Ailemin yanına gitmek için sabahın köründe uçak bileti almıştım.
Sanki insanın canını sıkan ne varsa bir bavula koyup başka bir şehre gönderince düzelecekmiş gibi.
Ne kadar mantıklı.
Bavulumun fermuarını kontrol ederken kendi kendime güldüm.
Harika Eda. Hayatını çözemiyorsun ama en azından bavulun kapalı.
Annem günlerdir gelmem için ısrar ediyordu. Her konuşmamızın sonunda aynı cümleyi kuruyordu.
"Biraz bize gel, iyi gelirsin."
İyi gelir miydi?
Muhtemelen.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey tavsiye değil, annesinin mutfakta gereksiz yere fazla yemek yapması ve babasının hiçbir şey sormadan "Aç mısın?" demesiydi.
Ben de bu yüzden gelmiştim.
Konuşmak için değil.
Biraz susmak için.
Havalimanının camlarından içeri süzülen sabah ışığı gözümü alırken telefonumu çıkardım.
Annemden mesaj vardı.
"Kızım, nerede kaldın?"
Kaşlarımı kaldırdım.
Beş dakikadır havalimanındayım anne. Henüz beni kaybetmedin.
Mesajı gönderip telefonu cebime koydum.
Uçuş ekranına baktım.
Kapıyı buldum.
Sonra bir daha baktım.
Sonra tekrar.
Tabii.
Çünkü hayatım yeterince kolaydı, bir de yanlış kapıya gitmem gerekiyordu.
Bavulumu çekerek geri döndüm.
Kalabalığın arasında ilerlerken çevreme bakıyordum. Herkesin bir yere yetişme telaşı vardı. Benim tek istediğimse bir an önce uçağa binip koltuğuma oturmaktı.
Kimseyle konuşmadan.
Kimseye kendimi anlatmadan.
Sessizce.
Tam o sırada önümden biri geçti.
Ben sağa kaçtım.
O da sağa geçti.
Sola geçtim.
O da sola.
Gerçekten mi?
Bir sonraki saniye birbirimize çarptık.
Elimdeki kahve havaya kalktı.
— Ah!
Bavulum yana savruldu.
Ben de dengesini kaybedip geriye doğru sendeledim. Düşmeden hemen önce biri kolumdan tuttu.
— Dikkat.
Başımı kaldırdım.
Karşımda uzun boylu bir adam vardı.
Siyah tişörtü, koyu renk pantolonu ve omzundaki çantasıyla oldukça sade görünüyordu. Elinde bir uçuş kartı vardı.
Kolumu bıraktı.
— İyi misin?
— İyiyim.
Kahveme baktım.
— Kahvem de yaşıyor.
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
— Öncelikleriniz belli.
Güzel. Bir de dalga geçiyor.
Bardağı kontrol ettim. Gerçekten çok dökülmemişti
— En azından bugün bir şey yolunda gitti.
— Bugün mü?
Yüzüne baktım.
Bir saniye sustum.
Eda, tanımadığın adama hayat hikâyeni anlatmaya başlama.
— Uzun hikâye.
— Merak ettim şimdi.
— Merak etmeyin.
Bu kez gerçekten güldü.
Yerdeki çantamı alıp bana uzattı.
— Peki.
Çantayı aldım.
— Teşekkür ederim.
Tam arkamı dönüp gidecektim ki elindeki uçuş kartı gözüme ilişti.
Aynı uçuş.
Aynı kapı.
Bir an karta, sonra yüzüne baktım.
O da benim baktığım yeri fark etti.
— Sen de mi ?
— Evet.
— Ben de.
İçimden geçen ilk şey, bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğuna henüz karar veremediğimdi.
Elini uzattı.
— Emir.
Eline baktım.
Sonra elini tuttum.
— Eda.
— Memnun oldum, Eda.
— Ben de.
Elimi çektim.
Kapıya doğru yürümeye başladım. Birkaç adım sonra onun da aynı yöne geldiğini fark ettim.
Yan yana yürümeye başladık.
Bu kez ikimiz de dikkatliydik.
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra Emir, elindeki uçuş kartına bakıp konuştu.
— Ailenizin yanına mı gidiyorsunuz?
Başımı ona çevirdim.
— Evet.
— Ben de ailemin yanına gidiyorum.
Kısa bir tebessüm ettim.
— Demek ikimizin de gidecek bir ailesi var.
— Şimdilik öyle görünüyor.
Cümlesine istemsizce güldüm.
— "Şimdilik" biraz tehdit gibi oldu.
— Öyle demek istemedim.
— Umarım.
Birlikte kapının önüne geldik.
Anons yapıldı.
İnsanlar yavaş yavaş sıraya girmeye başladı.
Emir kenara çekildi.
— Sanırım yine yolumuz ayrılıyor.
Başımı salladım.
— Sanırım.
Kartımı çıkarırken ona son kez baktım.
Adını biliyordum.
Nereye gittiğini biliyordum.
Ama hakkında aslında hiçbir şey bilmiyordum.
Ve garip olan, bunu merak etmeye başlamış olmamdı.
Ama merak etmekle ilgilenmek arasında ince bir çizgi vardı.
Ben o çizgiyi geçmek istemiyordum.
En azından şimdilik.
Sırada ilerlerken çantamın askısını omzuma biraz daha sıkı çektim. Arkama bakmamak için kendimi zorladım.
Bakma.
Gerçekten bakma.
İnsanların arkasından bakmak, hele ki daha on dakika önce tanıştığın birinin arkasından bakmak, gereksiz bir merakın en açık göstergesiydi.
Ben gereksiz meraklarla uğraşamayacak kadar yorgundum.
Uçağa bindiğimde yerimi bulup cam kenarına geçtim. Bavulumu baş üstü dolabına yerleştirdikten sonra koltuğuma oturdum ve derin bir nefes aldım.
İşte.
Sonunda.
Kimse yoktu.
En azından birkaç saat boyunca kimse benden bir şey istemeyecekti.
Telefonumu uçuş moduna almadan önce anneme mesaj attım.
"Biniyorum. Birkaç saate oradayım."
Cevap neredeyse anında geldi.
"Tamam kızım. Baban da seni bekliyor."
Gülümsedim.
Babamın beni beklerken muhtemelen salondaki koltukta oturup televizyon izliyor olması gözümün önüne geldi.
"Bekliyor" kelimesini annem kullanmasa, babamın bunu asla kabul etmeyeceğini biliyordum.
Telefonumu kapatıp başımı cama yasladım.
Bir süre sonra yolcuların yerleşme telaşı başladı.
Çantalar kapandı.
Koltuklar düzeltildi.
Koridorda son kez gidip gelenler oldu.
Ben gözlerimi kapatmıştım ki yanımdaki koltuğun boş olmadığını fark ettim.
Birinin çantası koltuğun üzerine bırakıldı.
Gözlerimi açtım.
Sonra başımı çevirdim.
Emir.
Bir an sadece birbirimize baktık.
O da benim kadar şaşırmış görünüyordu.
— Sanırım bu kez gerçekten aynı yere denk geldik.
Gözlerimi kısıp koltuğuna baktım.
Sonra kendi koltuğuma.
Sonra tekrar ona.
— Şaka yapıyorsunuz.
— yok yok yapmıyorum.
İstemeden güldüm.
— Bu kadar insanın içinde...
— Ben de aynısını düşünüyordum.
Çantasını yukarı yerleştirip oturdu.
Aramızdaki kolçak sanki özellikle konmuş bir sınır gibiydi.
İyi.
Sınırlar iyiydi.
Özellikle de tanımadığın erkeklerle aynı uçakta, yan yana oturuyorsan.
Emir kemerini taktı.
Ben de taktım.
Uçuş görevlisi koridorda son kontrolleri yaparken gözlerimi tekrar cama çevirdim.
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra Emir, önündeki koltuğa bakarak konuştu.
— Bu arada...
Başımı çevirdim.
— Efendim?
— Kahven hâlâ sağlam mı?
Bir saniye yüzüne baktım.
Sonra gülmeye başladım.
— Sen bunu gerçekten unutmadın mı?
— Önemli bir konuydu.
— Hayatımda bu kadar önem verdiğim başka bir şey yokmuş gibi söyledin.
— İlk karşılaşmamızın tek kurtulanı oydu.
Başımı iki yana salladım.
— sen biraz fazla konuşuyorsun
— Sen de biraz fazla tersliyorsun .
— Daha yeni tanıştık.
— Farkındayım.
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra yüzündeki ifade biraz değişti.
— Rahatsız etmiyorsam tabii.
Bu kez ses tonu daha ciddiydi.
Başımı cama çevirdim.
— Etmiyorsun.
Ve bunu söylerken nedense kendimi yakaladım.
Çünkü gerçekten etmiyordu.
Uçağın kapıları kapandı.
Motorların sesi yükseldi.
Ben parmaklarımı birbirine geçirip kucağıma koydum.
Uçak pistte ilerlemeye başladığında dışarı baktım.
Havalimanı yavaş yavaş geride kalıyordu.
Şehir küçülüyordu.
Ben ise ilk kez, birkaç saat önce evden çıkarken hissettiğim o ağırlığın biraz olsun azaldığını fark ediyordum.
Belki annem haklıydı.
Belki gerçekten eve gitmek iyi gelecekti.
Yanımdaki adamın bana bakıp bakmadığını bilmiyordum.
Ben de ona bakmadım.
Ama uçak havalandığında, nedense aklımdan geçen ilk şey ailem olmadı.
Emir oldu.
Bunu fark ettiğim an gözlerimi kapattım.
Tamam.
Bunu düşünmeyeceğiz.
Daha adamın soyadını bilmiyorsun.
Belki de bir daha hiç görmeyeceksin.
Hem aynı uçakta yan yana oturmak, hayatının bundan sonra onunla kesişeceği anlamına gelmezdi.
Sadece uçaktı.
Sadece iki koltuk.
Sadece birkaç saat.
Kendimi ikna etmiş gibi başımı koltuğa yasladım.
Uçak yükseldikçe şehir bulutların altında kaldı. Birkaç dakika sonra kemer ışığı söndü ve kabindeki hareketlilik başladı.
Emir de koltuğunda biraz geriye yaslandı.
Telefonunu çıkardı ama açmadı. Bir süre elinde tuttu, sonra tekrar cebine koydu.
Ben camdan dışarı bakmaya devam ettim.
— Uçmayı sever misin?
Sorusuyla ona döndüm.
— Pek sayılmaz.
— Ben de.
— Ama sürekli uçuyormuşsun gibi bir halin var.
Kaşlarını kaldırdı.
— Nasıl bir hal?
— Bilmiyorum. Rahat görünüyorsun.
Kısa bir tebessüm etti.
— Dışarıdan öyle görünüyor olabilir.
Cevabının devamını bekledim ama gelmedi.
Ben de sormadım.
Bazı insanların cümlelerinin sonunu kendilerine saklaması gerektiğini düşünürdüm.
Belki de benim de öyle yapmam gerekiyordu.
Uçuş görevlisi içecek servisine başladığında bana dönüp ne istediğimi sordu.
— Su alabilir miyim?
Emir de kahve istedi.
Kahve.
İçimden bir gülümseme geçti.
Fark etti mi bilmiyorum.
Bardaklar geldiğinde kahveme baktı.
Sonra bana.
— Bu sefer ben dökmeyeceğim.
— Umarım.
— Güvenebilirsin
— İlk karşılaşmamızdaki performansını düşünürsek biraz zor.
— O konuda hâlâ suçluyum yani?
— Henüz karar vermedim.
Başını sallayıp kahvesinden bir yudum aldı.
— Zor birisin.
— Yeni tanıştığın bir insan hakkında bu kadar hızlı karar vermen de ilginç.
— Haklısın.
Bu kez sustu.
Ben de önüme döndüm.
Bir süre sonra gözlerim ağırlaşmaya başladı. Sabahın o saatinde kalkmanın bedeli yavaş yavaş çıkıyordu.
Başımı cama yaslayıp gözlerimi kapattım.
Uyumayacağım, diye düşündüm.
Sadece gözlerimi dinlendireceğim.
Aradaki fark çok önemliydi.
⸻
Gözlerimi açtığımda uçak hâlâ havadaydı.
Bir an nerede olduğumu anlayamadım.
Sonra camdan dışarı baktım.
Bulutlar.
Yanımda Emir.
Ve kucağımda sıkıca tuttuğum çanta.
Başımı kaldırdığımda Emir'in bana baktığını fark ettim.
Hemen doğruldum.
— Uyumuşum.
— Fark ettim.
— Ne kadar?
Saatine baktı.
— Yaklaşık kırk dakika.
— Kırk dakika mı?
Şaşkınlıkla gözlerimi açtım.
— O kadar uyumuş olamam.
— Olmuşsun.
— Beni uyandırabilirdin.
— Neden?
Cevabı o kadar normaldi ki ne diyeceğimi bilemedim.
— Bilmiyorum.
Omuzlarını hafifçe kaldırdı.
— Uykun vardı.
Başımı tekrar cama çevirdim.
Yüzümün ısındığını hissediyordum.
Harika.
Daha ilk uçuşta yabancının yanında uyuyakalmıştım.
Bir de muhtemelen ağzım açık uyumuştum.
Bunu düşünmemeye çalıştım.
— Horlamadım umarım.
Sorduğum anda pişman oldum.
Emir birkaç saniye sustu.
Sonra yüzündeki gülümsemeyi saklamaya çalışarak:
— Hayır.
— "Hayır" demeden önce neden düşündün?
— Düşünmedim.
— Düşündün.
— Belki biraz.
Gözlerimi kapatıp başımı koltuğa yasladım.
— Bir daha seninle konuşmayacağım.
— Tamam.
Birkaç saniye geçti.
— Ama birazdan yine konuşursun.
Ona dönüp baktım.
— Bu kadar emin olmayın.
— Haklı çıkmayı seviyorum.
İstemeden güldüm.
Sonra dışarı baktım.
Bulutların arasından güneş vuruyordu.
Ve nedense sabah evden çıkarken üzerime çöken o ağır his, artık eskisi kadar ağır değildi.
Belki de eve yaklaştığım içindi.
Belki birkaç saatlik uykunun etkisiydi.
Belki de yanımda oturan adamın saçma sapan cümleleriydi.
Hangisi olduğunu bilmiyordum.
Şimdilik bilmek de istemiyordum.
Şimdilik bilmek de istemiyordum.
Uçuşun geri kalanında fazla konuşmadık.
Bazen birkaç kelime ettik, bazen ikimiz de kendi dünyamıza döndük. Bu sessizlik garip değildi. Aksine, yanımda yeni tanıştığım biri olmasına rağmen kendimi açıklamak zorunda hissetmiyordum.
Bu hoşuma gitmişti.
Uçağın iniş anonsu yapıldığında telefonumu uçuş modundan çıkardım.
Mesajlar peş peşe düştü.
Annem.
Babam.
Bir de işten gelen birkaç bildirim.
İş bildirimlerini görmezden geldim.
Anneminkini açtım.
"İndin mi?"
Daha uçaktaydık.
"Anne, daha inmedik."
Mesajı gönderirken Emir ekrana baktı.
— Annen sabırsız.
Telefonu kapattım.
— Seninki nasıl?
— Muhtemelen o da aynı.
— Muhtemelen?
— Annem mesaj atmaz.
— Neden?
— Arar.
Tam o sırada telefonu çaldı.
Ekrana baktı.
Ben istemsizce güldüm.
— Zamanlama mükemmelmiş.
Telefonu sessize aldı.
— Şimdi açarsam yarım saat kapatamam.
— Aç bence. Sonra "neden aramadın?" diye başlar.
Bana baktı.
— Tecrübeyle konuşuyorsun.
— Fazlasıyla.
Telefon birkaç saniye sonra sustu.
Ardından tekrar çaldı.
Emir bu kez başını iki yana sallayıp telefonu açtı.
— Efendim anne?
Sesini biraz alçalttı.
Ben konuşmayı dinlememeye çalışarak camdan dışarı baktım.
Şehrin görüntüsü yavaş yavaş belirginleşiyordu.
İçimde garip bir heyecan vardı.
Eve gidiyordum.
Aylar sonra.
Bir yandan annemi göreceğim için mutluydum, diğer yandan evin kapısından içeri girdiğim anda bütün kaçtığım şeylerin yeniden üzerime çökeceğini biliyordum.
Çünkü şehir değiştirmek bazı şeyleri gerçekten değiştirmiyordu.
Sadece araya mesafe koyuyordu.
Uçak piste değdiğinde hafifçe sarsıldık.
İnsanlar kemerlerini daha ışık sönmeden çözmeye başladı.
Ben çantamı toparladım.
Emir de ayağa kalkıp baş üstü dolabına uzandı.
Ben bavulumu almak için hamle yaptığımda:
— Dur, ben alayım.
— Gerek yok.
— Zaten uzandım.
Bavulumu indirip bana verdi.
— Teşekkür ederim.
— Rica ederim.
Koridorda yolcuların ilerlemesini beklerken yan yana durduk.
Uçaktan birlikte çıktık.
Terminale geçtiğimizde kalabalık bizi birkaç saniye içinde birbirimizden ayırdı.
Ben annemi aramak için telefonumu çıkardım.
Tam arama tuşuna basacakken arkamdan sesini duydum.
— Eda.
Döndüm.
Emir birkaç adım geride duruyordu.
— Efendim?
Bir an ne söyleyeceğini düşündü.
— Kahve için hâlâ özür borcum var.
Kaşlarımı kaldırdım.
— Kahveyi sen dökmedin
— Ama yine de.
Gülümsedim.
— O zaman bir gün ödersin.
Cümle ağzımdan çıktığı anda durdum.
Bir gün.
Neden öyle demiştim?
Emir de bunu fark etmiş olacak ki yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.
— Tamam.
Başını salladı.
— Bir gün.
Sonra kalabalığın arasına karışıp yürüdü.
Ben arkasından bakmadım.
En azından hemen.
Telefonum yeniden çaldı.
Annem.
— Efendim anne?
— Neredesin sen kızım?
— Bagajları bekliyorum.
— Baban da yanımda.
Arka plandan babamın sesi geldi.
— Aç mısın?
Gülümsedim.
İşte.
Tam olarak beklediğim soru.
— Açım baba.
— Tamam. Yemek hazır.
Gözlerimi kapatıp kısa bir nefes verdim.
— Geliyorum.
Telefonu kapattım.
Bavul bandına baktım.
Sonra çıkış kapısına.
Sonra istemsizce biraz önce Emir'in kaybolduğu kalabalığa.
Yoktu.
İyi.
Zaten olması da gerekmiyordu.
Ben buraya başka bir şey için gelmiştim.
Eve dönmek için.
Ve bu kez gerçekten başka hiçbir şeyi düşünmemeye karar verdim.
Eve dönmek için.
Ve bu kez gerçekten başka hiçbir şeyi düşünmemeye karar verdim.
Bagajım birkaç dakika sonra geldi.
Bavulu bandın üzerinden alıp çekiştirmeye başladığımda telefonum yeniden titredi. Annemden konum isteyen bir mesaj gelmişti.
"Çıkıştayız."
"Tamam."
Tek kelimelik cevap verdim.
Terminalin çıkış kapısına doğru yürürken kalabalığın arasından onları görmeye çalıştım. Annem her zamanki gibi beni ilk gören kişi oldu.
Elini havaya kaldırıp salladı.
— Eda!
İnsanların içinde annemin sesini duymamak mümkün değildi.
Gülümsedim.
Bavulu bırakıp ona doğru yürüdüm.
Daha yanına varmadan sarıldı.
Öyle uzun sarıldı ki birkaç saniye sonra nefes almak için omzundan ayrılmak zorunda kaldım.
— Hoş geldin kızım.
— Hoş buldum anne.
Yüzüme iki eliyle bakıp beni süzdü.
— Zayıflamışsın.
İşte.
Daha ilk otuz saniyede anneliğin klasik cümlesi.
— Daha yeni geldim.
— Görüyorum işte.
Babam birkaç adım geride duruyordu.
Ellerini cebine sokmuş, bizi izliyordu.
Yanına gidince sadece omzuma vurdu.
— Hoş geldin.
— Hoş buldum baba.
Sonra bavuluma baktı.
— Çok mu eşyan var?
— Bir bavul.
— Ağır mı?
— Biraz.
Hiçbir şey söylemeden bavulun sapını elimden aldı.
— Baba, verebilirsin.
— Sen yürü.
Annem hemen araya girdi.
— Bırak da baban taşısın.
İkisine baktım.
Daha eve gitmeden aynı düzen kurulmuştu.
Ben ortada.
İkisi etrafımda.
Ve garip bir şekilde bu bana iyi gelmişti.
Arabaya doğru yürürken annem hiç durmadan konuşmaya başladı.
— Evde odanı hazırladım. Yatak örtünü değiştirdim. Sevdiğin yemeklerden yaptım. Bir de...
— Anne.
— Efendim?
— Nefes al.
Babam güldü.
Annem bana dönüp baktı.
— Sen gelmeyeli ev sessizdi.
Bu kez cevap vermedim.
Arabanın kapısını açıp oturdum.
Annem yanıma geçti.
Babam direksiyona oturdu.
Motor çalıştı.
Şehir yavaş yavaş camın arkasında akmaya başladı.
Tanıdık caddeler.
Tanıdık binalar.
Çocukken geçtiğim yollar.
Bir zamanlar hiç bitmeyecekmiş gibi gelen günlerin içinden geçtiğim sokaklar.
Her şey aynıydı.
Ben değildim.
Annem elini dizimin üzerine koydu.
— İyi misin?
Camdan dışarı bakmayı sürdürdüm.
Bu soruyu bekliyordum.
Belki de bütün yol boyunca bundan kaçmıştım.
— İyiyim.
Annem cevap vermedi.
Sadece elini dizimin üzerinde tuttu.
Bazen anneler, verdiğiniz cevaba değil, cevabı verirken yüzünüze bakardı.
Benimki de bakıyordu.
Bir süre sonra babam radyonun sesini biraz açtı.
Kimse konuşmadı.
Ben de başımı cama yasladım.
Ve ilk kez gerçekten eve dönmüş gibi hissettim.