Sabah alarmım çalmadan birkaç dakika önce uyandım.
Bu kez yataktan kalkmak için kendimi ikna etmem gerekmiyordu. Hatta gözlerimi açar açmaz aklıma iş geldi.
Dün Alperen Gökmen’in söylediği bir cümle vardı.
Yarın sabah kontrol listenizi birlikte gözden geçiririz.
Ajandamı komodinin üzerinden alıp açtım. Bir önceki akşam hazırladığım listeyi yeniden okudum. Eksik bir şey var mı diye kontrol ettikten sonra yataktan kalktım.
Bugün daha rahattım.
En azından ne yapacağımı aşağı yukarı biliyordum.
Banyoya geçip yüzümü yıkadım, cilt bakımımı yaptım. Saçlarımı kurutup fırçaladım ve omuzlarıma doğal bir şekilde düşmelerini sağladım. Ön kısımlarını hafifçe şekillendirdim.
Sonra dolabımın önüne geçtim.
Bugün kendimi biraz daha özenli hissetmek istiyordum. Siyah kumaş pantolonumun üzerine açık mavi, sade bir gömlek seçtim. Gömleğin kollarını bileklerime kadar indirdim, üzerine siyah blazer ceketimi aldım. İnce kemerimi taktım. Siyah ayakkabılarımı giydikten sonra küçük küpelerimi ve saatimi ekledim.
Aynada kendime baktım.
— Tamam Eda. Bugün biraz daha kendine güvenen bir kadın gibi davranıyoruz.
Bir saniye durdum.
— Zaten öyleyiz de… neyse.
Kendi kendime gülerek odadan çıktım.
Mutfağa girdiğimde annem kahvaltı masasını hazırlıyordu.
— Bugün erkencisin.
— Dün gece erken yattım.
— İşe alışıyorsun galiba.
Sandalyeye oturup çayımı aldım.
— Sanırım. Bugün kontrol listemi patronumla birlikte gözden geçireceğiz.
Annem bana baktı.
— Güzel. Demek ki seni dinliyor.
— Anne, o benim patronum. Elbette işimle ilgili konuşacak.
— Ben de başka bir şey mi söyledim?
Gözlerimi devirdim.
— Daha sabah sabah başlama.
Annem güldü.
Kahvaltımı bitirdikten sonra çantamı aldım. Kapıdan çıkarken annem arkamdan seslendi.
— Akşam nasıl geçtiğini anlatırsın.
— Anlatırım.
— Bir de öğle yemeğini unutma!
— Tamam anne!
Apartmandan çıkıp arabama bindim.
Yola koyulduğumda radyoyu açtım. Trafik sakindi. Birkaç kırmızı ışıkta bekledim ama dünkü kadar yoğun değildi. Plazaya yaklaştığımda saat sekizi on geçiyordu.
Aracımı otoparka bırakıp içeri girdim.
Asansörde ajandamı açarak son kez kontrol listeme baktım.
Bugün kendime bir söz vermiştim: Bir şey bilmediğimde bunu saklamayacaktım. Bir işi anlamadığımda soracak, öğrendiğimde de not alacaktım.
Asansör on ikinci katta durdu.
Kapılar açıldı.
Ofise girdiğimde Derya Hanım resepsiyon tarafında bir dosyayla uğraşıyordu.
— Günaydın, Eda.
— Günaydın. Bugün erkencisin.
Derya Hanım güldü.
— Ben mi? Sen benden önce gelmişsin.
Masama geçip bilgisayarımı açtım.
Saat sekizi yirmi geçiyordu.
Önce günlük takvimi kontrol ettim. Ardından bekleyen e-postalara baktım. Alperen Bey’in sabah dokuzdaki toplantısı için gerekli belgeleri hazırladım.
Tam listeyi kontrol ederken odasının kapısı açıldı.
Alperen Gökmen dışarı çıktı.
Üzerinde koyu lacivert bir takım elbise, beyaz gömlek vardı. Ceketini henüz iliklememişti. Elinde kahvesi, diğer elinde telefonuyla koridordan geçerken bana baktı.
— Günaydın, Eda Hanım.
— Günaydın, Alperen Bey.
Masama yaklaştı.
— Bugün herkesten önce gelmişsiniz.
Gülümsedim.
— Dün biraz hazırlık yaptım. Bugün daha düzenli ilerlemek istiyorum.
Alperen Bey’in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
— Güzel. Kahvenizi içebildiniz mi bari?
Soru beklemediğim kadar gündelikti.
— Henüz hayır. Önce takvimi kontrol ediyordum.
Kahvesini hafifçe kaldırdı.
— O zaman takvim kaçmıyor. Kahveniz soğumadan için.
Bir an ona baktım.
Dün olsa muhtemelen doğrudan iş konuşacağını düşünürdüm. Şimdi ise sanki aramızdaki resmiyetin içine küçük, doğal cümleler eklemeye başlamıştı.
— Haklısınız, dedim gülümseyerek.
— Bu arada, Eda Hanım…
— Efendim?
— Sürekli bana Alperen Bey demek zorunda değilsiniz diyeceğim ama sonra ofiste herkes bana adımla seslenmeye başlar, düzen bozulur.
Şaşkınlıkla güldüm.
O da güldü.
— Şaka yapıyorum. Şimdilik Alperen Bey olarak devam edelim.
— İyi ki söylediniz. Ben de bir an ne diyeceğimi bilemedim.
— Rahat olun. Her cümlem bir sınav değil.
Bu kez ikimiz de güldük.
Sonra kahvesinden bir yudum aldı.
— Kontrol listenizi getirin. Birlikte bakalım.
Alperen Bey’in odasına girdiğimde masanın karşısındaki sandalyeye oturdum. Ajandamı açıp hazırladığım listeyi ona uzattım.
Kâğıdı aldı ve okumaya başladı.
Ben de karşısında sessizce bekledim.
Bir süre sonra kalemini eline aldı.
— Sabah ilk iş takvimi kontrol etmek doğru. Ama buraya bir madde daha ekleyelim.
Kâğıdın altına yazdı.
Gün içinde takvim değişikliklerini belirli aralıklarla yeniden kontrol et.
— Çünkü bazı değişiklikler doğrudan bildirim olarak gelmeyebilir, dedi.
Başımı salladım.
— Dün bunu fark ettim.
— Evet. Bir de gelen belgeler için ayrı bir liste hazırlamanızı öneririm. Böylece hangi belgenin kaydedildiğini, hangisinin beklediğini daha kolay takip edersiniz.
Not aldım.
Sonra listeyi bana geri verdi.
— Genel olarak iyi olmuş.
Gülümsedim.
— Teşekkür ederim.
Alperen Bey arkasına yaslandı.
— Bir şey soracağım. Daha önce böyle yoğun bir ofis ortamında çalıştınız mı?
— Bu kadar yoğun bir ortamda hayır. Daha önce bazı işler yaptım ama bu kadar fazla dosyanın ve toplantının aynı anda yürüdüğü bir yerde çalışmamıştım.
— Alışmanız biraz zaman alabilir.
— Farkındayım.
— Ama hızlı öğreniyorsunuz.
Bu kez ne diyeceğimi bilemedim.
İltifat beklemiyordum. Hele bunu onun gibi her ayrıntıyı sorgulayan birinden duymayı hiç beklemiyordum.
— Teşekkür ederim. Elimden geleni yapıyorum.
Alperen Bey başını salladı.
— Belli oluyor. Bir de şunu unutmayın: Soru sormaktan çekinmeyin. Yanlış bir işlem yapıp sonradan düzeltmeye çalışmaktansa baştan sormak daha iyidir.
— Bazen çok basit bir şey soruyormuşum gibi hissediyorum.
— Basit sorular yoktur. Yanlış zamanda sorulmayan sorular vardır.
Kaşlarımı kaldırdım.
— Bu cümleyi not almam gerekiyor galiba.
Alperen Bey güldü.
— Her söylediğimi not almayın. Yoksa işin sonunda benim konuşmalarımı kitap yaparsınız.
— Başlığı da belli: Alperen Gökmen’le Hayatta Kalma Rehberi.
Bunu söyledikten sonra bir an durdum.
Acaba fazla mı ileri gitmiştim?
Ama Alperen Bey kahkaha attı.
Gerçekten güldü.
Daha önce onun yüzünde gördüğüm o kısa, kontrollü gülümsemelerden farklıydı bu.
— Güzel. İlk bölümün adı ne olacak?
Düşünüyormuş gibi yaptım.
— “Tarihleri Birbirine Karıştırmayın.”
Yeniden güldü.
— İkinci bölüm?
— “Emin Değilseniz Tahmin Yürütmeyin.”
— Üçüncü bölüm de “Kahvenizi Soğutmadan İçin” olsun.
Ben de gülmeye başladım.
Bir süre sonra saatine baktı.
— Tamam, kitabı şimdilik burada bırakalım. Dokuzdaki toplantı için hazırlıkları kontrol edelim.
Ayağa kalktım.
— Hemen.
Kapıya yönelirken arkamdan seslendi.
— Eda Hanım.
Döndüm.
— Efendim?
— Böyle daha rahat çalışıyoruz, değil mi?
Bir an düşündüm.
— Evet. Kesinlikle.
— Güzel. O zaman gerektiğinde konuşuruz, gerektiğinde de işimize bakarız.
Gülümsedim.
— Anlaştık.
Odadan çıktığımda yüzümde hâlâ bir gülümseme vardı.
Alperen Gökmen’le ilk kez yalnızca patronum ve çalışanıymışız gibi değil, aynı zamanda birbirini anlamaya başlayan iki insan gibi konuşmuştuk.
Bu, iş yerindeki bütün mesafelerin ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu.
Ama artık onun yanında kendimi sürekli sınavdaymış gibi hissetmiyordum.
Ve bu, düşündüğümden çok daha iyi hissettirmişti.
Saat dokuzdaki toplantı sorunsuz geçti.
Ben de kendi işlerime döndüm. Gelen e-postaları kontrol ettim, bir sonraki toplantının belgelerini hazırladım ve öğleden sonraki dosyaların durumunu güncelledim.
Saat on buçuğa doğru Alperen Bey odasından çıktı.
— Eda, bir kahve alacağım. Siz de ister misiniz?
Başımı kaldırdım.
Bu kez bana doğrudan Eda demişti.
Öyle doğal söylemişti ki üzerinde özellikle durmadım.
— Teşekkür ederim, ben alırım.
— Emin misiniz? Ben zaten aşağı iniyorum.
— O zaman bir filtre kahve alabilir miyim?
— Şekersiz mi?
Şaşkınlıkla ona baktım.
— Evet. Nereden bildiniz?
Alperen Bey hafifçe gülümsedi.
— Dün toplantıdan önce kahvenizi gördüm. Şekersizdi.
Bunu hatırlamasına şaşırmıştım.
— Dikkatlisiniz.
— Mesleki alışkanlık.
Sonra kısa bir duraksamanın ardından ekledi:
— Her şeyi dosyalara bağlamayın ama. Bazen insan sadece hatırlar.
Gülümsedim.
— Peki, Alperen Bey.
— Beş dakikaya gelirim.
Uzaklaştı.
Ben de bilgisayarıma döndüm.
Aslında kahve teklifinde garip bir şey yoktu. Aynı ofiste çalışıyorduk. Birbirimize daha rahat davranmaya başlamamız doğaldı.
Yine de onun önceki günlerdeki ciddi hâlinden sonra bu küçük değişiklikleri fark etmemek mümkün değildi.
Beş dakika sonra elinde iki kahveyle geri geldi.
Birini masama bıraktı.
— Buyurun.
— Teşekkür ederim.
— Şeker yok, süt yok. Doğru mu?
Gülerek başımı salladım.
— Tam olarak.
— Güzel. Demek ilk kahve siparişimiz başarılı.
Kahvemi elime aldım.
— İlk ve son olmasın.
Bunu tamamen şaka olsun diye söylemiştim.
Alperen Bey de gülümsedi.
— İşler böyle giderse kahve molalarımız olabilir.
Sonra kendi odasına döndü.
Ben birkaç saniye kahveme baktım.
Ardından kendime gülüp bilgisayarıma döndüm.
Eda, adam sana kahve aldı. Bundan roman yazma.
Kendi düşünceme gülerek kahvemden bir yudum aldım.
Yine de sabahın geri kalanı daha hafif geçmişti.
Öğleye doğru Alperen Bey’in odasından telefon sesi geldi. Ardından kapısı açıldı.
— Eda, müsait misiniz?
— Evet.
Yanına gittiğimde elinde birkaç belge vardı.
— Şu dosyayı birlikte kontrol edelim mi? İki ayrı tarih var, hangisinin son işlem tarihi olduğunu teyit etmek istiyorum.
Belgeleri masaya bıraktı.
Yanına oturmak yerine karşısındaki sandalyeye geçtim. Bilgisayar ekranını bana doğru çevirdi.
— Önce sistem kaydını açalım.
İlgili dosyayı buldum. Kayıt tarihini, son güncelleme bilgisini ve belge geçmişini kontrol ettim.
— Burada son güncelleme tarihi bu, dedim. Ama belge üzerinde yazan tarih farklı. Bu yüzden ikisini aynı şey gibi değerlendirmemek gerekiyor.
Alperen Bey bana döndü.
— Neden?
— Çünkü belgenin hazırlanma tarihiyle sisteme işlendiği tarih farklı olabilir. Hangisini aradığımızı netleştirmemiz gerekiyor.
Birkaç saniye düşündü.
Sonra başını salladı.
— Doğru. Biz burada son işlem tarihini arıyoruz.
Gerekli kaydı birlikte kontrol ettik. Sorun kısa sürede çözüldü.
Alperen Bey belgeleri toparlarken bana baktı.
— Bakın, artık benim sormamı beklemeden ayrıntıyı fark ediyorsunuz.
Gülümsedim.
— Dün olsa muhtemelen iki tarihi de listeye yazıp hangisinin doğru olduğunu size sorardım.
— Sormanız yanlış olmazdı. Ama şimdi neyi neden kontrol etmeniz gerektiğini anlamaya başladınız.
Bu sözleri duyunca içimde küçük bir gurur hissettim.
— Sanırım alışıyorum.
— Bence de.
Sonra ayağa kalktı.
— Öğle yemeğine çıkacak mısınız?
— Evet, birazdan.
— Güzel. Saat başında bir toplantınız yoksa kendinize zaman ayırın. Öğleden sonra yoğun olabiliriz.
Gülümsedim.
— Tamam. Bu kez kahvemi öğle yemeğinin yerine koymayacağım.
Alperen Bey güldü.
— İyi olur. Sonra anneniz beni arayıp çalışanını aç bıraktığımı söylemesin.
Gözlerimi büyüttüm.
— Annem sizi tanımıyor bile!
— Şimdilik.
Bunu söyledikten sonra gülümseyerek odasına döndü.
Ben de kahkaha attım.
Şimdilik mi?
Bazen Alperen Bey’in ciddi tavrının altında oldukça esprili biri saklandığını düşünmeye başlamıştım.
Öğle arasında Derya Hanım’la birlikte yakındaki kafeye gittik.
Siparişlerimizi verdikten sonra bana dikkatlice baktı.
— Bugün bir değişiklik var.
Kaşığımı bıraktım.
— Ne değişikliği?
— Alperen Bey.
Gözlerimi devirdim.
— Ne olmuş Alperen Bey’e?
— Sabah seninle kahve almaya gittiğini gördüm.
— Bana da aldı.
Derya Hanım kaşlarını kaldırdı.
— Sana da mı?
— Evet. Kahve almaya inerken isteyip istemediğimi sordu.
Derya Hanım gülümsedi.
— Son zamanlarda daha rahat davranıyor.
— Evet, fark ettim. Ama belki alışıyordur bana.
— Olabilir. İlk günlerde herkese karşı daha resmidir. İşini nasıl yaptığını gördükçe rahatlıyor.
Başımı salladım.
— Ben de öyle düşünüyorum. Sonuçta burası iş yeri. Benim için önemli olan işimi öğrenmek ve iyi yapmak.
Derya Hanım’ın yüzünde memnun bir ifade oluştu.
— Güzel. Böyle düşünmen iyi.
Konuyu değiştirdik. Bana bürodaki diğer çalışanlardan, hangi departmanın hangi dosyalarda görev aldığından ve yoğun günlerde işlerin nasıl paylaşıldığından bahsetti.
Onu dinlerken bu ortamı yavaş yavaş tanımaya başladığımı hissettim.
Artık yalnızca kendi masamı ve bana verilen işleri görmüyordum. Bütün düzenin nasıl işlediğini de anlamaya çalışıyordum.
Öğle yemeğimiz bittiğinde ofise döndük.
Önümüzde uzun bir öğleden sonra vardı.
Saat üçe doğru beklenmedik bir sorun çıktı.
Alperen Bey’in saat dörtte yapacağı toplantının katılımcılarından biri, toplantıya daha erken katılabileceğini bildirmişti. Ancak aynı saat aralığında başka bir görüşme planlanmıştı.
Takvimi açıp iki toplantıyı karşılaştırdım.
Birini diğerinin üzerine taşıyamazdım. Önce katılımcıların uygunluk durumunu öğrenmem gerekiyordu.
İlgili kişileri arayıp seçenekleri kontrol ettim. Bir toplantı saatini değiştirmek mümkündü ama toplantı odasının da uygun olması gerekiyordu.
Rezervasyon sistemini açtım.
Birinci oda doluydu.
İkinci oda ise küçük bir toplantı için uygundu ama katılımcı sayısı nedeniyle yeterli olmayabilirdi.
Birkaç dakika içinde seçenekleri belirledim. Ardından Alperen Bey’in odasına gidip durumu anlattım.
— İki seçeneğimiz var. İlk toplantıyı yarım saat öne alabiliriz. Ancak katılımcılardan birinin uygunluğunu teyit etmemiz gerekiyor. Diğer seçenek, ikinci toplantıyı farklı bir odaya taşımak ama odanın kapasitesi sınırda kalıyor.
Alperen Bey beni dikkatle dinledi.
— Siz hangisini öneriyorsunuz?
Bir an düşündüm.
— İlk toplantının saatini değiştirmek daha uygun görünüyor. Çünkü katılımcı sayısı aynı kalıyor ve oda değişikliği gerekmiyor. Ama önce herkesin uygunluğunu doğrulamamız gerekir.
Alperen Bey başını salladı.
— Ben de öyle düşünüyorum. Aramaları yapın, kesinleşmeden takvimi değiştirmeyin.
— Tamam.
Dışarı çıktım ve aramalara başladım.
İlk katılımcı uygundu.
İkinci katılımcı da saatin değişmesine onay verdi.
Son kişiyi aradığımda ise toplantının yeni saatinde başka bir görüşmesi olduğunu öğrendim.
Planı yeniden gözden geçirmem gerekiyordu.
Bir an durup ajandama baktım.
Sonra alternatif bir saat belirledim. Bu saatte hem katılımcıların hem de toplantı odasının uygunluğu vardı.
Bilgileri tekrar kontrol ettim ve Alperen Bey’e sundum.
— İlk önerimiz herkes için uygun değilmiş. Bu nedenle ikinci bir saat belirledim. Katılımcıların tamamı uygun, oda da müsait.
Alperen Bey takvime baktı.
— Tamamdır. Bu şekilde güncelleyin ve herkese yeni daveti gönderin.
İşlemi tamamladım.
Ardından eski davetlerin güncellenmiş olduğunu kontrol ettim. Toplantının yeni saatinin tüm katılımcılara ulaştığından emin oldum.
İş bittiğinde saat üçü kırk geçiyordu.
Alperen Bey odasından çıkıp yanıma geldi.
— Çözüldü mü?
— Evet. Yeni saat herkes için uygun. Davetleri de güncelledim.
Gülümsedi.
— Güzel iş çıkardınız.
Sonra masamın kenarına yaslanmadan, karşısında durarak konuşmaya devam etti.
— Başta yalnızca sorunu anlatıyordunuz. Şimdi seçenekleri de hazırlayıp geliyorsunuz. Bu önemli bir gelişme.
Gözlerim parladı.
— Teşekkür ederim. Bugün sizin de söylediğiniz gibi, önce seçenekleri değerlendirmeye çalıştım.
— Belli oluyor.
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Alperen Bey gülümsedi.
— Sanırım artık kahvenizi soğutmadan içebileceğiniz kadar hızlandınız.
Kahkaha attım.
— Bu, kariyerimdeki en önemli başarı olabilir.
— Bence daha iyileri gelecek.
Bunu söylerken sesi her zamankinden daha yumuşaktı.
Sonra kendi odasına döndü.
Ben de masama oturup bilgisayarıma döndüm.
İçimde tatlı bir mutluluk vardı.
Çünkü bugün yalnızca işlerimi yetiştirmemiştim. Bir sorunu fark etmiş, seçenekleri değerlendirmiş ve çözüm üretmiştim.
Üstelik bunu yaparken artık eskisi kadar gerilmiyordum.
İşten çıkmadan önce son kontrollerimi yaptım.
Yarının takvimini düzenledim, bekleyen evrakları not ettim ve gün içinde tamamladığım işleri listeledim.
Bilgisayarı kapatıp çantamı aldığım sırada Alperen Bey’in odasının kapısı açıldı.
— Eda, çıkıyor musunuz?
— Evet, işlerimi tamamladım.
— Bir dakika bekler misiniz?
Durup ona baktım.
— Tabii.
Masasına döndü ve birkaç kâğıt aldı. Sonra yanıma geldi.
— Yarın sabah erken bir toplantım var. Takvimi bu akşam güncelledim ama siz yine de sabah kontrol edin. Bir de bugünkü toplantı değişikliğini doğru yönettiniz. Bunun için teşekkür etmek istedim.
Gülümsedim.
— Rica ederim. Benim işim.
— Evet ama herkes aynı özeni göstermiyor.
Bu sözleri duyunca ne diyeceğimi bilemedim.
Alperen Bey bir an durdu.
— Bir de… Bana karşı bu kadar gerilmenize gerek yok.
Şaşkınlıkla ona baktım.
— Geriliyor muyum?
Gülümsedi.
— İlk günlerde biraz. Bir şey soracağınız zaman bile önce iki kez düşünüyorsunuz.
İstemeden güldüm.
— Çünkü bazen ne soracağımı toparlayamıyorum.
— Rahat olun. Ben de her şeyi ilk seferde öğrenmedim.
Bunu ondan duymayı beklemiyordum.
— Siz de mi?
— Evet, Eda. Ben de bir zamanlar ilk iş gününe giden biriydim.
Güldüm.
— Sizi öyle düşünmek biraz zor.
— Neden? Ben hep takım elbiseyle mi doğdum?
Kahkaha attım.
— Hayır ama…
— Ama?
— Bilmiyorum. Sizi ilk gördüğümde çocukken bile insanları dosya numarasıyla çağırıyormuşsunuz gibi düşündüm.
Alperen Bey kahkaha attı.
Bu kez ben de kendimi tutamadım.
— Bu çok kötüydü, dedi gülerek.
— Farkındayım.
— Bunu Derya Hanım’a anlatmayın. Ofisteki itibarım zedelenir.
— Düşünmem lazım.
— Eda Hanım!
İlk kez adımı bu kadar şakacı bir tonla söylemişti.
Gülümseyerek başımı salladım.
— Tamam, söz. Şimdilik sır olarak kalacak.
— Güzel. O zaman yarın görüşürüz.
— İyi akşamlar, Alperen Bey.
— İyi akşamlar, Eda.
Ofisten çıkarken gülümsemeye devam ediyordum.
Alperen Gökmen’in bana karşı daha samimi davranmaya başlaması hoşuma gitmişti. Onun yanında artık yalnızca hata yapmamaya çalışan yeni çalışan gibi hissetmiyordum.
Ama bu yakınlığın iş yerindeki güvene, karşılıklı saygıya ve zamanla oluşan bir rahatlığa dayandığını da biliyordum.
Benim için en önemlisi buydu.
Arabaya bindiğimde Emir’den mesaj geldi.
Emir: Çıktın mı?
Ben: Evet, şimdi otoparktayım.
Emir: Günün nasıl geçti?
Gülümseyerek kemerimi taktım.
Ben: Bugün patronumla kahve içtim.
Cevabı hemen geldi.
Emir: Bir dakika. Ne?
Kahkaha attım.
Ben: Şaka yapmıyorum. Bana da kahve aldı.
Emir: Demek patronun sonunda insan olduğunu gösterdi.
Ben: Emir!
Emir: Ne? İlk günlerde anlattıklarından sonra biraz şaşırdım.
Gülümsemem büyüdü.
Ben: Aslında düşündüğümden daha esprili biriymiş. Bugün birkaç kez birlikte güldük. İşle ilgili de daha rahat konuşmaya başladık.
Emir: Bu güzel. İnsan çalıştığı yerde kendini rahat hissedebilmeli.
Ben: Evet. Ama hâlâ iş konusunda ciddi. Sadece artık her konuşmamız bir sınav gibi gelmiyor.
Emir: En önemlisi bu. Sen de kendini daha rahat ifade ediyorsun.
Bir süre ekrana baktım.
Ben: Sanırım öyle.
Sonra Emir’den yeni bir mesaj geldi.
Emir: Bu akşam seni görebilir miyim?
Gülümsedim.
Bütün gün işten, dosyalardan ve toplantılardan konuşmuştum. Şimdi sevdiğim insanla vakit geçirmek iyi gelecekti.
Ben: Olur. Saat kaçta?
Emir: Yedide seni alayım mı?
Ben: Tamam.
Emir: Güzel. Bu sefer iş konuşmak yok.
Ben: Söz veremem. Bugün kahve bile içtim patronumla.
Emir: Eda, lütfen. Bir akşamlığına Alperen Gökmen’i dinlenmeye bırakalım.
Gülerek telefonu koltuğa bıraktım.
Arabayı çalıştırıp eve doğru yola çıktım.
İş hayatımda yeni bir düzen kuruyordum. Emir’le ilişkim de kendi sıcaklığıyla devam ediyordu.
Ve günün sonunda kendimi iyi hissediyordum.
Çünkü hayatımda yeni şeyler öğrenirken, beni ben yapan diğer şeyleri de unutmuyordum.
O akşam Emir’le buluşacağımızı düşünerek gülümsedim.
Saat yediye daha çok vardı.
Ama bu kez günü bitirmek için acele etmiyordum.
Önce eve gidecek, biraz dinlenecek, sonra hazırlanacaktım.
Ve belki de ilk kez, ertesi gün işte ne olacağını düşünmeden güzel bir akşam geçirecektim.
Eve vardığımda saat henüz altıya gelmemişti.
Arabayı park edip çantamı aldım. Bütün günün yorgunluğu omuzlarıma çökmüştü ama içimde güzel bir heyecan vardı. İş yerinde geçirdiğim gün düşündüğümden çok daha iyi geçmişti. Alperen’in sabahki ciddi tavrıyla öğleden sonraki şakacı hâli arasında gidip gelmek hâlâ garip geliyordu ama en azından artık yanında her cümlemi tartarak konuşmuyordum.
Kapıyı açtığımda annem mutfaktan seslendi.
— Geldin mi kızım?
— Geldim anne.
— Yemek yiyecek misin? Sana bir şeyler hazırlayayım.
Çantamı antredeki sandalyeye bırakırken mutfağa yöneldim.
— Birazdan yerim. Önce üzerimi değiştireyim.
Annem bana şöyle bir baktı.
— Bir yere mi gideceksin?
Gülümsememi saklamaya çalıştım.
— Emir gelecek.
Annemin yüzüne hemen o tanıdık ifade yerleşti.
— Saat kaçta?
— Yedide.
— Daha bir saat var.
— Biliyorum anne.
— Ben bir şey demedim ki.
— Yüzün dedi.
Annem kahkaha attı.
— Kızım, insan sevdiği biriyle görüşeceği zaman hazırlanır. Bunda utanacak ne var?
— Utanmıyorum zaten.
— Tabii, tabii.
Gözlerimi devirip odama gittim.
Dolabın önünde durduğumda ne giyeceğimi hemen seçemedim. Günlük, rahat bir şey mi giysem diye düşündüm. Sonra Emir’le dışarıda güzel bir akşam geçireceğimizi hatırlayıp biraz daha özenli bir kombin hazırladım.
Siyah, yüksek belli bir pantolon; üzerine vücuduma rahatça oturan bordo bir bluz ve ince topuklu siyah ayakkabılar…
Saçlarımı açık bıraktım. Omuzlarımın üzerine düşen saçlarımı tarayıp uçlarına hafifçe şekil verdim. Küçük küpelerimi taktım, bileğime saatimi geçirdim. Makyajımı da abartmadan tamamladım.
Aynaya son kez baktım.
— Tamam Eda, gayet normal bir akşam, dedim kendi kendime.
Telefonum titredi.
Emir: Hazırlanıyor musun?
Gülümsedim.
Ben: Hayır, pijamalarımı giydim. Seni bekliyorum.
Cevabı hemen geldi.
Emir: Harika. Ben de kapıya pijamayla geleceğim.
Ben: Sakın.
Emir: O zaman hazırlan.
Ben: Hazırım zaten.
Emir: Güzel. Yirmi dakikaya oradayım.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım. Tam odadan çıkacakken yeniden titredi.
Emir: Bu arada bugün seni özledim.
Bir an ekrana bakıp kaldım.
Bazen Emir’in en sıradan cümleleri bile yüzümde kocaman bir gülümseme oluşturuyordu.
Ben: Daha dün görüştük.
Emir: Evet, saymayı biliyorum.
Ben: O zaman?
Emir: Özlemek için kaç gün geçmesi gerektiğini bilmiyorum.
Gülümseyerek telefonu kapattım.
Bu adama ne cevap vereceğimi bazen gerçekten bilmiyordum.
Saat yediye doğru aşağı indim.
Annem salonda oturuyordu. Beni görünce baştan aşağı süzdü.
— Çok güzel olmuşsun.
— Teşekkür ederim.
— Emir için mi?
— Anne!
— Tamam, sustum.
Ama sustuğu falan yoktu. Ben çantamı alırken kendi kendine gülümsediğini gördüm.
Kapı zili çaldığında kalbim istemsizce hızlandı.
Annem benden önce ayağa kalktı.
— Ben açayım.
— Anne, lütfen.
— Ne var? Kapıyı açıyorum sadece.
Arkasından gidip kapının önünde durdum.
Annem kapıyı açtı.
Emir elinde küçük bir kâğıt poşetle karşımızdaydı. Üzerinde siyah bir gömlek ve koyu renk pantolon vardı. Beni gördüğünde yüzünde beliren gülümsemeyi fark etmemek mümkün değildi.
— İyi akşamlar, dedi anneme.
— İyi akşamlar oğlum. Hoş geldin.
— Hoş bulduk.
Sonra gözleri bana döndü.
— Hazır mısın?
— Hazırım.
Emir bir an durup bana baktı.
— Çok güzel olmuşsun.
İçimde bir sıcaklık yayıldı ama belli etmemeye çalıştım.
— Teşekkür ederim.
Annem hemen araya girdi.
— Ben de aynısını söyledim.
Emir gülerek ona döndü.
— O zaman ikimiz de aynı fikirdeyiz.
Annem memnuniyetle başını salladı.
— Güzel. Kızımı çok geç bırakmayın.
— Merak etmeyin, dedi Emir.
Ayakkabılarımı giyerken annemin bakışlarını üzerimde hissediyordum.
Kapıdan çıkınca ona döndüm.
— Seninle bir daha böyle hazırlanmadan önce konuşacağım.
Emir güldü.
— Annenle mi?
— Evet. Beni rezil etmekte üstüne yok.
— Bence gayet iyi anlaşıyoruz.
— Fark ettim.
Emir elindeki poşeti bana uzattı.
— Bu arada, sana bir şey aldım.
Şaşkınlıkla poşete baktım.
— Ne aldın?
— Açınca görürsün.
— Emir, yine sürpriz mi?
— Bu kadar şaşırmaman gerekiyor artık.
Poşeti açtım. İçinde küçük bir kutu vardı. Kutuyu çıkardığımda sevdiğim çikolatalardan olduğunu gördüm.
Gülümseyerek ona baktım.
— Bunları nereden buldun?
— Geçen gün sevdiğini söylemiştin.
Bir an sustum.
Bunu söylediğimi bile unutmuştum.
Emir ise hatırlamıştı.
— Teşekkür ederim, dedim daha yumuşak bir sesle.
— Rica ederim.
— Ama her görüşmemizde bana bir şey almak zorunda değilsin.
— Zorunda olduğum için almıyorum zaten.
Kutuyu çantama koyarken gülümsedim.
— Peki, o zaman itiraz etmiyorum.
— İyi yapıyorsun.
Arabaya bindik. Emir kemerimi taktığımı görünce motoru çalıştırdı.
Bir süre sonra bana döndü.
— Acıktın mı?
— Biraz. Sen?
— Ben de.
— Nereye gidiyoruz?
— Önce yemek yiyeceğiz.
— Bunu tahmin etmiştim.
— Sonra da biraz dolaşacağız.
— Bu kısmı sevdim.
Emir gülümsedi.
— Güzel. Çünkü bu akşam acelemiz yok.
Camdan dışarı baktım. Sokakların ışıkları yanmış, hava iyice kararmıştı. Gün boyunca kafamı meşgul eden işlerin, takvimlerin ve dosyaların ardından böyle bir akşam geçirmek iyi gelecekti.
Emir radyonun sesini biraz açtı.
Şarkının nakaratına geldiğimizde mırıldanmaya başladım.
Emir bana baktı.
— Sen şarkı söylüyor muydun?
— Mırıldanıyorum.
— Aynı şey.
— Değil.
— Peki, hanımefendi.
Gülerek ona döndüm.
— Sen de her şeye yorum yapmak zorunda mısın?
— Seninle konuşmayı seviyorum.
Cevabı o kadar doğal söylemişti ki verecek bir karşılık bulamadım.
Bir süre sonra arabayı küçük, sıcak ışıklarla aydınlatılmış bir restoranın önünde durdurdu.
İçerisi çok kalabalık değildi. Pencere kenarında bir masaya oturduk. Emir menüyü bana uzattı.
— Bu kez sen seç.
Menüye baktım.
— Her şeyi seçebilir miyim?
— Tabii.
— Sonra pişman olmayacaksın?
— Neden pişman olayım?
— Çünkü çok açım.
Emir gülerek arkasına yaslandı.
— Eda, sipariş veriyoruz. Restoranı satın almıyoruz.
Kahkaha attım.
— Tamam, tamam.
Siparişlerimizi verdikten sonra günümüzü anlatmaya başladık.
Emir işinin nasıl geçtiğini sordu. Ben de sabah yaşadığım küçük telaştan, öğleden sonra çözmem gereken toplantı çakışmasından ve Alperen’in gün içindeki tavrından bahsettim.
— Bugün bana kahve getirdi, dedim.
Emir başını salladı.
— Güzel bir hareket.
— Bir de kahvemi nasıl içtiğimi hatırlıyormuş.
— Sen söylemişsindir.
— Söylemişimdir tabii ama ben onun hatırlamasına şaşırdım.
Emir kısa bir an düşündü.
— İnsanlar dikkatli olabilir Eda. Bunda kötü bir şey yok.
— Kötü bir şey olduğunu söylemedim zaten.
— Biliyorum.
Sesi sakindi. Ne sorguluyordu ne de konuyu gereksiz yere uzatıyordu.
— İş yerinde kendimi daha rahat hissetmeye başladım, diye devam ettim. İlk gün her an hata yapacakmışım gibi geliyordu. Şimdi hâlâ dikkatliyim ama en azından ne yaptığımı daha iyi biliyorum.
Emir gülümsedi.
— Zaten senden beklediğim de buydu. Her şeyi ilk günden bilmen değil, öğrenmeye devam etmen.
— Bazen seninle konuşunca her şeyi çok kolaymış gibi anlatıyorsun.
— Kolay olduğunu söylemiyorum. Sadece yapabileceğini düşünüyorum.
Garson yemeklerimizi getirdiğinde konuşmaya ara verdik.
Bir süre yedik. Sonra Emir çatalını bıraktı.
— Peki, iş dışında hayatında neler oluyor?
Şaşırarak ona baktım.
— Ne demek?
— Son iki gündür seni dinliyorum, hep iş anlatıyorsun.
Güldüm.
— Sen de bu akşam iş konuşmak yok demedin mi?
— Ben demiştim. Sen yine konuyu oraya getirdin.
— Çünkü anlatacak şeylerim var.
— Onları yarın da anlatabilirsin. Bu akşam biraz da kendinden bahset.
Başımı hafifçe yana eğdim.
— Ne anlatayım?
— Mesela uzun zamandır yapmak isteyip de ertelediğin bir şey var mı?
Bir an düşündüm.
Aslında vardı.
Uzun zamandır hafta sonlarından birini yalnızca kendime ayırmak istiyordum. Bir kitapçıya gidip saatlerce dolaşmak, sonra sevdiğim bir kafede oturmak, belki de uzun zamandır yarım bıraktığım kitabımı bitirmek…
Ama iş, ev, arkadaşlar ve günlük telaşlar arasında bunu sürekli erteliyordum.
Ona anlattım.
Emir dikkatle dinledi.
— O zaman yap, dedi.
— Bu kadar mı?
— Evet. Bir gününü kendine ayırmak için özel bir sebep olması gerekmiyor.
Gülümsedim.
— Bazen insanın bunu birinden duyması gerekiyor.
— O zaman duydun.
Yemekten sonra restorandan çıktık. Hava serindi. Emir arabaya yönelmek yerine elini uzattı.
— Biraz yürüyelim mi?
Elini tuttum.
— Yürüyelim.
Yakındaki sokaklarda ağır ağır ilerledik. Vitrinlere baktık, bir kitapçının önünde durduk, sonra hiçbir yere yetişme telaşımız olmadan yürümeye devam ettik.
Bir ara Emir bana döndü.
— Şimdi iş konuşmuyoruz, farkında mısın?
— Farkındayım.
— Başarılı bir akşam geçiriyoruz.
— Daha bitmedi.
— Ne yapmayı planlıyorsun?
Gülümseyerek omuz silktim.
— Bilmiyorum. Belki seni biraz daha uğraştırırım.
Emir güldü.
— İşte şimdi tanıdığım Eda geri geldi.
— Ben hiç gitmedim ki.
— Bazen aklın o kadar dolu oluyor ki kendini unutuyorsun.
Bu cümle beni düşündürdü.
Çünkü haklıydı.
Son birkaç gündür yeni işimde başarılı olmak için o kadar çok çabalıyordum ki kendime nefes alacak alan bırakmamıştım. Hata yapmamak, her şeyi zamanında yetiştirmek, Alperen’in beklentilerini karşılamak…
Bunların hepsi önemliydi.
Ama hayatım yalnızca bunlardan ibaret değildi.
Yanımda yürüyen Emir’e baktım.
— İyi ki bu akşam çıkmışız, dedim.
Emir elimi biraz daha sıkı tuttu.
— Ben de öyle düşünüyorum.
Bir süre daha yürüdükten sonra küçük bir kafeye girdik. İki sıcak içecek söyledik. Masaya oturup camın ardından geçen insanları izledik.
Emir bir ara telefonunu çıkarıp saate baktı.
— Geç oldu.
İç çektim.
— Biraz daha otursak?
Bana baktı.
Sonra telefonu cebine koydu.
— Oturalım.
Gülümsemem yüzüme yayıldı.
— Gerçekten mi?
— Eda, beş dakika önce biraz daha kalmak istedin. Şimdi neden şaşırıyorsun?
— Bilmiyorum. Belki de hemen kalkarız sandım.
Emir başını salladı.
— Her zaman bir yere yetişmek zorunda değiliz.
Sıcak içeceğimden bir yudum aldım.
O akşam uzun uzun konuştuk. Bazen güldük, bazen sustuk. Çocukluğumuzdan, gelecek planlarımızdan, sevdiğimiz şehirlerden ve bir gün görmek istediğimiz yerlerden bahsettik.
Bir ara Emir, bir gün birlikte başka bir şehre gitmek istediğini söyledi.
— Nereye? diye sordum.
— Henüz karar vermedim.
— Yani yine sürpriz.
— Bu kez sen de planlayacaksın.
— O zaman kesinlikle deniz kenarında bir yer seçiyorum.
— Şaşırmadım.
— Neden?
— Denizi seviyorsun.
Gülümsedim.
— Beni tanıyorsun artık.
Emir gözlerimin içine baktı.
— Tanımaya devam ediyorum.
Bu söz, gecenin geri kalanından daha uzun süre aklımda kaldı.
Çünkü bana büyük vaatlerde bulunmuyordu. Geleceğimizin nasıl olacağını kesinmiş gibi anlatmıyordu.
Sadece benimle geçirdiği zamanı önemsiyordu.
Ve ben de onun yanında bunu hissediyordum.
Eve döndüğümüzde saat ona yaklaşmıştı.
Emir arabayı kapının önünde durdurdu. Kemerimi çıkardım ama hemen kapıyı açmadım.
— Güzel bir akşamdı, dedim.
— Bence de.
— Hem de çok güzel.
Emir gülümsedi.
— Bunu iki kere söylemene gerek yoktu.
— Söylemek istedim.
— O zaman bir daha söyle.
Gülerek ona döndüm.
— Şımarıyorsun.
— Biraz.
Başımı salladım.
— Evet, çok güzel bir akşamdı.
Emir’in yüzündeki gülümseme yumuşadı.
— Benim için de.
Arabadan indim. Kapıyı kapatmadan önce eğilip ona baktım.
— Eve gidince haber ver.
Emir kaşlarını kaldırdı.
— Bunu ben sana söyleyecektim.
— Bugün sıra bende.
— Peki. Eve gidince yazarım.
Kapıyı kapatıp birkaç adım yürüdüm. Apartmanın kapısına geldiğimde arkamı döndüm.
Emir hâlâ oradaydı.
El salladım.
O da bana karşılık verdi.
Eve girdiğimde annem salonda oturuyordu. Beni görünce gülümsedi.
— Güzel geçti galiba.
Çantamı bıraktım.
— Evet.
— Yüzünden belli.
Yanına oturup başımı omzuna yasladım.
— Anne, bazen hiçbir şey yapmadan da mutlu olunabiliyormuş.
Annem saçlarımı okşadı.
— Bazen en güzel anlar öyle olur kızım.
Bir süre öyle oturduk.
Sonra odama çıktım. Üzerimi değiştirip yatağıma uzandım. Telefonumda Emir’den mesaj vardı.
Emir: Eve geldim. Sen de iyi misin?
Ben: İyiyim. Ben de eve girdim.
Emir: Güzel.
Ardından bir mesaj daha geldi.
Emir: Bu akşam yüzünün daha rahat olduğunu fark ettim.
Bir süre düşündüm.
Ben: Çünkü kafamı biraz dinlendirdim sanırım.
Emir: Bazen buna ihtiyacın var.
Ben: Evet. Ama bu akşam iyi ki sen vardın.
Mesajı gönderdikten sonra telefonun başında bekledim.
Cevabı geldiğinde gülümsedim.
Emir: Ben hep her şeyi çözmek zorunda değilim. Bazen yanında oturmam yeterse, onu da yaparım.
Ekrana uzun uzun baktım.
Sonra yazdım.
Ben: Bazen gerçekten sadece bu gerekiyor.
Telefonu komodinin üzerine bıraktım.
O gün iş yerinde kendime bir şey kanıtlamaya çalışmış, yeni sorumluluklar öğrenmiş, kendi ayaklarımın üzerinde durmak için çabalamıştım.
Akşam olduğunda ise hiçbir şeyi kanıtlamak zorunda olmadığım bir yerde bulmuştum kendimi.
İkisi de benim hayatımdı.
Ve ikisinin de içinde kendime yer açmayı öğreniyordum.
Gözlerimi kapatırken ertesi gün yapacaklarımı düşündüm. Kontrol etmem gereken takvim, tamamlamam gereken dosyalar, hazırlamam gereken toplantı notları vardı.
Ama bu kez zihnimde yalnızca yapılacaklar listesi yoktu.
Hafta sonu için kendime bir gün ayıracaktım.
Belki kitapçıya gidecek, belki deniz kenarında oturacaktım.
Belki de hiçbir plan yapmayacaktım.
İlk kez, bütün bunları yapmak için kendime izin vermem gerektiğini anlıyordum.
Ve telefonumun ekranında Emir’den gelen son mesaj duruyordu.
Emir: İyi geceler Eda. Yarın da kendine biraz zaman ayırmayı unutma.
Gülümseyerek cevap verdim.
Ben: Sen de iyi geceler. Yarın görüşürüz.
Telefonu kapattım.
Yarın yeni bir gündü.
Yeni dosyalar, yeni sorumluluklar ve belki de hiç beklemediğim küçük sürprizlerle dolu bir gün…
Ama artık her şeyi ilk seferde kusursuz yapmak zorunda olmadığımı biliyordum.
Öğrenebilirdim.
Yanılabilirdim.
Kendimi geliştirebilirdim.
Ve bütün bunları yaparken hayatın geri kalanını da kaçırmak zorunda değildim.