KAN VE ŞİFA
14. Bölüm: Bedel ve Büyük Müjde
Londra’dan gelen o uğursuz mektup, Baran’ın zihninde bir uyarı fişeği gibi yanıyordu. Azade Hanım’ın "bedel" vurgusu, bu topraklarda asla hafife alınmayacak bir tehditti. Baran, Dilan’ın o koltukta vakurla oturmasını izlerken, karısının üzerine gelecek her türlü karanlığa göğüs germeye ant içmişti.
BARAN’IN SESSİZ YEMİNİ
Gece yarısı, konak derin bir uykuya daldığında Baran çalışma odasında Cihan ile karşı karşıyaydı. Elindeki mektubu masanın üzerine bıraktı.
"Cihan," dedi Baran, sesi bir uçurumun dibinden geliyormuş kadar ağırdı. "Hasmımız kim olursa olsun; ister töre, ister düşman aşiretler, ister kendi kanım... Dilan’ın ödeyeceği her bedel benim boynumadır. Onun kılına zarar gelirse Mardin’i yakarım."
Cihan başını eğdi. "Ağam, biliyorsun; Azade Hanım kolay kolay pes etmez. Londra’da boş durmuyor, eski bağlantıları kurcalıyor."
Baran yumruğunu masaya vurdu. "Varsın kurcalasın! Ben Dilan için her türlü bedeli ödemeye hazırım. Canımsa canım, ağalıksa ağalık!"
DİLAN’IN SAKLADIĞI SIR
Aynı dakikalarda Dilan, yatak odasında aynanın karşısında durmuş, elini henüz belli olmayan karnının üzerinde gezdiriyordu. Bir haftadır içindeki o tarif edilemez değişikliğin sebebini biliyordu artık: Hamileydi.
Bu bebek, Karabey ve Demir ailelerinin kan davasını kökten bitirecek, barışı sonsuza dek mühürleyecek bir mucizeydi. Ancak Dilan korkuyordu. Azade Hanım’ın tehditleri ve etraflarındaki düşmanlar varken, bu masum canı nasıl koruyacağını düşünüyordu. "Senin bedelini kimseye ödetmeyeceğim küçük mucizem," diye fısıldadı aynadaki yansımasına.
BEKLENMEDİK BİR ZİYARET
Ertesi sabah, Dilan sırrını Baran’a en özel şekilde söylemek için hazırlanırken, konağın kapısına beklenmedik bir misafir dayandı. Bu, Baran’ın yıllardır görmediği, hırslı ve tehlikeli kuzeni Serdar’dı. Serdar, Azade Hanım’ın gizli talimatıyla Londra’dan dönmüştü.
"Baran Ağa," dedi Serdar, avlunun ortasında küstah bir tavırla. "Duyduk ki konağın anahtarlarını bir hemşireye teslim etmişsin. Töre bu kadar ucuzladı mı?"
Baran, Serdar’ın üzerine bir aslan gibi yürüdü. "O hemşire bu konağın Hanım Ağasıdır Serdar! Ağzından çıkan her kelimeye dikkat et, yoksa o dili kökünden sökerim."
BEDELİN İLK ADIMI
Serdar alaycı bir şekilde gülümsedi. "Ben sadece hatırlatmaya geldim. Madem bu kadar koruyorsun onu, o zaman babasının borcu olan 'kan bedeli' için senin topraklarından vazgeçmen gerekecek. Ya topraklarını Hamit Ağa’ya verirsin ya da bu kadın konaktan gider."
Dilan, balkonun parmaklıklarına tutunmuş, bu pazarlığı izliyordu. Baran hiç düşünmeden haykırdı:
"Toprak dediğin nedir? Mardin’in tüm ovaları Dilan’ın tek bir gülüşüne feda olsun! Bedel mi istiyorsunuz? Alın toprakları, alın malları! Ama Dilan’ın adını bir daha o kirli ağızlarınıza almayın!"
MÜJDENİN ZAMANI
Serdar ve beraberindekiler, Baran’ın bu büyük fedakarlığı karşısında şaşkınlıkla çekip giderken, Dilan hızla aşağı indi. Baran, öfke ve gururla solurken Dilan gelip onun kollarının arasına sığındı.
"Her şeyi verdin Baran... Benim için her şeyinden vazgeçtin," dedi Dilan ağlayarak.
Baran, onun yüzünü ellerinin arasına aldı. "Sen benim her şeyimsin Dilan. Toprak geri gelir, ama sen gelmezsin."
Dilan, Baran’ın elini tutup yavaşça karnının üzerine koydu. Gözlerinin içine bakarak, "O zaman sana bir şey söylemem lazım," dedi. "Sen sadece beni değil, bir canı daha koruyorsun Baran. Biz... Biz üç kişi oluyoruz."
Baran, elinin altındaki o sıcaklığı hissettiğinde dünyası dönmeye başladı. Gözleri doldu, dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. Az önce topraklarından vazgeçen o sert adam, şimdi bir çocuk gibi ağlayarak karısına sarıldı.
"Bebek mi?" diye fısıldadı Baran. "Dilan... Bu gerçek mi?"
Dilan başını salladı. O an, dışarıdaki tüm düşmanlar, ödenen tüm bedeller anlamını yitirdi. Karabey Konağı’nda ilk kez, nefretin değil, saf bir yaşamın müjdesi yankılanıyordu.
14. Bölümün Sonu.