Kuzey, elinde bir su şişesiyle kantine girdi.
İstemeden birkaç saniye ona baktım.
Sabahki gibi yine tek başınaydı. Etrafındaki kalabalığa rağmen kimseyle konuşmuyor, kimseye bakmıyordu. Sanki kantindeki onlarca kişi yokmuş da sadece alması gereken şeyi alıp çıkacakmış gibi yürüyordu.
"Demin sana ne dedim?" diye fısıldadı Ece.
"Hangi dediğin?"
"Bakma."
"Bakmıyorum."
"Şu an bakıyorsun."
Hemen gözlerimi başka tarafa çevirdim.
"Tamam."
Ece hafifçe gülümsedi.
"İnsan merak ediyor işte."
"Merak etmiyorum."
"Burcu."
"Ne?"
"Bir şeyi kabul etmek bu kadar zor olmamalı."
"Merak etmekle alakası yok."
"Ee?"
"Sadece..."
Cümlemin devamını getiremedim.
Çünkü gerçekten neden baktığımı ben de bilmiyordum.
Belki de sabah yaşanan olay yüzündendi.
Belki de Ece'nin durmadan ondan bahsetmesi.
Ya da sadece aynı ortamda olduğumuz için gözüm ona kaymıştı.
"Bak işte." dedi Ece.
"Ne bak işte?"
"Düşünüyorsun."
"Düşünmüyorum."
"Düşünüyorsun."
"Çok sinir bozucusun."
"Bunu daha önce de söyledin."
"Fikrim değişmedi."
Sıra biraz daha ilerledi.
Önümüzde yalnızca birkaç kişi kalmıştı.
Tam sipariş vereceğimiz sırada kantinci abi yüksek sesle,
"Poğaça bitti çocuklar!" diye seslendi.
Arkamızdaki birkaç kişi aynı anda söylenmeye başladı.
"Ya tam alacaktım."
"Her gün aynı şey."
"Keşke biraz fazla yapsalar."
Ece bana döndü.
"E şimdi ne alacağız?"
"Ben sadece meyve suyu alacağım."
"Bu kadar mı?"
"Eve gidince yerim."
"Bence sonra acıkıp pişman olacaksın."
"Olursa olur."
"İnatçısın."
"Sen de çok konuşuyorsun."
"Onu iltifat kabul ediyorum."
"Etme."
"Geç kaldın."
İkimiz de güldük.
Siparişimizi verip kenara çekildik.
Kantin her zamanki gibi gürültülüydü. Bir masadan kahkaha sesleri geliyor, başka bir masada birkaç kişi telefon ekranına bakıp hararetli hararetli bir şey tartışıyordu.
Pencerenin kenarında boş kalan iki sandalyeyi görünce oraya geçtik.
Ben meyve suyumun kapağını açarken Ece yine konuşmaya başladı.
"Bu arada..."
"Hı?"
"Kuzey'in nakil geldiğini söylemiştim ya."
"Evet."
"Bizim sınıfa değil aslında."
Kaşlarımı çattım.
"Nasıl yani?"
"Okula nakil geldi. Sonra bizim sınıfa verdiler."
"Anladım."
"O yüzden çoğu kişi onu tanımıyor."
"Mantıklı."
"Ben de zaten sadece adını biliyorum."
"Az önce biliyormuş gibi konuşuyordun."
"Biraz hava attım."
İstemsizce güldüm.
"Neyse ki itiraf ettin."
"O kadarını da yaparım."
Tam o sırada kantinin kapısı yeniden açıldı.
İçeri giren birkaç öğrenci yüzünden herkes kısa süreliğine kapıya baktı.
Ben de baktım.
Kuzey kasadan aldığı suyu çantasına koyuyordu.
Başını kaldırdığı anda göz göze geldik.
Sadece bir anlığına.
İkimiz de neredeyse aynı anda bakışlarımızı kaçırdık.
"Yakaladım."
Ece'nin sesiyle irkildim.
"Neyi?"
"Az önce baktın."
"İstemeden oldu."
"Tabii."
"Gerçekten."
"Ben de sana inandım."
Gözlerimi devirdim.
"Bunun nesini bu kadar büyütüyorsun?"
"Büyütmüyorum."
"E?"
"Sadece komiğime gidiyor."
"Nesi komik?"
"Sabah 'bir daha karşılaşmayız umarım' diyordun."
"Evet."
"Aradan kaç saat geçti?"
"Bilmiyorum."
"Ve bugün üçüncü kez aynı ortamdasınız."
Elimdeki meyve suyuna baktım.
"Şansıma küssem yeridir."
Ece gülmeye başladı.
"Bence kader seninle biraz eğleniyor."
"Kaderin başka işi yok mu?"
"Demek ki yok."
Tam o sırada zil sesi bütün okulda yankılandı.
Koridordan yükselen uğultu yeniden arttı.
"Hadi." dedi Ece ayağa kalkarken.
"Geç kalırsak öğretmen yine kapıda bekletir."
Boş kutuyu çöp kutusuna attım.
Son bir kez kantine göz gezdirdim.
Kuzey çoktan çıkmıştı.
İçimden garip bir rahatlama geçti.
Belki de günün geri kalanı sessiz geçerdi.
En azından ben öyle umuyordum.
