert poşeti göğsüne bastırarak sokakta yürümeye başladığında, arkasından bir süre baktım. Sonbahar rüzgârı ayva ağacımızın yapraklarını hafifçe savururken, içimde akşamki kavuşmaya dair merak kadar, Mert’in o sessiz ve sadık varlığına karşı derin bir sıcaklık yeşermişti.