Eve geldiğimde ilk yaptığım şey ayakkabılarımı çıkarmak oldu.
İkinci yaptığım şey de annemin "Üstünü değiştir, yemek hazır," demesine rağmen salondaki koltuğa kendimi bırakmak.
— Eda.
Gözlerimi kapattım.
— Anne...
— Üstünü değiştir.
— Beş dakika.
— Beş dakika sonra yemek soğur.
— Isıtırsın.
Annem bir süre sessiz kaldı.
Gözlerimi açmadan onun hâlâ karşımda durduğunu hissedebiliyordum.
— Kalkacak mısın?
— Hayır.
— Peki.
Ayak seslerini duydum.
Gitti sandım.
Sonra salondan babamın sesi geldi.
— Anneni dinle kızım.
Gözlerimi açtım.
— Siz ne zaman iki kişi oldunuz?
Babam televizyonun karşısından dönüp bana baktı.
— Biz hep iki kişiydik.
— Bana karşı birleşmişsiniz.
— Daha yeni geldin. Kavga çıkarmaya çalışma.
Gülmeye başladım.
İşte özlediğim şey tam olarak buydu.
Kimsenin bana "Neden böyle oldun?" diye sormadığı, "Ne yaşadın?" diye kurcalamadığı o saçma aile konuşmaları.
Annem mutfaktan seslendi.
— Hadi Eda!
— Geliyorum.
— Beş dakikadır geliyorum diyorsun.
— Çünkü daha beş dakika olmadı.
Babam güldü.
— Oldu.
Ayağa kalktım.
Merdivenlerden çıkarken telefonum cebimde titredi.
Bir bildirim geldi.
İşten bir şey sandım.
Baktım.
Reklam.
Telefonu tekrar cebime koydum.
O an havalimanındaki adam aklıma geldi.
Emir.
Nedense ismini düşündüğüm anda yüzümde küçük bir gülümseme oluştu.
Sonra kendi kendime kızdım.
Allah Allah.
Daha bugün tanıştığım bir insanı neden düşünüyorum?
Hem ne olmuştu ki?
Bir kahve dökülmüş.
Biraz konuşmuştuk.
Aynı uçağa denk gelmiştik.
Yan yana oturmuştuk.
Hepsi buydu.
O kadar.
Odamın kapısını açıp içeri girdim.
Çantamı yatağın üzerine bıraktım.
Üzerimi değiştirmek için dolabı açtığımda annemin hazırladığı kıyafetleri görünce istemsizce güldüm.
— Anne!
Aşağıdan sesi geldi.
— Ne oldu?
— Dolabıma niye kıyafet koydun?
— Çünkü getirdiklerini beğenmedim.
— Daha bavulumu açmadım ki!
— Açınca görecektim zaten.
Başımı iki yana salladım.
— İnanılmazsın.
— Duydum!
Üzerimi değiştirip aşağı indim.
Masaya oturduğumda babam tabağıma yemek koydu.
— Kendim alabilirim.
— Biliyorum.
— O zaman?
— Canım istedi.
Bir şey demedim.
Yemeğimi yemeye başladım.
Annem karşımdan beni izliyordu.
Bir süre sonra:
— İyi misin?
Çatalım havada kaldı.
İşte.
Sonunda.
Başımı kaldırıp ona baktım.
— İyiyim.
— Emin misin?
— Eminim.
Annem başını salladı.
Sonra konuyu değiştirdi.
— Yarın ne yapacaksın?
— Hiçbir şey.
— Arkadaşlarınla görüşmeyecek misin?
— Hayır.
— Gezmez misin biraz?
— Belki.
Babam araya girdi.
— İstersen arabayı al.
— Yok baba, gerek yok.
— Al.
— Gerçekten gerek yok.
— Benzini de koyarım.
— Baba...
— Ne?
— Daha yeni geldim.
Babam omuz silkti.
— Ben de yardım etmeye çalışıyorum.
Gülümsedim.
— Biliyorum.
Yemekten sonra annem çay yaptı.
Salonda oturduk.
Televizyonda kimsenin gerçekten izlemediği bir program açıktı.
Babam arada bir yorum yapıyor, annem "Kimse sana sormadı," diyordu.
Ben de ikisine bakıp gülüyordum.
Saat ilerledikçe gözlerim ağırlaştı.
Bir ara annem:
— Yoruldun sen, git yat, dedi.
— Tamam.
Odama çıktım.
Telefonumu şarja taktım.
Yatağa uzandım.
Bugün yaşananları düşünmemeye çalıştım.
Ama nedense aklıma yine havalimanı geldi.
"Sen de mi?"
"Ben de."
"Sanırım bu kez gerçekten aynı yere denk geldik."
Gözlerimi kapattım.
Sonra kendi kendime fısıldadım.
— Bir daha görmeyeceksin zaten.
Bu düşünce nedense içimi hafifçe burktu.
Ne saçmalıyordum?
Görmesem ne olacaktı?
Adamı tanımıyordum bile.
Telefonumu elime aldım.
Saat gece yarısını geçmişti.
Annemden mesaj gelmişti.
"Yarın geç kalk. Dinlen biraz."
Gülümsedim.
"Tamam anne."
Telefonu bıraktım.
Tam uykuya dalacakken dışarıdan bir araba sesi geldi.
Sonra koridordan babamın sesi duyuldu.
— Eda, uyudun mu?
— Hayır.
Kapı açıldı.
Babam başını içeri uzattı.
— Yarın benim arabayı kullanacaksan anahtarı mutfakta bırakırım.
— Tamam.
— Bir yere gidecek misin?
— Bilmiyorum.
— Tamam.
Kapıyı kapatacakken durdu.
— Bu arada...
— Efendim?
— Eve geldiğine sevindim.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Babam böyle şeyleri çok söylemezdi.
— Ben de, dedim.
Kapıyı kapattı.
Ben de yorganı üzerime çektim.
Telefonum komodinin üzerinde duruyordu.
Ekranı kapalıydı.
Bir süre ona baktım.
Sonra yüzümü diğer tarafa çevirdim.
Emir'in hayatımda kalıp kalmayacağını bilmiyordum.
Hatta muhtemelen kalmayacaktı.
Belki birkaç gün sonra bugün yaşananları bile unutacaktım.
Bazen insanlar hayatınıza girmezdi.
Sadece bir yerinden geçerlerdi.
Kısacık.
Tesadüfen.
Sonra yollarınız yine ayrılırdı.
Ben de bunun böyle olacağını düşündüm.
Ve ilk defa, yanılmayı bu kadar istemediğimi fark etmeden uykuya daldım.
Sabah uyandığımda saat on biri geçmişti.
Telefonumu elime alıp saate baktım.
— Allah'ım...
Bir süre tavana baktım.
Annem beni uyandırmamıştı.
Bu iyi bir şey miydi, yoksa beni tamamen gözden mi çıkarmıştı, emin değildim.
Yataktan kalkıp aşağı indim.
Mutfaktan sesler geliyordu.
Annem kahvaltı hazırlıyordu.
Beni görünce arkasını döndü.
— Günaydın uykucu.
— Günaydın.
— Uyandırmadım seni.
— Fark ettim.
— İyi uyudun mu?
— Hem de nasıl.
Sandalyeye oturdum.
Annem önüme bir tabak koydu.
— Ye.
— Aç değilim.
— Sabah beri bunu söylüyorum, yine de yiyorsun.
— Çünkü güzel kokuyor.
— Hah, demek ki açsın.
Babam da salona girip bizi duydu.
— Ne zaman geldi bu?
— Az önce.
Babam bana baktı.
— İnsan kahvaltıya gelir.
— Saat on bir baba.
— Kahvaltının saati mi olur?
Annem hemen destek verdi.
— Baban doğru söylüyor.
İkisine bakıp güldüm.
— Ben sizi özlemişim ama siz beni özlememişsiniz.
Babam sandalyeye otururken:
— Biz seni özledik.
— Hiç belli etmiyorsunuz.
— Belli etsek şımarırsın.
— Ben zaten şımarığım.
Babam güldü.
Annem çayımı doldurdu.
Uzun zamandır ilk defa bu kadar rahat hissediyordum.
Kimse neden geldiğimi sormuyordu.
Kimse ne olduğunu anlatmam için uğraşmıyordu.
Sadece yanımda oturuyorlardı.
Kahvaltıdan sonra annem:
— Bugün dışarı çık biraz, dedi.
— Nereye?
— Bilmem. Gezersin.
— Tek başıma mı?
— Evet.
— Çok destekleyici bir annesin.
— Evde oturup bütün gün telefonuna bakmandan iyidir.
Telefonumu masadan aldım.
— Ben öyle yapmıyorum.
Babam güldü.
— Yapıyorsun.
— Siz bugün bana karşısınız.
Annem:
— Arabanın anahtarı mutfakta.
— Tamam.
Odama çıkıp hazırlandım.
Saçımı düzeltirken aynada kendime baktım.
Dün uçakta tanıştığım adam aklıma geldi.
Emir.
İsmini düşününce bile istemsizce gülümsediğimi fark ettim.
— Of...
Aynadaki kendime baktım.
— Daha dün tanıştın kızım.
Sonra saçımı toparlayıp odadan çıktım.
Şehir merkezine doğru giderken ne yapacağımı hâlâ bilmiyordum.
Bir kafeye oturabilirdim.
Kitapçıya gidebilirdim.
Hatta hiçbir şey yapmadan arabayla dolaşabilirdim.
Sonunda çocukken çok sevdiğim bir sokağın başında arabayı park ettim.
Yürümeye başladım.
Hava güzeldi.
İnsanların arasına karışmak iyi geliyordu.
Bir süre vitrinlere baktım.
Sonra küçük bir kafeyi görünce içeri girdim.
Cam kenarında boş bir masa bulup oturdum.
Telefonumu çıkarıp anneme fotoğraf attım.
"Kahve içiyorum."
Cevap hemen geldi.
"Yanında bir şey ye."
Gülerek cevap verdim.
"Anne."
"Ne anne?"
"Kahve içiyorum."
"E tamam, yanında pasta ye."
Telefonu masaya bıraktım.
Garson geldi.
— Ne alırsınız?
— Latte alayım. Bir de...
Menüye baktım.
— Şu cheesecake'ten.
Siparişimi verdim.
Telefonumu tekrar elime aldım.
Tam o sırada kafeden bir ses geldi.
— Eda?
Başımı kaldırdım.
Bir an donup kaldım.
Emir.
Elinde iki kahve vardı.
O da beni görünce şaşırmıştı.
— Gerçekten sen misin?
Gülmeye başladım.
— Evet, benim.
— Ben de seni birine benzettim sandım.
— Ben de seni görünce önce yanlış gördüm zannettim.
Yanıma geldi.
— Oturabilir miyim?
— Tabii.
Sandalyeyi çekip oturdu.
Elindeki kahvelerden birini masaya koydu.
— Arkadaşım birazdan gelecek.
— Yani beni arkadaşının yerine koymuyorsun umarım.
— Yok, sen daha iyi bir seçeneksin.
Güldüm.
— Daha dün tanıştığın birine bunu söylemen biraz tehlikeli.
— Dün yeterince konuştuk bence.
— Doğru.
Bir an birbirimize baktık.
Sonra ikimiz de aynı anda güldük.
Emir kahvesinden bir yudum aldı.
— Eve gittin mi dün?
— Gittim.
— Ailen seni görünce ne yaptı?
— Annem sarıldı. Sonra zayıflamışsın dedi.
Emir kahkaha attı.
— Anneler hep aynı mı?
— Seninki de mi öyle?
— Benimki önce "Ne kadar zayıflamışsın," der, sonra iki tabak yemek koyar.
— İşte! Annemin aynısı.
— Babalar da aynı.
— Seninki de "Aç mısın?" diye mi soruyor?
— Evet.
Gülmeye başladım.
— Biliyor musun, dün uçakta annemle babamı düşünüyordum. Sonra babamın sesi geldi aklıma.
— Ne dedi?
— "Aç mısın?"
Emir gülerek başını salladı.
— Demek babaların ortak bir dili var.
— Kesinlikle.
Siparişim geldi.
Cheesecake'i önüme koyduklarında Emir baktı.
— Annen haklıymış.
— Ne konuda?
— Yanında bir şey yemen gerekiyormuş.
— Annemle anlaşma.
— Ben anneleri severim.
— Daha benim annemi tanımıyorsun.
— Sen anlattıkça biraz tanıyorum.
Çatalımı elime aldım.
— O zaman dikkat et. Bir gün seni de yemekle uğurlayabilir.
— Hiç sorun değil.
Gülümsedim.
Bir süre cheesecake yedim.
Emir de kahvesini içti.
Konuşurken nedense zaman hızlı geçiyordu.
Yanında kendimi garip şekilde rahat hissediyordum.
Daha dün tanışmıştık ama sanki birkaç gündür konuşuyormuşuz gibiydi.
— Bu arada, dedi.
— Hı?
— Dün senden ayrıldıktan sonra bir şey fark ettim.
— Ne?
— Seninle konuşmak kolaymış.
Bir an sustum.
Sonra gülümsedim.
— Seninle de.
— Güzel.
— Güzel.
İkimiz de birkaç saniye sustuk.
Bu kez sessizlik bile rahatsız etmedi.
Emir telefonuna baktı.
— Arkadaşım yazmış. Gelemeyecekmiş.
— O zaman kahveni tek başına içebilirdin.
— İyi ki gelmemiş.
— Neden?
Bana baktı.
— Çünkü sen buradaydın.
Ne diyeceğimi bilemedim.
Gülümsedim.
— Çok hızlı alışıyorsun.
— Belki de iyi insanlara denk gelmişimdir.
Başımı eğip kahveme baktım.
Nedense yüzüm ısınıyordu.
Tam o sırada telefonum çaldı.
Annem.
Açtım.
— Efendim anne?
— Neredesin?
— Dışarıdayım.
— Nerede?
— Bir kafedeyim.
Annem birkaç saniye sustu.
— Tek misin?
Emir bana baktı.
Gülmemek için dudağını ısırıyordu.
— Anne...
— Ne?
— Yanımda biri var.
Annemin sesi bir anda değişti.
— Kim?
Gözlerimi kapattım.
— Bir arkadaş.
Emir kaşlarını kaldırıp bana baktı.
Dudaklarıyla:
Arkadaş mı?
diye sordu.
Ben de ona bakıp gülmemek için başımı çevirdim.
— Tamam kızım. Çok geç kalma.
— Tamam.
Telefonu kapattım.
Emir hâlâ gülüyordu.
— Ne var?
— Arkadaş mı?
— Ne diyecektim?
— Bilmiyorum.
— Daha dün tanıştık. "Yanımda uçakta tanıştığım adam var," mı deseydim?
— Bence annenin yüzünü görmek isterdim.
— Hiç komik değil.
— Bence çok komik.
Ben de gülmeye başladım.
Ve o an fark ettim.
Dün hayatımın en kötü günlerinden birinden kaçıp gelmiştim.
Bugün ise hiç tanımadığım bir adamla oturmuş, annemin beni sorgulamasına gülüyordum.
Belki hayat gerçekten garipti.
İnsan bazen iyi hissetmek için büyük şeylere ihtiyaç duymuyordu.
Bazen sadece güzel bir kahve, biraz sohbet ve yanında rahatça gülebildiğin biri yetiyordu.
Emir bardağını masaya bıraktı.
— Biraz yürüyelim mi?
Başımı kaldırdım.
— Olur.
Ayağa kalktık.
Kafeden çıktığımızda hava biraz daha serinlemişti.
Yan yana yürümeye başladık.
Bu kez ne onun nereye gittiğini biliyordum ne de benim günün sonunda ne yapacağımı.
Ama ilk kez bunu düşünmüyordum.
Sadece yürüyordum.
Ve nedense onun yanında olmak bana uzun zamandır unuttuğum bir şeyi hatırlatıyordu.
RAHAT OLMAYI
Kafeden çıktıktan sonra bir süre nereye gittiğimizi bilmeden yürüdük.
Yan yana yürüyorduk ama ikimiz de konuşmuyorduk.
Garip olan, bu sessizliğin hiç rahatsız etmemesiydi.
Bir süre sonra Emir ellerini cebine sokup bana baktı.
— Sen hep böyle misin?
— Nasıl?
— Bir yere çıkıp nereye gideceğini bilmeden yürüyen.
Gülümsedim.
— Evet.
— Güzelmiş.
— Sen?
— Ben tam tersiyim.
— Her şeyi planlar mısın?
— Çoğunu.
— Sıkıcı.
— Daha yeni tanıştık, hemen sıkıcı oldum.
Gülerek omzuna hafifçe vurdum.
— Şaka yaptım.
— Ben de.
Biraz daha yürüdük.
Sonra önümdeki dondurmacıyı gördüm.
Durduğumu fark edince Emir de durdu.
— Dondurma mı?
— Olur.
— Daha yeni cheesecake yedin.
— Bunun konuyla ne ilgisi var?
— Hiç. Sadece şaşırdım.
— İnsan cheesecake yedikten sonra dondurma yiyemez mi?
— Yiyebilir.
— Güzel.
İçeri girdik.
Ben çikolatalı istedim.
Emir sade aldı.
Dondurmaları alıp dışarı çıktık.
İlk kaşığı aldıktan sonra ona baktım.
— Sade mi?
— Evet.
— Hiçbir şey yok içinde.
— Dondurma zaten.
— Hayatında hiç eğlence yok mu?
Gülmeye başladı.
— Sen benim dondurmama bile karışıyorsun.
— Çünkü yanlış seçmişsin.
— Peki seninki doğru mu?
Dondurmamdan bir kaşık aldım.
— Kesinlikle.
— Bir tadına bakayım mı?
Kaşığı ona doğru uzattım.
Bir an durdu.
Sonra eğilip bir kaşık aldı.
— Hımm.
— Gördün mü?
— Güzelmiş.
— Ben sana demiştim.
Bir süre sonra onun dondurmasından da tattım.
— Bu da fena değilmiş.
— Az önce hayatımda eğlence olmadığını söylüyordun.
— Dondurma konusunda fikrimi değiştirdim.
— Ne kadar çabuk.
Gülerek yürümeye devam ettik.
Bir ara Emir:
— Burada mı büyüdün? diye sordu.
— Hayır. Ama çocukluğum burada geçti.
— O yüzden mi her yere bakıyorsun?
— Belli oluyor mu?
— Biraz.
Etrafıma baktım.
— Çok şey değişmiş.
— İyi anlamda mı?
— Bilmiyorum. Bazı şeylerin değişmesini istemiyorsun ama değişiyor.
Emir bir süre sessiz kaldı.
— Doğru.
Sonra bana baktı.
— Sen neden geldin?
Sorusu basitti.
Ama cevabı o kadar kolay değildi.
Omuzlarımı kaldırdım.
— Annem çağırdı.
— Sadece bu mu?
Gülümsedim.
— Biraz da kaçmak istedim.
— Neden?
— Bazen insan bulunduğu yerden biraz uzaklaşınca her şeyin daha kolay olacağını sanıyor.
— Oldu mu?
Düşündüm.
— Henüz karar vermedim.
Başını salladı.
— Bence bazı şeyler uzaklaşınca daha net oluyor.
— Sen de bir şeylerden kaçıp mı geldin?
Bu kez gülümseyerek yere baktı.
— Belki.
— Bak, ben de merak ettim.
— Sen merak etmiyorsun sanıyordum.
— Etmiyorum demedim.
— O zaman bir gün anlatırım.
— Bir gün mü?
— Senin de bir gün kahve sözün vardı.
Gülmeye başladım.
— Onu hâlâ hatırlıyor musun?
— Tabii.
— Ben unutmuştum.
— Yalan.
— Tamam, belki biraz.
Yürürken telefonum çaldı.
Ekranda annemin adı vardı.
— Açayım mı?
— Aç.
— Sonra sana da soru sorar.
— Ben hazırım.
Telefonu açtım.
— Anne?
— Nerdesin?
— Dışarıdayım.
— Nerede?
Emir bana bakıp gülümsedi.
— Yürüyorum.
— Kiminle?
Gözlerimi kapattım.
— Anne...
— Ne anne?
— Bir arkadaşımla.
Emir kaşlarını kaldırdı.
Telefonu kapatınca bana baktı.
— Yine arkadaş.
— Ne diyeceğim?
— Artık arkadaş olduk sanırım.
— Daha dün tanıştık.
— Arkadaş olmak için süre mi var?
Bir an düşündüm.
— Yok.
— O zaman?
Gülümsedim.
— Tamam. Arkadaş.
Elini uzattı.
— Memnun oldum arkadaş.
Eline baktım.
Gülerek elini sıktım.
— Memnun oldum.
Elimizi bıraktık.
Bir süre sonra Emir:
— Bu arada annen akşama kadar seni merak eder.
— Biliyorum.
— Baban da?
— O daha az belli eder.
— Benim babam da öyle.
— Sen ailene yakın mısın?
— Evet.
Sesi ilk defa biraz daha yumuşaktı.
— Annemle çok yakınım. Babamla da iyiyim ama annem biraz fazla meraklı.
— Annemle tanışsalar iyi anlaşırlar.
— Kesinlikle.
Gülüştük.
Sonra yolun karşısındaki küçük parkı gördüm.
— Şuraya oturalım mı?
— Olur.
Bir banka oturduk.
Dondurmalarımızı bitirdik.
Hava kararmaya başlamıştı.
Bir süre çocukları, koşan insanları izledik.
Sonra Emir:
— Eve ne zaman dönmen gerekiyor?
— Annem "çok geç kalma" dedi.
— O zaman annenin sözünü dinleyelim.
— Sen ne ara annemin tarafına geçtin?
— Ben anneleri severim.
— Bunu söylemiştin.
— Doğru.
Ayağa kalktı.
— Hadi seni bırakayım.
— Gerek yok, arabam var.
— O zaman arabana kadar yürüyeyim.
— Olur.
Birlikte tekrar yürümeye başladık.
Otoparka geldiğimizde arabamı buldum.
Anahtarı çıkarırken Emir durdu.
— Eda.
— Efendim?
— Bugün iyi geldi.
Ne diyeceğimi bilemedim.
Ben de gülümsedim.
— Bana da.
— O zaman...
Bir an durdu.
— Görüşürüz.
— Görüşürüz.
Arabaya bindim.
Emir kapıyı kapattı.
Motoru çalıştırmadan önce camdan ona baktım.
O da birkaç adım ötede durmuştu.
Elini kaldırıp küçük bir selam verdi.
Ben de gülümsedim.
Sonra arabayı çalıştırıp yola çıktım.
Eve doğru giderken telefonum çaldı.
Annem mesaj atmıştı.
"Neredesin?"
Gülerek cevap verdim.
"Geliyorum."
Birkaç saniye sonra yeni mesaj geldi.
"Yanındaki arkadaşın kim?"
Ekrana bakıp kahkaha attım.
Annem gerçekten annemdi.
Telefonu kapatıp başımı koltuğa yasladım.
Sonra kendi kendime:
— Arkadaşım, dedim.
Bu kelimeyi söylerken neden içimde küçük bir mutluluk oluştuğunu ise hiç düşünmedim.
Düşünürsem işler karışacaktı.
Ben daha yeni eve gelmiştim.
Şimdilik sadece eve dönmek istiyordum.
Ama ilk defa, ertesi günün gelmesini de biraz olsun merak ediyordum.
Eve vardığımda annem kapıyı açmadan önce zile ikinci kez basmak zorunda kaldım.
Kapıyı açtığında yüzüme baktı.
Sonra arkamdaki sokağa.
Sonra tekrar bana.
— Nerede kaldın?
— Dışarıdaydım ya.
— Onu biliyorum.
Ayakkabılarımı çıkarırken başımı kaldırdım.
— Eee?
— Yanındaki arkadaşın kim?
İşte beklediğim soru.
— Anne, arkadaş işte.
— Adı var mı bu arkadaşın?
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
— Var.
— Neymiş?
— Emir.
Annemin yüzündeki ifade değişti.
Sanki sadece bir isim söylememişim de kendisine önemli bir bilgi vermişim gibi baktı.
— Emir?
— Evet, Emir.
— Nereden tanıyorsun?
— Bugün tanıştık.
— Bugün mü?
— Evet.
— Ve bütün gün onunla mıydın?
— Bütün gün değildi.
— Ne yaptınız?
Çantamı koltuğun üzerine bıraktım.
— Kahve içtik. Sonra yürüdük. Dondurma yedik.
Annem birkaç saniye sessiz kaldı.
— Dondurma mı?
— Evet.
— Sen cheesecake de yemiştin.
— Anne, sorguya mı çekiyorsun beni?
Gülmeye başladı.
— Yok kızım. Sadece merak ettim.
— Belli.
Mutfağa doğru yürüdüm.
— Yemek var mı?
— Var. Ama önce anlat.
— Ne anlatacağım?
— Bu Emir'i.
Tezgâha yaslandım.
— Anlatacak bir şey yok.
— Hiç mi?
— Hiç.
Annem gözlerini kıstı.
— Eda.
— Anne.
— Ben seni doğurdum.
— Biliyorum.
— Yalan söylediğinde yüzün değişiyor.
Elimi yüzüme götürdüm.
— Nasıl değişiyor?
— İşte böyle.
Gülmeye başladım.
— Hiçbir şey yok gerçekten.
Annem bir şey söylemedi.
Sadece gülümsedi.
O gülümsemenin ne anlama geldiğini çok iyi biliyordum.
Ama üzerinde durmadım.
Çünkü gerçekten üzerinde duracak bir şey yoktu.
Emir sadece bugün tanıştığım biriydi.
Birlikte kahve içtiğim, yürüdüğüm, dondurma yediğim biriydi.
Hepsi buydu.
En azından ben öyle düşünüyordum.
⸻
Gece yatağıma uzandığımda telefonumu komodinin üzerine bıraktım.
Uyumaya çalıştım.
Olmadı.
Bir sağa döndüm.
Bir sola.
Sonra telefonumu elime aldım.
Ekrana baktım.
Hiçbir bildirim yoktu.
Telefonu tekrar bıraktım.
İki dakika sonra yeniden aldım.
Kendi kendime kızdım.
— Ne yapıyorsun sen?
Telefonu kapatıp gözlerimi kapattım.
Tam uykuya dalacakken telefon titredi.
Elim istemsizce telefona gitti.
Mesaj Emir'dendi.
"Eve vardın mı?"
Mesaja birkaç saniye baktım.
Neden bilmiyorum ama gülümsedim.
"Vardım."
Cevap hemen geldi.
"İyi."
Sonra bir mesaj daha.
"Annen kızmadı umarım."
Gülerek yazdım.
"Biraz sorguya çekti."
"Ben demiştim."
"Senin yüzünden."
"Ben ne yaptım?"
"Arkadaş olarak gezmeye çıktık, annem neredeyse hayat hikâyeni istedi."
Bir süre yazıyor göründü.
Sonra:
"Demek arkadaş olduk."
Telefonu elimde tutup ekrana baktım.
Bugün parkta söylediği şeyi hatırladım.
"Tamam. Arkadaş."
Dudaklarımın kenarı yine kıvrıldı.
"Evet."
Cevabı kısa oldu.
"Güzel."
Telefonu kapattım.
Bu kez gerçekten uyuyabileceğimi düşündüm.
Ama birkaç saniye sonra tekrar açtım.
Mesaj yazdım.
"Bu arada..."
Cevap hemen geldi.
"Efendim?"
Bir an durdum.
Sonra yazdım.
"Dondurma konusunda hâlâ haklıyım."
Uzun bir süre cevap gelmedi.
Tam telefonu bırakacakken mesaj düştü.
"Yarın bir tane daha yeriz. Bu sefer sen seç."
Ekrana bakarken yüzümde oluşan gülümsemeyi engelleyemedim.
"Olur."
Telefonu bıraktım.
Bu kez başka hiçbir şey düşünmedim.
Sadece yarını.
Ve nedense, yarın artık eskisinden biraz daha güzel görünüyordu.
Sabah gözümü açtığımda ilk düşündüğüm şey dondurmaydı.
Dondurma.
Gerçekten mi?
Kendi kendime güldüm.
Dün gece Emir'in attığı mesaj aklıma gelince telefonumu elime aldım. Mesaj ekranını açtım.
"Yarın bir tane daha yeriz. Bu sefer sen seç."
Mesaja tekrar baktım.
Sonra telefonu yatağın üzerine fırlattım.
— Eda, kendine gel.
Yataktan kalkıp perdeyi açtım.
Hava güzeldi.
Normalde hava güzel olduğunda bile bir bahanem olurdu. Bugünse nedense hiçbir şeye söylenmek istemiyordum.
Mutfaktan annemin sesi geldi.
— Uyandın mı?
— Uyandım.
— Kahvaltı hazır.
— Geliyorum.
Üzerimi değiştirip mutfağa gittim.
Annem masada çayını içiyordu. Beni görünce hiçbir şey söylemeden baktı.
O bakışı tanıyordum.
— Ne?
— Hiç.
— Anne, öyle bakma.
— Nasıl bakıyorum?
— Bir şey biliyormuş gibi.
Gülümsedi.
— Ben hiçbir şey bilmiyorum.
— İyi.
Sandalyeye oturdum.
Bir parça ekmek aldım.
Annem birkaç saniye sonra sordu:
— Bugün ne yapacaksın?
— Bilmiyorum.
— Emir'le mi?
Ekmeği elimde tutup ona baktım.
— Daha sabahın köründe başladın.
— Sadece sordum.
— Bilmiyorum dedim ya.
Annem çayından bir yudum aldı.
— Peki.
O "peki"nin içinde en az on tane soru vardı.
Ama sustu.
Ben de sustum.
Kahvaltımı bitirdikten sonra odama geçtim. Telefonumu aldım.
Emir'den mesaj vardı.
"Günaydın."
Öyle basit bir mesajdı.
Ama nedense sabahımı güzelleştirdi.
"Günaydın."
Birkaç saniye sonra:
"Bugün planın var mı?"
Düşünmeden cevap verdim.
"Yok."
Sonra mesajı tekrar okudum.
Çok mu hazır görünmüştüm?
Biraz bekledim.
Sonra yeni mesaj geldi.
"Güzel."
"Niye güzel?"
"Çünkü benim de yok."
Güldüm.
"Tesadüf."
"Bence değil."
Telefonu elimde tutup bir süre ekrana baktım.
"Ne yapacağız?"
"Dün yarım kalan bir şey vardı."
"Ne?"
"Dondurma."
Gülmeye başladım.
"Sen gerçekten dondurmaya taktın."
"Sen de dün yanlış seçtiğimi söyledin."
"Çünkü yanlıştı."
"Bugün karar verirsin."
"Peki."
"Bir saat sonra?"
"Olur."
Telefonu bıraktım.
Sonra aynaya baktım.
Bir saat vardı.
Bir saat.
İnsan bir saat içinde neden dolabının tamamını dağıtırdı?
Ben dağıttım.
Bir bluz çıkardım.
Olmadı.
Başka bir tane.
O da olmadı.
Sonunda dün giydiğim kıyafetten çok farklı olmayan bir şey giyip aynaya baktım.
— Tamam. Normal.
Sonra kendi kendime güldüm.
Sanki buluşmaya değil de sınava gidiyordum.
────────
Evden çıkarken annem arkamdan seslendi.
— Nereye?
— Dışarı.
— Emir'le mi?
Kapının kolunda elim kaldı.
— Anne!
— Ne var?
— Evet.
Annem gülümsedi.
— İyi gezmeler.
— Teşekkürler.
Kapıyı kapattım.
Apartmandan çıkınca derin bir nefes aldım.
Daha şimdiden annem yüzünden utanmıştım.
Ama nedense içimde garip bir heyecan vardı.
Arabaya binip çalıştırdım.
Tam hareket edecekken telefonum çaldı.
Emir.
Açtım.
— Alo?
— Neredesin?
— Çıktım.
— Ben de.
— Nerede buluşacağız?
— Dünkü yer?
— Dondurmacı mı?
— Evet.
— Tamam.
— Eda?
— Efendim?
— Bu sefer kakaolu al.
Gülerek başımı direksiyona yasladım.
— Zaten onu alacaktım.
— Güzel.
— Sen yine sade mi yiyeceksin?
— Evet.
— Gerçekten sıkıcısın.
— Daha görüşmeden başladın yine.
— Alıştın artık.
— Sanırım.
O "sanırım" kelimesi nedense hoşuma gitti.
Telefonu kapattım.
Yola çıktım.
Ve ilk defa, bir yere giderken nereye gittiğimi biliyordum.
Garipti.
Dün rastgele yürümek güzel gelmişti.
Bugünse onu göreceğimi bilmek daha güzeldi.
Belki de bazı insanlar hayatına planlı girmezdi.
Önce tesadüfen karşına çıkardı.
Sonra fark etmeden, gününün küçük bir parçası olurdu.
Ben bunu henüz bilmiyordum.
Sadece dondurma yemeye gidiyordum.
En azından kendime söylediğim buydu.
Kapının önüne geldiğimde Emir'i hemen göremedim.
Arabayı park edip indim. Dondurmacının önünde birkaç kişi vardı. İçlerinden birine bakıp sonra hemen gözlerimi kaçırdım.
Ne yapıyordum ben?
Daha gelmemişti bile.
Telefonumu çıkardım.
"Geldin mi?"
Mesajı gönderdikten sonra başımı kaldırdım.
— Bu kadar hızlı mı?
Sesini duyunca irkildim.
Arkamı döndüm.
Emir birkaç adım arkamda duruyordu.
— Sen nereden çıktın?
— Arkandan.
— Korkuttun beni.
— Fark ettim.
Gülüyordu.
Üzerinde sade bir tişört ve kot vardı. Saçları dağınıktı. Sanki hazırlanmak için benim gibi dolabın yarısını dağıtmamıştı.
— Ne bakıyorsun?
— Hiç.
— Yine "hiç".
— Evet.
Yanıma gelip dondurmacının kapısını açtı.
— Hanımefendi?
— Teşekkür ederim.
İçeri girdik.
Daha kapıdan girer girmez gözüm menüdeki kakaolu dondurmaya takıldı.
Emir de fark etmiş olacak ki güldü.
— Hiç düşünmeden ona bakıyorsun.
— Çünkü kararımı verdim.
— Dün de çok emindin.
— Dün hata yaptım.
— Bugün telafi ediyorsun yani?
— Aynen.
Sıraya girdik.
Önümüzde iki kişi vardı.
Emir bana dönüp:
— İki top mu?
— Üç.
Kaşlarını kaldırdı.
— Üç?
— Bugün özgürüm.
— Dün bir top dondurmaya bu kadar anlam yükleyen sen değil miydin?
— İnsan değişebilir.
— Bir gecede?
— Evet.
— Tehlikelisin.
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Sıra bize geldiğinde çalışan sordu:
— Ne alırsınız?
Hiç düşünmeden söyledim.
— Kakaolu.
Emir bana baktı.
— Çok şaşırdım.
— Dalga geçme.
— Geçmiyorum.
Sonra kendi dondurmasını istedi.
Sade.
Tabii ki.
Dışarı çıktığımızda elimdeki külaha baktım.
— Bak.
— Ne?
— Bu doğru seçim.
— Daha tadına bakmadın.
— Olsun.
Emir başını iki yana salladı.
— Seninle tartışılmıyor.
— Dün de söylemiştin.
— Dün tanımıyordum seni.
Bir an sustum.
— Şimdi?
Bana baktı.
Yüzündeki gülümseme biraz değişti.
Daha sakin, daha gerçek bir hâle geldi.
— Şimdi biraz tanıyorum.
Kalbim saçma bir şekilde hızlandı.
Hemen dondurmamdan bir lokma aldım.
— Güzel olmuş.
— Konuyu değiştirdin.
— Hayır.
— Eda.
— Ne?
— Kakaolu dondurmayla saklanamazsın.
Gülmeye başladım.
— Sen de fazla konuşuyorsun.
— Sen de fazla kaçıyorsun.
— Neden kaçayım?
— Bilmiyorum.
Omuzlarını silkti.
Sonra yürümeye başladı.
Ben de yanında yürüdüm.
Bu sefer nereye gideceğimizi sormadım.
Çünkü artık fark etmiştim.
Emir'le ilgili en garip şey, onunla nereye gittiğim değildi.
Yanında yürürken kendimi ne kadar rahat hissettiğimdi.
Ve sanırım asıl tehlikeli olan da buydu.
Bir süre hiçbir şey konuşmadan yürüdük.
Elimdeki dondurmanın kenarından biraz eriyip parmağıma doğru aktı.
— Of.
Emir hemen baktı.
— Ne oldu?
— Eridi.
— Dondurma bu, Eda. Erimesi normal.
— Biliyorum.
Çantamdan peçete çıkarmaya çalışırken dondurma biraz daha aktı.
Emir gülmeye başladı.
— Yardım etme bari.
— Ediyorum zaten.
— Nasıl?
— Gülerek.
— Çok yardımcı oldun.
Peçeteyi uzattı.
— Al.
— Teşekkür ederim.
Peçeteyi alırken parmaklarımız kısa bir an birbirine değdi.
İkimiz de hiçbir şey söylemedik.
Ben hemen önümdeki yola baktım.
Emir de sanki hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti.
Ama birkaç saniye sonra:
— Kızardın mı sen?
— Hayır.
— Bence kızardın.
— Hava sıcak.
— Hava o kadar sıcak değil.
— Bana sıcak.
Gülerek başını salladı.
— Tamam, Eda.
— Ne tamam?
— Hiç.
— Sen de "hiç" demeye başladın.
— Senden kaptım.
İstemeden güldüm.
Bir süre sonra yolun kenarındaki boş bir banka oturduk.
Dondurmamın son lokmasını yerken Emir kendi külahına baktı.
— Benimki bitti.
— Benimki de bitmek üzere.
— Sen daha yavaş yiyorsun.
— Tadını çıkarıyorum.
— Kakaolu olduğu için mi?
— Evet.
— Demek gerçekten seviyorsun.
— Çok.
— Not aldım.
Ona döndüm.
— Neyi not aldın?
— Kakaolu dondurma.
— Neden?
— Bilmem.
Gülümsedi.
— Belki bir gün yine lazım olur.
Kalbim yine saçma bir şekilde hızlandı.
— Belki.
Başını bana doğru çevirip baktı.
— Bugün ne yapmak istiyorsun?
— Bilmiyorum.
— Yine mi?
— Bu sefer gerçekten bilmiyorum.
— O zaman yürüyelim.
— Nereye?
— Onu da bilmiyorum.
Gülerek ayağa kalktım.
— Sen de benim gibi oldun.
— Kötü mü?
— Hayır.
Yan yana yürümeye başladık.
Bir süre sonra telefonum çaldı.
Annemdi.
Ekrana bakıp yüzümü buruşturdum.
Emir fark etti.
— Açsana.
— Kesin nerede olduğumu soracak.
— Söylersin.
— Sonra kimle olduğumu soracak.
— Beni söyle.
— Zaten biliyor.
Emir kaşlarını kaldırdı.
— Beni biliyor mu?
— Evet.
— Nasıl?
— Dün eve gidince sordu.
— Ne dedi?
— "Yanındaki arkadaşın kim?" dedi.
Gülmeye başladı.
— Arkadaşın mı?
— Evet.
— Güzel.
— Ne güzel?
— Hiç.
— Yine başladın.
Telefon tekrar çaldı.
Bu sefer açtım.
— Efendim anne?
— Nerdesin?
— Dışarıdayım.
— Emir'le misin?
Emir bana bakıp gülmemek için dudağını ısırdı.
— Evet.
Annem birkaç saniye sustu.
— Tamam. Geç kalma.
— Tamam.
Telefonu kapattım.
Emir bana baktı.
— Annen beni sevdi galiba.
— Seni daha görmedi bile.
— Olsun. Sesinden anladım.
— Kendine fazla güveniyorsun.
— Sen de beni fazla anlatmışsın belli ki.
— Seni anlatmadım ki.
— O zaman annen nereden biliyor?
Cevap veremedim.
Çünkü ben de bilmiyordum.
Belki de dün eve geldiğimden beri Emir'in adını gereğinden fazla düşünmüştüm.
Belki annem sadece bunu fark etmişti.
Emir önümde yürürken dönüp bana baktı.
— Ne düşünüyorsun?
— Hiç.
— Yalan.
— Nereden biliyorsun?
— Çünkü sen "hiç" dediğinde kesin bir şey düşünüyorsun.
Gülümsedim.
— Belki seni düşünüyordum.
Emir bir an durdu.
Ben de ne söylediğimi fark edip olduğum yerde kaldım.
— Yani...
— Eda.
— Efendim?
Gülümsedi.
— Bence bugün dondurma iyi geldi.
— Sana mı?
— İkimize de.
Sonra tekrar yürümeye başladı.
Ben de yanında yürüdüm.
Bu sefer ikimiz de konuşmadık.
Ama sessizlik yine rahatsız edici değildi.
Hatta ilk defa, söylemediğimiz şeylerin söylediklerimizden daha güzel olduğunu düşündüm.
Bir süre daha yürüdük.
Nereye gittiğimizi gerçekten bilmiyordum ama bu kez umurumda değildi.
Emir bir ara yolun karşısındaki küçük parka baktı.
— Oturalım mı?
— Olur.
Park neredeyse boştu. Birkaç çocuk oynuyordu, uzakta da yaşlı bir çift bankta oturuyordu.
Yan yana bir banka geçtik.
Ben çantamı yanıma bıraktım.
Emir telefonunu çıkarıp saate baktı.
— Daha erken.
— Ne için?
— Hiçbir şey için.
— Sen bugün sürekli "hiçbir şey" diyorsun.
— Çünkü sen çok soru soruyorsun.
— Merak ediyorum.
— Neyi?
Bir an durdum.
Aslında neyi merak ettiğimi ben de bilmiyordum.
Sonra ona baktım.
— Seni.
Emir'in yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.
— Beni mi?
— Evet.
— Neden?
— Bilmem. Dün tanıştık ama sanki uzun zamandır tanıyormuşum gibi geliyor.
Bu kez gözlerini kaçıran o oldu.
— Bana da.
İkimiz de sustuk.
Sonra Emir dirseklerini dizlerine dayayıp yere baktı.
— Normalde biriyle bu kadar kolay konuşmam.
— Benimle konuşuyorsun ama.
— Evet.
— Neden?
Başını kaldırıp bana baktı.
— Çünkü senin yanında kendimi zorlamıyorum.
Bu cümle beklemediğim kadar içime dokundu.
Ben de dizlerime baktım.
— Ben de.
— Ne?
— Kendimi zorlamıyorum.
Emir hafifçe gülümsedi.
— Güzel.
— Yine "güzel".
— Seviyorum o kelimeyi.
— Belli.
Bir süre sonra ayağa kalktı.
— Kahve ister misin?
— Şimdi mi?
— Evet.
— Dondurmadan sonra kahve mi?
— Sen dondurmayı yedin, ben kahveyi hak ettim.
— Çok saçma bir mantık.
— Ama işe yaradı mı?
— Hayır.
— O zaman sen ısmarlarsın.
— Ne?
— Kahveyi.
Gözlerimi kıstım.
— Sen davet ettin.
— Ben teklif ettim.
— Aynı şey.
— Değil.
— Bence aynı.
— O zaman tartışmayalım. Gel.
Gülerek ayağa kalktım.
— Nereye?
— Yakında bir kafe var.
Yürümeye başladık.
Bu kez Emir önden gitmedi. Yanımda yürüdü.
Hatta kaldırım biraz daraldığında eliyle beni hafifçe yolun iç tarafına aldı.
Çok küçük bir hareketti.
Ama fark ettim.
O da fark ettiğimi fark etmiş olacak ki elini hemen çekti.
— Pardon.
— Niye özür diliyorsun?
— Alışkanlık.
— Bir daha yapabilirsin.
Ağzımdan çıktığı anda ne söylediğimi fark ettim.
Emir bana döndü.
— Emin misin?
Yüzüne baktım.
— Evet.
Bu kez gülümseyen bendim.
Kafenin önüne geldiğimizde kapıyı açtı.
İçeri girdik.
Cam kenarındaki masalardan birine oturduk.
Garson menüleri bırakıp gitti.
Emir menüyü bana uzattı.
— Ne içeceksin?
— Bilmiyorum.
— Şaşırmadım.
— Sen seç.
Menüye baktı.
Sonra bana.
— Sütlü kahve?
— Olur.
— Şeker?
— Bir tane.
— Not aldım.
— Yine mi?
— Bu sefer gerçekten.
— Neden?
Emir menüyü kapatıp masaya bıraktı.
— Çünkü seni tanımaya çalışıyorum.
Kalbim yine aynı şeyi yaptı.
Durduk yere hızlandı.
Ben de gözlerimi kaçırıp camdan dışarı baktım.
— Çok mu belli oluyor?
— Ne?
— Beni tanımaya çalıştığın.
— Bence evet.
— Rahatsız ediyor mu?
Ona döndüm.
— Hayır.
Bir an birbirimize baktık.
Sonra Emir gülümsedi.
— Güzel.
Ben de gülümsedim.
— Bu kelimeyi fazla kullanıyorsun.
— Sen de fazla hoşuma gidiyorsun.
Bir saniye.
İki saniye.
Ne diyeceğimi bulamadım.
Emir de söylediği şeyi fark etmiş gibi başını hafifçe yana çevirdi.
Ama bu kez kaçmadı.
Ben de kaçmadım.
Ve o an, dondurma için çıktığımız bu günün artık dondurmayla hiçbir ilgisi kalmadığını anladım.
Bir şey söylemem gerekiyordu.
Ama aklıma gelen hiçbir şey normal değildi.
"Teşekkür ederim" desem fazla ciddi olacaktı.
"Sen de" desem fazla açık.
Hiçbir şey söylemesem zaten yüzüm her şeyi anlatacaktı.
Ben üçüncü seçeneği seçtim.
Sustum.
Emir de birkaç saniye bekledi.
Sonra gülerek başını iki yana salladı.
— Şu an ne düşündüğünü çok merak ediyorum.
— Söylemeyeceğim.
— Neden?
— Çünkü sonra dalga geçersin.
— Geçmem.
— Geçersin.
— Tamam, biraz geçerim.
Güldüm.
— Bak işte.
Garson kahvelerimizi getirdi.
Ben fincanı elime alırken Emir hâlâ bana bakıyordu.
— Ne?
— Bir şey soracağım.
— Sor.
— Dün neden benimle yürümeye devam ettin?
Kaşlarımı çattım.
— Çünkü sen de yürüyordun.
— O kadar mı?
— Evet.
— Peki bugün?
Fincanı masaya bıraktım.
— Bugün seni görmek istediğim için.
Bu kez sözümü geri alamazdım.
Emir'in yüzündeki ifade değişti.
Öyle büyük bir gülümseme değildi.
Daha çok, beklediği bir cevabı sonunda almış gibi hafifçe gülümsedi.
— Ben de seni görmek istedim.
İçimde bir şey yumuşadı.
Kahvemden bir yudum aldım.
— Ama bir şartım var.
— Nedir?
— Bir daha bana sade dondurma önermeyeceksin.
Güldü.
— Tamam.
— Ciddiyim.
— Tamam dedim ya.
— Güzel.
— Bak, şimdi de sen söyledin.
İkimiz de güldük.
Bir süre kahvelerimizi içtik.
Sonra Emir telefonuna baktı.
— Sana bir şey göstereceğim.
— Ne?
Telefonunu bana uzattı.
Ekranda bir fotoğraf vardı.
Dün dondurmacının önünde çekilmiş bir fotoğraf.
Ben fark etmemiştim bile.
Fotoğrafta elimde dondurma, yüzümde kocaman bir gülümsemeyle ona bakıyordum.
— Bunu ne zaman çektin?
— Sen bana kızarken.
— Ben sana kızmıyordum.
— Kızıyordun.
— Hayır.
— Fotoğrafa bak.
Fotoğrafa tekrar baktım.
Gerçekten de gülümsüyordum.
— Bunu neden çektin?
Emir omuzlarını kaldırdı.
— Güzel çıktığın için.
— Emir.
— Ne?
— Böyle şeyler söyleyip sonra normalmiş gibi davranma.
— Neden?
Cevap veremedim.
Çünkü nedenini ikimiz de biliyorduk.
Emir telefonu geri aldı.
— İstersen silerim.
Hemen:
— Hayır.
Dediğim anda sustum.
Emir kaşını kaldırdı.
— Hayır mı?
— Yani...
— Silmeyeyim?
— Silme.
— Tamam.
Telefonunu cebine koydu.
Sonra masanın üzerinden bana doğru biraz eğildi.
— Ben de silmek istemiyordum zaten.
Kalbim yine hızlandı.
Bu çocuk bunu bilerek mi yapıyordu, bilmiyordum.
Ama bildiğim bir şey vardı.
Artık eve gitmek istemiyordum.
O gün biraz daha uzun sürsün istiyordum.
Emir arkasına yaslandı.
— Akşam ne yapıyorsun?
— Hiçbir şey.
— Güzel.
— Yine mi?
— Evet.
— Senin "güzel" dediğin her şeyden sonra bir plan çıkıyor.
Gülümsedi.
— Belki bu sefer de çıkar.
— Ne planı?
— Akşam sahile gidelim mi?
Bir an düşündüm.
Sonra istemsizce gülümsedim.
— Olur.
— Bu kadar kolay mı?
— Neden zorlaştırayım?
— Bilmem.
Ayağa kalktı.
— O zaman akşam seni alırım.
Ben de çantamı aldım.
— Saat kaçta?
Emir kapıya doğru yürürken dönüp bana baktı.
— Yedide?
— Tamam.
— Ve Eda?
— Efendim?
— Akşam dondurma yok.
Gözlerimi kıstım.
— Neden?
— Çünkü bugün iki kere yedik.
— Bir kere yedik.
— Akşam için de bahane bulma diye şimdiden söylüyorum.
Gülerek yanına gittim.
— Belki canım ister.
— O zaman kakaolu.
— İşte şimdi anlaştık.
Kapıdan çıktığımızda güneş hâlâ tepemizdeydi.
Ama benim aklım çoktan akşama gitmişti.
Yediyi beklemek, nedense o güne kadar beklediğim hiçbir saate benzemiyordu.
Ve içimde ilk kez bir şeyden korkmak yerine, olacak şeyi merak ediyordum.
Akşamı.
Onu.
Ve belki de ikimizin arasında henüz adını koymadığımız şeyi.