İçeriğe geç

SEN BENDE EKSİKSİN 🖋️

Bölüm 6 · 15 dk okuma

SEN BENDE EKSİKSİN 🖋️

Bölüm 6

Bölüm 6

Kapıyı açtığımda Emir arabasının yanında bekliyordu.

Beni görünce gülümsedi.

Ama ben onun yüzüne biraz daha dikkatli baktım.

Sanki o da heyecanlıydı.

Yanına yürüdüm.

— Selam.

— Selam.

Bir an birbirimize baktık.

Sonra Emir kaşlarını kaldırdı.

— Ne oldu?

— Hiç.

— Emin misin?

— Mesajın yüzünden biraz gerildim.

Emir’in gülümsemesi hafifçe kayboldu.

— Hangi mesaj?

— “Sana söylemem gereken bir şey var” demen.

Emir başını eğip kısa bir nefes verdi.

— Tamam. Haklısın.

— Kötü bir şey mi?

— Hayır.

— Emin misin?

— Eminim.

Arabaya bindik.

Ben kemerimi takarken hâlâ ona bakıyordum.

— O zaman söyle.

Emir arabayı çalıştırdı.

— Şimdi mi?

— Evet.

— Hayır.

— Emir!

Gülmeye başladı.

— Biraz sabret.

— Hiç komik değil.

— Biliyorum.

— O zaman niye gülüyorsun?

— Çünkü yüzündeki ifadeyi görünce gülmemek zor.

Kollarımı göğsümde birleştirdim.

— Tamam. Ben de konuşmuyorum.

— Beş dakika dayanamazsın.

— Dayanırım.

— Emin misin?

— Evet.

İki dakika sessiz kaldım.

Sonra dayanamayarak:

— Peki nereye gidiyoruz?

Emir kahkaha attı.

— Hani konuşmuyordun?

— Bu konuşmak sayılmaz.

— Sayılıyor.

Yol boyunca birkaç kez nereye gittiğimizi sormaya çalıştım ama Emir hiçbir şey söylemedi.

Sonunda arabayı daha önce beraber yürüdüğümüz, şehrin biraz dışında sakin bir yere sürdü.

Arabayı park etti.

Ben etrafa baktım.

— Buraya niye geldik?

Emir motoru kapattı.

— Önce yürüyelim.

Arabadan indik.

Yan yana yürümeye başladık.

Bir süre ikimiz de konuşmadık.

Sonunda Emir durdu.

Ben de ona döndüm.

— Şimdi söyleyecek misin?

— Evet.

Kalbim biraz hızlı atmaya başlamıştı.

Emir ellerini cebine koydu.

— Dün gece sana bir şey söylemek istedim ama mesajla söylemek istemedim.

— Ne?

Bana baktı.

— Son zamanlarda seni hayatımda daha fazla düşünmeye başladığımı fark ettim.

Sessizce dinledim.

— Bu kötü bir şey değil, Eda. Tam tersine. Ama bazen senin de benim kadar aynı yerde olup olmadığını merak ediyorum.

Bir an ne diyeceğimi bilemedim.

— Neden böyle düşündün?

— Çünkü bazen sana fazla yaklaştığımı düşünüyorum. Sonra geri çekiliyorum. Seni sıkmak istemiyorum.

Başımı salladım.

— Emir, sen beni sıkmıyorsun.

— Emin misin?

— Eminim.

Biraz yaklaştı.

— O zaman neden bugün bu kadar gerginsin?

Gülümsedim.

— Çünkü mesajı öyle yazdın ki sanki benden ayrılacağını söyleyeceksin.

Emir’in yüzündeki ifade değişti.

— Hayır.

— Biliyorum artık.

— Hatta tam tersi.

— Nasıl yani?

Emir hafifçe gülümsedi.

— Sana şunu söylemek istiyorum.

Bir an durdu.

— Ben senden hoşlanıyorum, Eda. Bunu zaten biliyorsun. Ama artık sadece hoşlanmak gibi gelmiyor.

Gözlerimi ondan ayırmadım.

— Ne gibi geliyor?

— Seni gerçekten hayatımda istiyorum.

Bu kez ben sustum.

Emir hemen devam etti.

— Ama senden bir cevap beklemiyorum. Hemen bir şey söylemek zorunda da değilsin.

— Bunu söylemek için mi beni buraya getirdin?

— Evet.

— Beni korkuttun ama.

Güldü.

— Fark ettim.

Ben de gülmeye başladım.

— Bir daha mesajda “sana söylemem gereken bir şey var” yazma.

— Tamam.

— Gerçekten.

— Söz.

Bir süre yan yana yürüdük.

Sonra Emir bana dönüp:

— Şimdi daha iyi misin?

— Biraz.

— Biraz mı?

— Tamamen iyi olmam için bir şey yapman lazım.

— Ne?

Ona bakıp gülümsedim.

— Beni dondurma yemeye götür.

Emir kahkaha attı.

— Senin çözümün hep çikolatalı dondurma.

— Evet.

— Tamam. Çikolatalı dondurma.

Yan yana yürümeye devam ettik.

Bu kez içimdeki gerilim tamamen geçmişti.

Hatta içimden, biraz önce ne kadar gereksiz korktuğumu düşünüp kendime gülüyordum.

Ama bir şeyi de ilk kez bu kadar net anlamıştım.

Emir’in hisleri artık sadece benimle geçirdiği güzel anlardan ibaret değildi.

O da benim gibi, bu ilişkinin nereye gideceğini merak ediyordu.

Ve belki de en güzeli…

İkimiz de bunu aceleye getirmek istemiyorduk.

Sabah gözümü açar açmaz telefonu elime aldım.

Emir’den mesaj vardı.

Emir:
Uyandın mı?

Gülümseyerek cevap verdim.

Ben:
Hayır.

Birkaç saniye sonra:

Emir:
Mesaj atıyorsun ama.

Ben:
Rüyamda atıyorum.

Emir:
Hee, tamam.

Ben:
Ne var?

Emir:
Özledim.

Ekrana bakıp kaldım.

Daha sabahın köründe başlamıştı.

Ben:
Dün gördün beni.

Emir:
Evet.

Ben:
Eee?

Emir:
Yetmedi.

İstemeden güldüm.

Tam cevap yazacaktım ki annem kapıyı açtı.

— Uyandın mı?

Telefonu hemen yastığın altına koydum.

— Uyandım.

Annem bana baktı.

— Neden sakladın telefonu?

— Saklamadım.

— Hı hı.

Gülerek çıktı.

Telefonu tekrar aldım.

Ben:
Annem yakaladı.

Emir:
Beni mi?

Ben:
Hayır, seni sakladığımı.

Emir:
Annen benden şüpheleniyor.

Ben:
Bence senden çok benden şüpheleniyor.

Kahvaltıdan sonra Duygu ve Ferdane’yle buluşmak için hazırlandım.

Üçümüz kafeye oturduğumuzda Duygu daha ben çantamı koymadan sordu:

— Dün ne oldu?

— Ne olacak?

— Emir’le buluştunuz.

— Evet.

Ferdane kahvesini karıştırdı.

— Anlatacak mısın, yoksa yine “güzeldi” deyip geçecek misin?

— Güzeldi.

Duygu masaya vurdu.

— İşte bu!

Gülmeye başladım.

— Ne anlatayım?

— Her şeyi.

— Her şeyi anlatamam.

Ferdane hemen:

— Bak, kesin bir şey olmuş.

— Bir şey olmadı.

— O zaman neden kızarıyorsun?

— Sıcak.

Duygu etrafa baktı.

— Klima açık.

Üçümüz birden gülmeye başladık.

Tam o sırada telefonum titredi.

Emir.

Emir:
Ne yapıyorsun?

Duygu ekrana bakmaya çalıştı.

Telefonu hemen ters çevirdim.

— Ayıp.

— Ben bir şey görmedim.

— Gördün.

— Sadece Emir yazdığını gördüm.

Ferdane güldü.

— Bence telefonu masadan kaldır. Duygu birazdan şifreyi de çözer.

— Ben merak etmiyorum.

— Tabii.

Mesajı cevapladım.

Ben:
Duygu ve Ferdane’yle oturuyorum.

Emir:

Emir:
İyi eğlenin.

Biraz sonra:

Emir:
Akşam konuşalım mı?

Ben:
Olur.

Telefonu masaya bıraktım.

Duygu bana baktı.

— Neden gülümsüyorsun?

— Gülümsemiyorum.

Ferdane:

— Gülümsüyorsun.

— Tamam, gülümsüyorum.

Duygu başını salladı.

— Sen gittin.

— Nereye gittim?

— Emir’e.

— Abartma.

Ferdane araya girdi.

— Daha gitmedi. Ama yolculuk başladı.

Kahkahaya boğuldum.

Akşam eve geldiğimde Emir’i aradım.

— Alo?

— Sonunda.

— Ne sonunda? Daha yeni geldim.

— Bekliyordum.

— Niye sen aramadın?

— Sen arayacaksın dedin.

— Ben ne zaman dedim?

— Demedin.

— O zaman?

— Ben öyle düşündüm.

— Emir, sen bazen kendi kendine senaryo yazıyorsun.

Gülmeye başladı.

— Tamam, haklısın.

— Bugün nasıldı günün?

— İyiydi. Seninki?

— Duygu beni bütün gün Emir diye diye bıktırdı.

— Benim suçum ne?

— Hiç. Sen yoksun diye seni konuşuyorlar.

— Güzelmiş.

— Güzel mi?

— Demek ki yokluğumda da hayatına karışıyorum.

— Fazla gururlanma.

Bir süre konuştuk.

Sonra Emir birden:

— Yarın görüşelim mi?

— Yarın mı?

— Evet.

— Ama sen yarın işin var demiştin.

— Vardı.

— Ne oldu?

— İptal oldu.

— Hımm.

— Ne hımm?

— Hiç.

— Eda.

— Efendim?

— Görmek istemiyor musun?

Gülümsedim.

— İstiyorum.

— O zaman neden böyle söyledin?

— Çünkü biraz şaşırdım.

— Yarın alırım seni.

— Tamam.

— Ama bir şartım var.

— Neymiş?

— Bu sefer nereye gideceğimizi ben söyleyeceğim.

— Yine mi sürpriz?

— Hayır. Sadece senin sürekli “nereye gidiyoruz?” diye sormaman için.

— Ben öyle miyim?

— Evet.

— Hiç değilim.

— Eda.

— Tamam, biraz.

Gülmeye başladık.

Telefonu kapatmadan önce Emir:

— İyi geceler.

— İyi geceler.

Bir saniye durdu.

— Bu arada…

— Ne?

— Sabah yazdığım şeyi unutma.

— Hangisini?

— Özledim dediğimi.

Gülümsedim.

— Unutmadım.

— Güzel.

— Emir?

— Efendim?

— Ben de özledim.

Karşı tarafta birkaç saniye sessizlik oldu.

Sonra sesi geldi.

— Tamam. Şimdi kapatabiliriz.

— Niye?

— Çünkü şu an gereğinden fazla mutlu oldum.

Gülerek telefonu kapattım.

Yatağa uzandığımda yüzümde hâlâ aynı gülümseme vardı.

Yarın ne yapacağımızı bilmiyordum.

Ama bu sefer merak ettiğim yer değildi.

Onunla geçireceğim birkaç saati merak ediyordum.

Ertesi sabah alarm çalmadan uyandım.

Bir süre tavana baktım.

Sonra aklıma Emir geldi.

Telefonumu aldım.

Mesaj yoktu.

— Daha erken tabii.

Telefonu bırakmaya çalıştım ama iki dakika sonra yine aldım.

Tam o sırada mesaj geldi.

Emir:
Uyandın mı?

Gülümsedim.

Ben:
Sen benden önce uyanmışsın.

Emir:
Uyanmadım. Seni uyandırmak için yazdım.

Ben:
Saat daha sekiz.

Emir:
Buluşacağız.

Ben:
Eee?

Emir:
Hazırlan.

Ben:
Emir.

Emir:
Efendim?

Ben:
Bana nereye gideceğimizi söyle.

Emir:
Yok.

Telefonu yatağa attım.

— Sinir bozucu.

Beş dakika sonra tekrar mesaj geldi.

Emir:
Ama rahat giyin.

Bu sefer biraz durdum.

Ben:
Neden?

Emir:
Çünkü bugün seni biraz gezdireceğim.

İstemeden meraklandım.

Hazırlanıp aşağı indiğimde annem kahvaltı yapıyordu.

— Bugün nereye?

— Bilmiyorum.

Annem şaşırdı.

— Nasıl yani?

— Emir söylemiyor.

Annem gülmeye başladı.

— Sen yine de git.

— Niye?

— Merak ettim.

— Sen de mi?

— Ben senden daha meraklıyım.

Tam çıkacakken annem arkamdan seslendi.

— Eda.

— Efendim?

— Akşam çok geç kalma.

— Tamam.

Kapının önüne çıktığımda Emir arabasının yanında duruyordu.

Beni görünce gülümsedi.

— Günaydın.

— Günaydın.

Arabaya bindim.

Emir bana bakıp:

— Hazır mısın?

— Hayır.

— Neden?

— Çünkü nereye gittiğimizi bilmiyorum.

— Bunu özellikle söylememeye devam edeceğim.

— Çok sinir bozucusun.

— Biliyorum.

Araba hareket etti.

Bir süre sonra ona baktım.

— Bari küçük bir ipucu ver.

— Deniz var.

— Deniz kenarına mı gidiyoruz?

— Belki.

— “Belki” ne?

— Belki de başka bir yere.

— Emir!

Gülmeye başladı.

Yaklaşık yarım saat sonra arabayı durdurdu.

İndiğimiz yer deniz kenarında küçük, sakin bir yerdi.

Arabadan inerken şaşkınlıkla etrafa baktım.

— Burayı nereden buldun?

— Daha önce gelmiştim.

— Tek başına mı?

— Evet.

— Güzelmiş.

Yan yana yürümeye başladık.

Bir süre sonra Emir:

— Sana bir şey göstereceğim.

— Ne?

— Gel.

Peşinden gittim.

Biraz ileride küçük bir iskele vardı.

İskeleye çıktığımızda deniz sakindi.

Ben korkuluğa yaslandım.

— Çok güzel.

Emir yanıma geldi.

— Beğendin mi?

— Evet.

— O zaman doğru yere getirmişim.

— İlk defa bir şeyi doğru tahmin ettin.

— İlk defa mı?

— Evet.

— Dün de çikolatalı dondurma aldım.

— Onu tahmin etmek zor değildi.

Güldüm.

Bir süre denizi izledik.

Sonra Emir:

— Biliyor musun, buraya ilk geldiğimde tek başımaydım.

— Ne düşünüyordun?

— Hiçbir şey.

— İnsan hiç düşünmeden buraya gelir mi?

— Bazen gelir.

— Sen garipsin.

— Sen de benimle geliyorsun.

— Ben daha normalim.

— Emin değilim.

Gülerek ona baktım.

O da bana baktı.

Sonra cebinden telefonunu çıkardı.

— Bir fotoğraf çekelim.

— Sen fotoğraf mı çekiyorsun?

— Arada.

Yan yana durduk.

Fotoğrafı çekti.

Ekrana baktım.

— Güzel çıkmış.

— Bence de.

— Bana at.

— Atarım.

Bir süre daha oturduk.

Sonra Emir birden:

— Eda?

— Efendim?

— Seninle böyle şeyler yapmak hoşuma gidiyor.

— Ne gibi?

— Bir yere gidip oturmak. Konuşmak. Bazen hiç konuşmamak.

Gülümsedim.

— Benim de.

— İyi.

— Ama bir şey söyleyeceğim.

— Söyle.

— Bir dahaki sefere sürpriz yapmadan önce en azından ayakkabımı seçmeme izin ver.

Emir aşağı baktı.

— Ayağın mı ağrıyor?

— Biraz.

— Neden söylemedin?

— Çünkü bütün gün “Ben iyiyim” diye gezmek istemedim.

Emir güldü.

— Tamam. Bundan sonra sürpriz yok.

— Söz mü?

— Söz.

Ayağa kalktı.

— Hadi.

— Nereye?

— Eve.

— Daha erken.

— Ayağın ağrıyor.

— Biraz.

— O zaman biraz daha otururuz.

Yanıma tekrar oturdu.

Ve o an, aslında gitmek için acele etmediğini fark ettim.

Benimle geçirdiği zamanı uzatmaya çalışıyordu.

Bunu söylemesine gerek yoktu.

Zaten davranışından belliydi.

Ben de başımı onun omzuna yaslamadan önce bir an tereddüt ettim.

Sonra yasladım.

Emir hiçbir şey söylemedi.

Sadece olduğu yerde kaldı.

Ve o sessizlik, o günün en güzel kısmı oldu.

Bir süre öylece oturduk.

Ben başımı Emir’in omzundan çekmedim.

O da hiçbir şey söylemedi.

Sonunda ben dayanamadım.

— Kolun uyuştu mu?

— Biraz.

Hemen doğruldum.

— Niye söylemedin?

— Söylesem kalkacaktın.

— E tabii kalkardım.

— O yüzden söylemedim.

Gülmeye başladım.

— Sen gerçekten değişiksin.

— Ama işe yaradı.

— Ne işe yaradı?

— Beş dakika daha yanımda kaldın.

Ona bakıp gülümsedim.

— Çok kurnazsın.

— Biraz.

Ayağa kalktık.

İskelede yavaş yavaş yürürken Emir telefonuna baktı.

— Saat olmuş.

— Kaç?

— Dörde geliyor.

— Annem beni merak eder.

— İstersen önce eve bırakırım.

— Yok, biraz daha dolaşalım.

Emir bana baktı.

— Ayağın ağrıyordu.

— Şimdi geçti.

— Emin misin?

— Evet.

— Tamam.

Yoldan geçerken küçük bir büfenin önünde durduk.

Emir:

— Bir şey ister misin?

— Yok.

— Emin misin?

— Evet.

İki saniye sonra:

— Dondurma olabilir.

Emir gülmeye başladı.

— Senin “bir şey istemiyorum” demen artık hiçbir anlam ifade etmiyor.

— Çikolatalı olsun.

— Şaşırmadım.

Dondurmalarımızı alıp yürümeye devam ettik.

Tam o sırada telefonum çaldı.

Duygu.

— Alo?

— Nerdesin?

— Dışarıdayım.

— Onu biliyorum. Kiminlesin?

Emir bana bakıp gülmeye başladı.

— Emir’leyim.

— Tahmin etmiştim.

— Ne oldu?

— Akşam bize gelsene.

— Bugün mü?

— Evet. Ferdane de gelecek.

Emir elindeki dondurmadan bir kaşık aldı.

Ben:

— Olur.

Duygu:

— Tamam. Yedi buçuk gibi gel.

— Tamam.

Telefonu kapattım.

Emir bana baktı.

— Akşam kızlarla mısın?

— Evet.

— İyi.

— İyi mi?

— Tabii. Görüşürsünüz.

— Sen bozulmadın mı?

Emir kaşlarını kaldırdı.

— Neye bozulacağım?

— Bilmiyorum.

— Eda, senin arkadaşların var. Benim de arkadaşlarım var. Her gün beraber olmamız gerekmiyor ki.

Bir an sustum.

Sonra gülümsedim.

— Bunu söylemen hoşuma gitti.

— Neden?

— Bilmiyorum. Böyle şeyleri sorun etmemen.

— Sorun edecek ne var?

— Bazı insanlar eder.

— Ben etmiyorum.

Başımı salladım.

— İyi ki etmiyorsun.

Bir süre daha yürüdük.

Sonra Emir arabaya doğru yöneldi.

— Hadi seni eve bırakayım.

— Daha erken.

— Akşam kızlarla buluşacaksın.

— Sen beni göndermek mi istiyorsun?

Emir durdu.

— Hayır.

— Öyle dedin.

— Eda…

Gülmeye başladım.

— Şaka yapıyorum.

— Bir an gerçekten kızdın sandım.

— Kızmadım.

Arabaya bindik.

Yol boyunca müzik açıktı.

Bu kez ikimiz de fazla konuşmadık.

Evin önüne geldiğimizde Emir arabayı durdurdu.

— Akşam eğlenin.

— Sen ne yapacaksın?

— Eve geçeceğim.

— Beni özlersen?

— Mesaj atarım.

— Çok rahat söylüyorsun.

— Çünkü gerçekten atarım.

Kapıyı açtım.

Tam inecekken Emir seslendi.

— Eda.

— Efendim?

— Bugün güzeldi.

Gülümsedim.

— Evet.

— Yarın da görüşürüz.

— Yarın mı?

— İstersen.

Bir an düşündüm.

— İsterim.

— Tamam.

Arabadan indim.

Eve girerken arkamdan onun arabasının uzaklaştığını gördüm.

Telefonumu çıkardım.

Mesaj gelmişti.

Emir:
Bu arada…

Ben:
Ne?

Emir:
Bugün omzumu kullandığın için ücret almayacağım.

Kahkaha attım.

Ben:
İyi. Çünkü tekrar kullanacağım.

Cevabı hemen geldi.

Emir:
Onu zaten biliyorum.

Telefonu kapatıp eve girdim.

Salona geçerken annem bana baktı.

— Yine gülüyorsun.

— Ne yapayım?

— Bir şey yapma. Böyle kal.

Ben de gülümseyerek odama çıktım.

Akşam kızların yanına gittiğimde ise Duygu kapıyı açar açmaz bana baktı.

— Senin yüzünde bir şey var.

— Ne var?

Ferdane salondan seslendi.

— Emir var.

— Yeter artık!

Üçümüz de gülmeye başladık.

O akşam ilk defa Emir’i anlatırken ne diyeceğimi düşünmedim.

Çünkü anlatacak çok büyük bir şey yoktu.

Sadece güzel bir gün geçirmiştik.

Birlikte gülmüş, yürümüş, dondurma yemiştik.

Ve galiba benim en sevdiğim şey tam olarak buydu.

Her şeyin büyük ve özel olması gerekmiyordu.

Bazen sıradan bir günün güzel geçmesi yetiyordu.

Ertesi sabah uyandığımda aklıma ilk gelen şey Emir oldu.

Dün elimi tuttuğu an.

Nedense o anı tekrar tekrar düşünüyordum.

Telefonumu aldım.

Tam o sırada mesaj geldi.

Emir:
Uyandın mı?

Gülümsedim.

Ben:
Uyandım.

Emir:
Bugün görüşelim mi?

Daha düşünmeden cevap yazdım.

Ben:
Olur.

Bir dakika sonra:

Emir:
Bu kadar çabuk kabul etmen hoşuma gitti.

Ben:
İstersen iptal edebilirim.

Emir:
Sakın.

Gülmeye başladım.

Akşam olduğunda hazırlanıp aşağı indim.

Emir arabasının yanında bekliyordu.

Beni görünce yüzü değişti.

— Selam.

— Selam.

Yanına geldi.

Bir an ikimiz de sustuk.

Dün elimi tuttuğu an aklıma geldi.

O da sanki aynı şeyi düşünmüş gibi gülümsedi.

— Ne oldu? dedim.

— Hiç.

— Bana bakıp gülüyorsun.

— Dün aklıma geldi.

— Ne geldi?

— Elini tuttuğum an.

Bir anda ne diyeceğimi bilemedim.

— Benim de, dedim sonunda.

Emir’in gülümsemesi büyüdü.

— Güzel.

Arabaya bindik.

Bu kez nereye gittiğimizi sormadım.

Bir süre sonra Emir:

— Bugün bir yere yetişmemiz gerekmiyor.

— Güzel.

— Sadece biraz dolaşalım istedim.

— Ben de bunu seviyorum.

— Neyi?

— Bir şey yapmak zorunda olmamayı.

Başını salladı.

— Ben de.

Bir süre sonra arabayı park etti.

Birlikte yürümeye başladık.

Yan yana giderken ellerimiz yine birbirine değdi.

Bu kez Emir hiçbir şey söylemeden elimi tuttu.

Ben de elini sıktım.

İçimden gülmek geldi.

— Ne oldu? diye sordu.

— Hiç.

— Yine gülüyorsun.

— Mutluyum galiba.

Emir birkaç saniye sustu.

Sonra:

— Ben de.

Yürümeye devam ettik.

Konuşuyorduk, gülüyorduk, bazen de sadece yan yana yürüyorduk.

Ama artık aramızdaki o ilk çekingenlik biraz azalmıştı.

Kendimi onun yanında daha rahat hissediyordum.

En güzeli de buydu.

Bir şeyleri zorlamıyorduk.

Sadece birbirimize biraz daha yaklaşıyorduk.

Akşam beni eve bıraktığında arabadan inmeden önce Emir bana baktı.

— Bugün güzeldi.

— Evet.

— Yarın da görüşmek istiyorum.

Gülümsedim.

— Ben de.

Kapıyı açıp inecekken tekrar bana seslendi.

— Eda.

— Efendim?

— İyi ki dün elimi tutmama izin verdin.

Ben de gülümseyerek:

— İyi ki tuttun.

deyip arabadan indim.

Eve girerken yüzümde kocaman bir gülümseme vardı.

Ve ilk defa kendime bunu itiraf etmekten çekinmedim:

Emir’i görmek artık sadece hoşuma gitmiyordu.

Onu gerçekten özlüyordum.

O gece yatağıma uzandığımda bir türlü uyuyamadım.

Telefonumu birkaç kez elime aldım.

Emir’den mesaj yoktu.

“İyi geceler” bile dememişti.

Nedense buna alışmıştım.

Sonunda telefon titredi.

Emir:
Uyudun mu?

Gülümsedim.

Ben:
Hayır.

Emir:
Ben de.

Ben:
Neden?

Emir:
Bugün seni bırakınca içimden eve gitmek gelmedi.

Bir süre ekrana baktım.

Sonra yazdım.

Ben:
Ben de eve gelince seni düşündüm.

Cevabı hemen geldi.

Emir:
Bunu duymak güzel.

Ben:
Ama çok şımarma.

Emir:
Geç kaldın.

Gülerek yastığa başımı koydum.

Bir süre mesajlaştık.

Sonra Emir:

Emir:
Yarın seni görmek istiyorum.

Bu kez hiç düşünmeden cevap verdim.

Ben:
Ben de seni görmek istiyorum.

Telefonun diğer ucunda ne yaptığını bilmiyordum ama uzun süre cevap gelmedi.

Sonra:

Emir:
Bunu senden duymak hoşuma gidiyor.

Ben de içimden geçen şeyi ilk defa saklamadım.

Ben:
Çünkü gerçekten özlüyorum seni.

Birkaç saniye sonra:

Emir:
Ben de seni.

Telefonu göğsümün üzerine bıraktım.

İçimde garip bir heyecan vardı.

Emir’i düşününce yüzümde istemsiz bir gülümseme oluşuyordu.

Ve artık bunu saklamaya çalışmıyordum.

Çünkü bazen insanın birini özlediğini kabul etmesi bile yakınlaşmanın başka bir şekliydi.

Ertesi gün onu gördüğümde ise bütün gece konuşmuşuz gibi hissettim.

Yanıma geldi.

— Gel buraya, dedi gülerek.

Ben de yanına gittim.

Elimi tuttu.

Bu kez hiç düşünmeden ben de ona biraz daha yaklaştım.

— Seni özledim, dedim.

Emir gözlerimin içine baktı.

— Ben daha çok.

— Yarış yapmayalım.

— Tamam.

Elimi bırakmadı.

Ben de bırakmasını istemedim.

O an içimde tek bir düşünce vardı:

Böyle kalsın.

Ne acele edelim ne de birbirimizden uzaklaşalım.

Sadece biraz daha yakın olalım.

Birbirimizi biraz daha tanıyalım.

Ve bu güzel şeyin nereye gideceğini birlikte görelim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.