İçeriğe geç

SENDEN ÖNCE

Bölüm 1 · 7 dk okuma

SENDEN ÖNCE

Bölüm 1

UZAKLARDA

Ben Amira. 24 yaşındayım ve Lübnan'ın başkenti Beyrut'ta büyüdüm. Çocukluğumdan beri hayatım hiçbir zaman çok kolay olmadı ama kendimi hiçbir zaman tamamen şanssız biri olarak görmedim. Çünkü her şeye rağmen yanımda olan bir ailem vardı. Beyrut'un kalabalığının içinde büyüdüm; sabahları sokakların sesiyle uyanır, okuldan eve dönerken aynı yollardan geçerdim. Hayatımın büyük bir kısmı aynı evin, aynı insanların ve aynı sokakların arasında geçti. Uzun süre başka bir yerde yaşamayı hiç düşünmedim.

Okumak benim için her zaman önemliydi. Şartlarımızın zor olduğu zamanlarda bile derslerimi bırakmadım. Geceleri herkes uyuduktan sonra masanın başında oturup çalıştığım çok oldu. Bazen gözlerim kapanırdı ama kitabı kapatmazdım. Çünkü içimde, bir gün bütün bunların değişeceğine dair küçük de olsa bir inanç vardı. Babam da bu konuda beni her zaman destekledi. Kendisi de kolay şartlarda büyümemişti. Çalışmanın, para kazanmanın ve bir hayat kurmanın ne kadar zor olduğunu biliyordu. Bu yüzden ne zaman yorulduğumu görse bana uzun uzun nasihat vermek yerine, sessizce yanımda olurdu. Bir gece yine herkes uyuduktan sonra masamın başında ders çalışıyordum. Gözlerim yanıyordu ama bitirmem gereken birkaç sayfa daha vardı. Kapının önünde babamı gördüm.

“Hâlâ çalışıyor musun?”

“Biraz daha çalışacağım.”

“Geç oldu.”

“Biliyorum.”

Başını sallayıp odadan çıktı. Birkaç dakika sonra elinde bir bardak suyla geri geldi. Bardağı masama bırakıp hiçbir şey söylemeden yeniden çıktı. Ben de suya bakıp hafifçe gülümsedim. Bazen onun desteğini böyle küçük şeylerde hissederdim.

Sonunda okulumu bitirdim. Mezun olduğum gün ailemin yüzündeki gururu gördüğümde, yıllardır verdiğim bütün uğraşların değdiğini hissettim. Annem benden daha heyecanlıydı. Küçük kız kardeşim elimdeki diplomaya bakıp duruyor, ne kadar önemli olduğunu anlamaya çalışıyordu. Babam ise biraz geride durmuştu. Fazla konuşmadı. Sadece bana baktı ve gülümsedi. O gülümsemenin ne anlama geldiğini biliyordum.

Ama mezuniyetten sonra önümde başka bir soru vardı: Şimdi ne yapacaktım?

Bir süre Lübnan'da iş aradım. Sabahları evden çıkıp farklı yerlere gidiyor, elimde dosyamla kapı kapı dolaşıyordum. Bazen bir iş görüşmesi için başka bir semte gidiyor, bazen sadece bir ilanda gördüğüm adresi bulmaya çalışıyordum. Her görüşmeden sonra aynı cümleyi duymaya alışmıştım.

“Size dönüş yapacağız.”

İlk başlarda gerçekten arayacaklarını düşünüyordum. Telefonum çaldığında hemen ekrana bakıyor, tanımadığım bir numara gördüğümde içimde küçük bir heyecan hissediyordum. Ama çoğu zaman beklediğim telefon gelmiyordu. Günler geçtikçe bunun kolay olmayacağını anlamaya başladım.

Bir akşam eve döndüğümde babam salonda oturuyordu.

“Nasıl geçti?”

“Olmadı.”

Bir süre bana baktı.

“Yarın başka bir yere bakarız.”

“Sen gelmek zorunda değilsin.”

“Gelmek istiyorum.”

Ertesi gün benimle geldi. Bazı yerlere beraber gittik. Ben görüşmeye girerken o dışarıda bekledi. Çıktığımda yüzüme bakıp her zamanki sorusunu sordu.

“Nasıl geçti?”

“Bilmiyorum.”

“İyi geçmiştir.”

Bazen onun benden daha fazla inandığını düşünürdüm.

Ailemizin durumu kötü değildi. Her şeyi istediğimiz anda alabilecek kadar rahat değildik ama açlıkla, yoklukla mücadele eden bir aile de değildik. Annem evimizi elinden geldiğince güzel tutar, babam çalışır, biz de elimizdekilerin kıymetini bilerek yaşardık. Benim istediğim şey sadece kendi hayatımı kurabilmekti. Bir meslek sahibi olmak, kendi paramı kazanmak ve aileme destek olabilmek.

Sonra bir gün bir arkadaşım bana İngiltere'deki bir iş ilanını gönderdi.

İlk gördüğümde üzerinde fazla durmadım. Başka bir ülke, başka insanlar, bilmediğim bir hayat... Bunların hepsi biraz korkutucuydu. Ama ilanı kapattıktan sonra tekrar açtım. Sonra bir kez daha baktım. İş, eğitimimle ilgiliydi ve gerçekten değerlendirmeye değer görünüyordu. Arkadaşımın yardımıyla başvurumu yaptım.

Birkaç hafta sonra kabul edildiğimi öğrendim.

Telefonun ekranına uzun süre baktım.

Sevinmiştim.

Ama korkuyordum da.

Çünkü ilk kez ailemden bu kadar uzağa gidecektim.

Akşam aileme söylediğimde annem bir süre sessiz kaldı. Babam ise önce işin şartlarını sordu. Nerede kalacağımı, nasıl gideceğimi, masrafların nasıl olacağını tek tek düşündü. Sonra bana baktı.

“Gitmelisin.”

“Gerçekten mi?”

“Sen bunun için uğraştın.”

Annem gözlerini kaçırdı ama bana engel olmadı. Aksine, hazırlıklar boyunca en büyük yardımcım yine o oldu. Valizimi birkaç kez açıp kapattı. Eksik bir şey kalmasın diye kıyafetlerimi tekrar tekrar kontrol etti. Babam da yolculuk için gereken masrafları düşünüyordu. İkisi de korkuyordu ama bunu bana engel olmak için kullanmadılar.

Yolculuk günü geldiğinde evde vedalaşmadık. Hepimiz birlikte havaalanına gittik. Çünkü asıl vedanın orada olacağını biliyorduk.

Arabada camdan dışarı bakarken Beyrut'un sokaklarını izledim. Aynı yollar, aynı dükkânlar, aynı binalar... Daha önce yüzlerce kez gördüğüm şeylere o gün farklı bakıyordum. İçimde garip bir his vardı. Sanki hayatımın bir kısmını geride bırakacağımı o an gerçekten anlamaya başlamıştım.

Havaalanına geldiğimizde annem valizimi tekrar kontrol etti.

“Pasaportun?”

“Yanımda.”

“Telefonun?”

“Yanımda.”

“Şarj aletin?”

Gülümsedim.

“Anne, hepsi tamam.”

Ama yine de çantama bakmaya devam etti.

Babam biraz geride duruyordu. Ona baktığımda gözlerindeki gururu hemen fark ettim. Ama o gururun yanında başka bir şey daha vardı. Gitmemi istemeyen, kızının uzaklara gidecek olmasından korkan bir baba vardı karşımda.

Yanına gittim.

“Baba...”

Bana sarıldı.

“Seninle gurur duyuyorum.”

Gözlerimi kapattım.

“Teşekkür ederim.”

Bir süre öyle kaldık.

Sonra geri çekilip yüzüme baktı.

“Başaracaksın.”

Gülümsedim.

“Umarım.”

Başını iki yana salladı.

“Umarım değil. Başaracaksın.”

Bu kez ben de gülümsedim.

Annem bana sarıldığında ise onu bırakmak istemedim. Kollarını sıkıca bana doladı.

“Bizi unutma.”

“Unutmam.”

“Bizi ara.”

“Ararım.”

Gözleri dolmuştu.

Sonra küçük kız kardeşimin yanına çömeldim. Bana gözlerinin içine bakarak baktı. Ne kadar uzağa gideceğimi, bunun ne anlama geldiğini tam olarak bilmiyordu.

“Ne oldu?”

“Ne zaman geleceksin?”

Bir an sustum.

“Seni her zaman soracağım. Hem annemi, babamı da... Hiçbirinizi unutmayacağım.”

Gülümsedi.

“Söz mü?”

Elini tuttum.

“Söz.”

Ayağa kalkıp birkaç adım attım. Sonra tekrar arkama döndüm. Annem hâlâ bana bakıyordu. Babam ellerini cebine koymuştu. Kız kardeşim ise el sallıyordu. Ben de ona el salladım.

Sonra yürümeye devam ettim.

Uçağın camından dışarı baktığımda Beyrut yavaş yavaş küçülüyordu. İçimde hem heyecan hem de tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı. İngiltere'de beni neyin beklediğini bilmiyordum. Yeni bir işim olacaktı, yeni insanlarla tanışacaktım ve belki de hayatımın geri kalanını değiştirecek bir başlangıç yapacaktım. O zamanlar bütün bunların yalnızca yeni bir işten ibaret olduğunu sanıyordum.

Meğer bazı hikâyeler, insan daha ilk adımını atmadan başlamış oluyormuş.

İngiltere'ye vardığımda ilk fark ettiğim şey havanın soğukluğu oldu. Beyrut'un alıştığım sıcaklığından sonra buradaki hava yüzüme bambaşka gelmişti. Gökyüzü griydi ve ince bir yağmur yağıyordu. Montumun yakasını biraz daha kapatıp etrafıma baktım. İnsanlar hızlı adımlarla yanımdan geçiyor, çoğu kendi halinde yürüyordu. Birkaç kişiye gülümseyerek baktım. Hatta birine kısa bir “Merhaba” dedim. Karşılığında sadece kısa bir bakış aldım. Kimse kaba değildi. Sadece benim alıştığım kadar samimi değillerdi.

“Tamam Amira,” diye fısıldadım. “Bunu sen istedin. Korkmana gerek yok. Başarabilirsin.”

Çalışacağım binanın önüne geldiğimde telefonumdaki adresi bir kez daha kontrol ettim. Sonra derin bir nefes alıp içeri girdim.

Resepsiyondaki kadın başını kaldırıp bana baktı.

“Merhaba.”

“Merhaba. Ben Amira. Bugün başlayacaktım.”

Kadın bilgisayarına baktı. Birkaç saniye sonra başını kaldırdı.

“Evet, kaydınız burada. Bir dakika lütfen.”

“Tabii.”

Kadın birkaç şeyi kontrol ettikten sonra çalışacağım bölümün yerini tarif etti. Ben dinledikten sonra başımı salladım.

“Teşekkür ederim.”

Tam ayrılacakken aklıma lavaboya gitmem gerektiği geldi.

“Affedersiniz, lavabo nerede acaba?”

“Koridorun sonunda, sağ tarafta.”

“Teşekkür ederim.”

“Rica ederim.”

Koridorun sonuna doğru yürüdüm. Bina düşündüğümden daha büyük ve eskiydi. Duvarlardaki küçük tabelalara göz gezdirerek ilerledim. Sonunda lavaboyu bulup içeri girdim.

İçerisi sessizdi.

Aynanın karşısına geçip saçlarımı düzelttim. Yolculuktan sonra biraz yorgun görünüyordum. Üzerimdeki kıyafete baktım ve kendi kendime hafifçe gülümsedim.

“İyi gidiyorsun.”

Ellerimi yıkadım. Çantamı lavabonun kenarına bıraktığımı fark etmeden kapıya yöneldim ve dışarı çıktım.

Koridorda birkaç adım attıktan sonra resepsiyonun olduğu tarafa doğru yürümeye başladım. Yeni bir yerde olmanın verdiği heyecan hâlâ üzerimdeydi. Birkaç saniye sonra çantamı almak için omzuma uzandım.

Elim boş kaldı.

Bir an durdum.

Çantam yoktu.

Sonra aklıma geldi.

Lavaboda bırakmıştım.

“Harika... Daha ilk günden.”

Hemen geri döndüm.

Koridorun sonuna yaklaştıkça adımlarım hızlandı. Tam lavabonun olduğu bölüme geldiğimde gözüm yere takıldı.

Küçük, kırmızı bir leke vardı.

Bir an durdum.

Kan gibi görünüyordu.

Kaşlarımı çattım.

“Herhalde biri elini kesmiştir.”

Çantamı almak için bir adım daha attım.

Sonra bir tane daha gördüm.

Bu kez durdum.

Yerde birkaç küçük kırmızı iz vardı.

Hepsi aynı yöne doğru gidiyordu.

Tuvalet kabinlerinin olduğu tarafa...

İçimde az önceki rahatlıktan eser kalmamıştı. Bir süre sadece yerdeki izlere baktım. Sonra yavaşça onları takip etmeye başladım.

İzlerin sonuna doğru bir kapı gördüm.

Kapının üzerinde büyük harflerle tek bir yazı vardı:

GİRİLMEZ.

Bir süre o yazıya baktım.

Sonra yerdeki kan izlerine.

Kalbimin nasıl attığını o an fark ettim.

Çantamı almak için geldiğimi bile unutmuştum.

İçimden bir ses, “Git Amira,” dedi.

Ama başka bir ses çoktan merak etmeye başlamıştı.

Bölüm sonu

6 yorum