İçeriğe geç

SEN YOKKEN

Bölüm 8 · 7 dk okuma

SEN YOKKEN

Bölüm 8

-Kuryecilik-

Akın'la vedalaştıktan sonra hızlı adımlarla kafeden uzaklaştım. İçimde bir ağırlık vardı; bastırmaya çalıştığım, boğazımda yumru gibi duran o tanıdık sıkışma hissi. Kafamda bin bir düşünce dönüp duruyordu. Ne yaptığımı, neden yaptığımı, hissettiğim şeyin ne kadar gerçek olduğunu sorgularken kendimi kampüsün çıkışında buldum.

Tam o sırada karşıdan Rüya geliyor, bana doğru el sallıyordu.

"Selammm!" dedi neşeyle, yanımdaki enerjiyi bir anda kendi frekansına çekerek.

Ben zoraki bir tebessümle karşılık verdim.

"Eee, Akın nerdee?" dedi, kaşlarını hafifçe kaldırarak, yüzünde o meşhur muzır gülümsemesiyle.

Derin bir nefes aldım. Sesim yumuşak ama yorgun çıkıyordu.

"İşe gitmem gerekiyordu. O yüzden onu kafede bıraktım."

Cümleyi kurarken fark ettim; ses tonumun düşüklüğü dikkat çekici olmalıydı.

Rüya hemen yüz ifadesini değiştirdi, o yaramaz bakışlar yerini endişeye bıraktı.

"İyi misin sen?" dedi doğrudan.

"Az önce de şaka yaptım Akın'ın yanında ama... bir garip oldun sen. Biraz solgun görünüyorsun."

Bir an duraksadım.

Bir şeyleri anlatmak istemekle, hiçbir şey anlatmamak arasında ince bir çizgideydim.

"İstersen gitme işe," dedi tekrar. "Ne derlerse desinler. iyi değilsin, belli yani..."

Gözlerimi ondan kaçırdım ama sesimle toparlamaya çalıştım.

"İyiyim... sadece bugün biraz... geleceğimle ilgili kararlar aldım. Düşündüm diyelim. Bunları uzun uzun anlatırım sana. Daha sonra Evde konuşsak olur mu?"

Rüya'nın gözleri bir anlığın duraksadı ama sonra başını olumlu anlamda salladı.

"Olur tabii... nasıl istersen," dedi.

Biraz daha yanımda kalmak ister gibiydi ama benim alanıma da saygı gösterdi.

"Hadi ben kaçtım o zaman," dedim, çantamı omzuma daha sıkı yerleştirerek.

Kafamı ona eğip gülümsedim — sahte değildi, sadece biraz eksikti.

Arkamı dönüp yürümeye başladığımda, içim biraz hafiflemişti.

En azından bir kişi... beni gerçekten önemsiyordu.

Ama adımlarımı hızlandırırken fark ettim ki, ne kadar bastırsam da...

bugün bir şey değişmişti.

Bir karar alınmıştı içimde.

Ve artık geri dönüşü olmayan bir yola adım atmıştım.

Motorun üzerine otururken rüzgâr yüzümü tırmalıyordu. Hava ne soğuktu ne sıcak... ama içimdeki kararsızlıkla aynıydı sanki. Elimdeki kaskı yavaşça takarken telefonuma göz ucuyla baktım. Yeni sipariş düşmüştü, ama önce her zaman yaptığım gibi restoranın yolunu tutmalıydım.

Yakup Abi bekliyordur.

Restorana vardığımda, kapının önünde sigarasını içerken beni görünce başıyla selam verdi.

"Geldin mi Seren? İyi zamanlama, iki tane paket hazır. Biri hemen yakın, diğeri biraz uzak ama sen hızlısındır."

İçeri girip paketleri çantama yerleştirdim. Orada çalışanların yüzleri tanıdık, kokular aynı, sesler arka planda uğultu gibi. Burası bana huzur vermese de düzenliydi. Ve düzen, bu kaosun içinde elimde kalan tek şeydi belki de.

Paketleri alıp motorun üzerine yeniden atladım.

Telefonumdan konumlara göz gezdirdim. Siparişler biraz fazlaydı sülale doyucak herhalde diye içimden geçirmeden edemedim

Bu işi sevmesem de beni oyalıyor... Düşünmekten alıkoyuyor.

İlk siparişi teslim ettim.

İkinci adrese giderken kulağımda kaskın içinde yankılanan motor sesi bile düşüncelerimi bastırmaya yetmiyordu.

Akın'ın gözleri geldi aklıma. Bakışları...

onun bu işin içinde olmasını istemiyordum

Başımı iki yana sallayıp o düşünceyi attım kafamdan.

Şu an işteyim. Kafamı karıştırmasına izin veremem.

Elimdeki teslimat adresine vardığımda büyük lüks rezidansın önünde durdum.

Başımı eğip telefondaki isme ve sipariş detaylarına bakarken... bir an kalakaldım.

Ekrandaki isim gözlerime kazındı:

Akın Soykan...

Bir an motorun üstünde olduğumu, elimde sıcak pizza kutularını tuttuğumu, hatta siparişi getirmek üzere olduğumu unuttum.

"Ciddi misin sen? Bu bir şaka mı?" dedim fısıltıyla kendi kendime.

Ekranı defalarca kontrol ettim. İsim... açık adres... daire numarası...

Her şey doğruydu.

Ve bu, tesadüf olamayacak kadar netti.

İçimde önce bir şok dalgası yükseldi, sonra... yerini öfkeye bıraktı.

Beni mi izliyordu?

Yoksa... bilerek mi sipariş verdi?

Dişlerimi sıktım.

Bu kadar alttan alırsam, bir gün elimde patlayacak gibi hissediyordum zaten.

Kaskımı çıkarmadan kapıya yöneldim.

Zil tuşuna bastım.

Damarlarımda dolaşan sabırsızlıkla, kapının açılmasını bekledim.

Bakalım, ne kadar yüzsüz olabileceksin Akın Soykan...

Kapı açıldığında karşıma çıkan o tanıdık yüz, içimdeki öfkeyi alevlendirmekten başka bir işe yaramadı.

"Geldin mi? Düşündüğümden hızlıymışsın," dedi, yüzünde o her zamanki alaycı tebessümle.

Alay mı ediyor şu an?

Sakin ol Seren... Siparişi ver ve çık.

Elimdeki kutuları güçlükle tutarken, gözlerimi devirdim.

"Siparişiniz, buyrun."

Kutular o kadar fazlaydı ki taşıması bile ayrı dertti.

Kollarımın arkasına bile uzanmışlardı. Önümü zor görüyordum.

Bu kadar pizzayı kim alır ki? Evde parti mi var? Ama içeride çıt yok...

Kapının eşiğinden içeriye göz attım.

Sessizdi.

Loş ışık.

Ayakkabılıkta tek bir çift ayakkabı.

Evde kimse yok.

İçimdeki soru daha da büyüdü.

Bunu neden yaptı? Bilerek sipariş verdi? Amaç ne?

"Kaskını çıkarmayacak mısın?" diye sordu, sesi yumuşak ama içinde bir şey arıyordu sanki.

"Neden çıkartayım? Gideceğim zaten."

Sesim sertti.İşime engel oluyordu

O bir adım geri çekilip kapıyı daha çok açtı, ama gözlerini benden ayırmadı.

"Belki iki dakika kalırsın... Hem seninle konuşmak istiyorum," dedi, beklenmedik bir ciddiyetle.

Yutkundum.

Beni tuzağa mı çekmeye çalışıyor, yoksa gerçekten anlatacak bir şeyi mi var?

Kalbim hızlı atmaya başladı.

Ama sinirim hâlâ yerindeydi.

"Akın... bunun için mi sipariş verdin?"

Sözlerim kaskın içinden biraz boğuk çıkmıştı ama niyetim netti

"Evet... seni merak ediyorum. Farklısın, çekiyorsun beni," demişti.dedi aptal gibi sırıtarak

Bu tür cümleler...

Her ne kadar hoşuma gitmese de — hatta itici bile gelse — belki de bu, onunla ilgili daha çok şey öğrenmek için bir şanstı.

Özellikle ailesiyle.

Kapıda daha fazla dikilmeden, iç geçirerek "Tamam," dedim.

Siparişleri de adeta ona doğru postaladım.

Bir nevi fırlattım.

"Al şunları."

Kollarıyla kutuları zor bela tuttu. Gülümseyerek,

"Hepsini sen mi yiyeceksin?" dedim, kaşlarımı kaldırarak.

"Biz yiyeceğiz."

Bir kutu birayı bana uzattı.

İstemsizce aldım.

Ne yapıyorum ben?

Kapağı tıklatırken alayla söyledim:

"Eee arıza çocuk... Anladığım kadarıyla çok yalnızsın. Beni çağırdığına göre."

Kutu birayı açıp ilk yudumu alırken o koltuğa yayıldı.

"Yalnızlık tercihimdir. Ama... bu aralar insanlardan daha az nefret ediyorum sanırım,"

dedi ve gözlerimin içine baktı.

Bakışları... sanki gerçekten bir şeyler görmeye çalışıyor gibiydi.

Bunu yapmasaydı belki kızarmazdım.

"Aklıma gelmişken..." dedim konuyu değiştirip kontrolü tekrar almak istercesine,

"İbanını yolla, arabaya verdiğim zararı ödeyeyim."

Duymazlıktan geldi.

Gözünü bile kırpmadı.

Kaşlarımı çattım.

"Aloo, sana diyorum."

O zaman yüzüme döndü ve sakince söyledi:

"Ben parayla ödemeni istemiyorum."

Bir anda yutkundum.

Boğazım düğümlendi, yüzüm kızardı.

Ne... demekti bu şimdi?

"Aklından neler geçiyor öyle? ha Kızardın!"

Kahkahayı bastı. İçten ve rahat.

Ve devam etti:

"Konuşmaktan bahsediyorum. Sen varken... bir şeyler farklı oluyor. Tam olarak çözemedim ama... bulacağım. Konuşucazz yani sadece" "Seni hayal kırıklığına uğrattısam üzgünüm " diyede ekledi

Sinirle omzuna yumruk attım.

Ama yerinden bile oynamadı.

Dahası, daha da çok güldü.

Kendimi aptal gibi hissettim.

Ama o kadar kızarmıştım ki savunma mekanizmam devreye girdi.

"Aklıma da bir şey falan gelmedi. Kaç saattir motor kullanıyorum, üşüdüm tamam mı o yüzden kızarmışımdır ?"

dedim hızlıca, sesim gergindi.

O ise bana baştan aşağı şöyle bir baktı.

İnanmadığını açıkça belli eden bir gülümsemeyle:

"Hmm...hmm elbette öyledir ." derken evindeki yanan şöminenin ateşini dahada harlamak için kalktı

Derin bir nefes aldım.

Bu oyun beni yoruyordu ama aynı zamanda içine çekiyordu.

"Peki..." dedim sonunda,

"Ne konuşmak istiyorsun?"

O, yüzünde hafif bir tebessümle kutusunu kaldırdı.

"Önce biraz içelim. Belki sonra çözülür dilimiz."

Göz kırptı.

Ben de omuz silktim, kutumu havaya kaldırdım.

"Pekâlâ... bu gece için," dedim.

Bira şişesini dudağıma götürüp bir yudum aldım. Soğuk ama hafifti.

İçtikçe, günün gerginliği yavaş yavaş çözülüyordu üzerimden.

Bir süre ikimiz de sessizce içtik. Arada birbirimize bakıyor, sonra gözlerimizi kaçırıyorduk.

Televizyon açıktı ama ses kısıktı.

Zaman sanki yavaş akıyordu o anlarda.

Biraz sonra Akın ilk soruyu sordu.

"En son ne zaman gerçekten güldüğünü hatırlıyorsun?"

Hiç beklemiyordum.

Dudaklarımın ucunda buruk bir tebessüm oluştu.

"Çocukken," dedim.

"Henüz bazı şeylerin farkında olmadığım zamanlarda.

Sonrasını saymazsak... belki birkaç yıl önce Rüya'yla bir parkta salıncağa binmiştik. Çocuk gibi. Gülmüştük. O anı seviyorum."

O başını salladı, yavaşça.

"Çoğu insan böyle cevap verir biliyor musun? Çocukluk.

Demek ki büyümek, sessizleşmek gibi bir şey."

Bir yudum daha aldı.

"Peki... neden bu işi yapıyorsun? Kuryelik? Başka hiçbir şey bulamadığın için mi?"

İçimi çektim.

"Yani bulamamam değil. ama ders saatlerimle çakışmayan bir tek yer burası Beni en az karıştıran şey bu.

Düşünmem gerekmiyor.

Bir yerden al, başka bir yere bırak. O kadar.

Hayat da böyle olsa keşke, değil mi?"

dedim,

Sıra bende olmalıydı.

"Peki ya sen? Sence neden bana karşı bu kadar ilgilisin?"

Gözleri kısıldı.

Ona sorduğum şeyin, sadece basit bir merak olmadığını anlamıştı.

Bira kutusunu masaya koydu. Parmakları metalin üzerinde gezindi.

"Çünkü... bazen bazı insanlar dikkatimi çeker.

Ne olduğunu tam anlamazsın ama onlara daha fazla bakmak istersin.

Sen de öylesin.

Ve dürüst olayım, senin bana baktığın gibi kimse bakmadı.

Ne olduğumu, kimden geldiğimi bilmene rağmen o bakışını değiştirmedin."

Kalbim bir anlık hızlandı.

Ama hâlâ soğukkanlı durmaya çalıştım.

"Belki sadece görmek istediğimi görüyorumdur," dedim sessizce.

Aramızdaki o ince hava kalınlaşmıştı.

Yüzümdeki sıcaklığı hissettim—biranın etkisiyle mi, duyguların mı bilmiyorum.

"Seren..." dedi, ses tonu daha düşüktü şimdi.

"Senin sırların var.

Benim gibi birine bu kadar kolay güvenmeyeceğini biliyorum.

Ama ne zaman sana baksam, içimde...

geçmişten kalma kırık bir yer harekete geçiyor."

Donup kaldım.

Sanki benim içimdeki kırılmış şeylerle onunki yankılanıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.