Güneş, mahallenin dar sokaklarına tepeden dik bir açıyla süzülürken, eski apartmanların sararmış sıvalarından yükselen sıcaklık havadaki serinliği yok ediyordu. Mahalle dediğin yer, sır saklamayı bilmeyen devasa bir canlı gibiydi; burada pencerelerden pencerelere gerilen çamaşır ipleri bile komşunun komşudan haber alma ağıydı. Yeni gelen birinin kim olduğunu, nereden geldiğini, ne amaçla sokağa adım attığını öğrenmek için öyle uzun zamana ya da istihbarat servislerine gerek yoktu. Hele ki mahalleye ayak basanlar gencecik iki güzel genç kızsa...
Bir gün içinde bakkal bilirdi kızların kimin nesi olduğunu. İkinci gün manav taze meyveleri seçerken haber ederdi. Üçüncü günün sabahında ise mahalledeki bütün teyzeler balkonlarda çamaşır asarken ya da kapı eşiklerinde çekirdek çitlerken kızların soyadını, memleketini, hatta yedi sülalesinin geçmişini öğrenmiş olurlardı.
Eda ile Kıvılcım’ın bu tozlu mahalleye ayak basma sebebi de fazla gizli kalmadı, kısa sürede ortaya çıktı. Eda’nın annesinin kız kardeşi, yani teyzesi Nermin, mahallenin ara sokağında küçük, mütevazı ama mahalle sınırlarını aşan ünüyle bilinen bir dükkan işletiyordu:
Nermin Kuaför.
Nermin Abla yirmi yıldır aynı dükkandaydı. O küçük dükkanın aynaları, mahalledeki bütün kadınların fön çekilirken, ağda yapılırken anlattığı dertlerine, nişan öncesi heyecanlarına, düğünlerdeki gelin başı telaşlarına şahitlik etmişti. Hatta mahalledeki bazı kadınların saç boyasının numarası yüzünden çıkan büyük aile içi krizleri, damat tarafının dedikodularını bile yine Nermin Abla tatlı diliyle, dükkandaki sıcak çay eşliğinde çözerdi.
Eda, her yaz tatilinde hem teyzesine destek olmak hem de şehir merkezinin karmaşasından biraz olsun uzaklaşmak için mahalleye gelmeyi alışkanlık haline getirmişti. Kıvılcım ise en yakın arkadaşını bu yabancı sokaklarda yalnız bırakmamak, ona yoldaşlık etmek için peşine takılmıştı. Aslında Kıvılcım’ın buraya gelmekle, mahallenin o kendine has samimi karmaşasıyla ilgili hiçbir derdi ya da şikayeti yoktu.
Ta ki Berat’la karşılaşana kadar.
Çünkü Nermin Abla’nın onları dükkanın önünde karşılayıp çantalarını teslim aldığı o ilk gün, Eda’nın gözleri daha sokağa adım atar atmaz sokağın karşı tarafına kaymıştı. Ünal tam oradaydı.
Yılların yorgunluğunu taşıyan sarı binanın duvar kenarında, elinde her zamanki tesbihiyle oturuyordu. Kırmızı eşofman takımının kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, bir ayağını ötekinin üzerine atmıştı. Güneşin altında duruşu, o umursamaz tavrı mahallenin tozlu havasına garip bir karizma(!) katıyordu.
Eda onu görür görmez adımını attığı yerde kaskatı kesildi. Gözleri adeta Ünal’a çivilenmiş gibiydi. Kıvılcım arkadaşının yanından yürüyüp gittiğini sanırken Eda’nın arkada kaldığını fark edip yanına döndü.
"Eda?"
Cevap yoktu. Eda, karşı kaldırımdaki kırmızı eşofmanlı gence kilitlenmişti.
"Eda?"
Hala cevap yoktu. Eda’nın yüzünde hafif bir dalgınlık, gözlerinde anlatılmaz bir parıltı vardı. Kıvılcım dönüp arkadaşının baktığı yöne baktı. Gözleri duvarın dibinde oturan Ünal’ı bulduğunda ağzı hafifçe açıldı. Sesinde derin bir çaresizlik belirdi:
"Yine mi?"
Eda sanki suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi aniden gözlerini kaçırdı. Yanakları hafifçe kızardı.
"Ne?"
"Bayağı bayağı çocuğa bakıyorsun Eda."
"Yok canım, bakmıyorum. Öyle etrafa bakıyordum."
"Bayağı bakıyorsun ama. Gözlerin adama kilitlendi kaldı."
"Tesadüfen o tarafa baktım Kıvılcım, abartma istersen."
Kıvılcım alaycı bir gülüşle başını salladı. "Tabii, kesin tesadüftür. Sokağın o kadar dükkanı, ağacı varken gözün tesadüfen o kırmızı eşofmanlı hırta takıldı."
Eda kendini tutamayarak gözlerini tekrar karşı kaldırıma kaydırdı. Ünal da karşı taraftan Eda’nın kendisini izlediğini fark etmişti. Oturduğu yerde hafifçe doğruldu, kollarını düzeltti.
Bir anlığına gözleri sokağın ortasında yeniden kesişti. Eda’nın yüzündeki bütün o mesafeli, ciddi duruş bir anda eriyip gitti. Dudaklarının kenarında engel olamadığı sıcak bir gülümseme belirdi. İçinden geçirdiği düşünce zihninde yankılandı:
"Allah'ım... Yine çok iyi görünüyor. Bu mahallede bu duruş nasıl oluyor anlamıyorum ki."
Ünal, Eda’nın kendisine gülümsediğini görünce cebindeki tesbihi derinlere yolladı, duruşuna çeki düzen verdi. Kıvılcım ise arkadaşının yüzündeki o hayran ifadeyi ve ağzından kaçırdığı fısıltıyı anında yakaladı.
"Eda! Saçmalama istersen kendine gel!" dedi fısıltıyla karışık bir sertlikle.
Eda gülerek arkadaşının koluna girdi. "Ne var ya? Ne dedim ki?"
"Hoşlandığın tipe bakar mısın lütfen? Mahallenin bıçkın delikanlısı kılıklı bir tip."
Eda omuz silkti, gözleri hala karşıdaydı. "Biraz hoşlanmış olabilirim ama, yalan söyleyemem."
"Biraz mı?"
"Tamam, bayağı hoşlandım. Oldu mu?"
Kıvılcım başını çaresizce iki yana salladı. "Eda... Seni her konuda, her kararlarında sonuna kadar savunabilirim ama bu durumun gerçekten savunulacak bir tarafı yok. Daha adını bile bilmiyorsun çocukların."
Eda durdu, Kıvılcım’a dönüp muzip bir edayla baktı. "Sen de öbürüne aynı şeyi yapıyorsun ama. Farkında değilsin sanırım."
Kıvılcım’ın yüzü anında buz kesti, kaşları çatıldı. "Ben mi? Saçmalama Eda!"
"Evet, sen. Çocuk yanından geçerken gözün takılıyor."
"Ben o çocuğu görünce içimden sadece 'Allah'ım bugün de hangi günahımın bedeliyle sınanıyorum' diyorum," dedi Kıvılcım son derece ciddi bir tonla.
Eda bu söz üzerine sokağın ortasında şen bir kahkaha patlattı. Tam o sırada sokağın köşesinden, jöleli saçları güneşin altında parıldayan Berat göründü. İki kızı kuaförün önünde yan yana görünce yüzünde güller açtı, adımlarını hızlandırdı.
"Selam!" dedi neşeyle.
Kıvılcım’ın yüzü anında düştü, omuzları çöktü. İçinden yükselen o tanıdık acımasız ses yine konuştu:
"Yine geldi. Tipini siktiğim... Bir gün de yalnız bırak be adam."
Berat hiç çekinmeden yanlarına kadar geldi. Elleri cebinde, yüzünde dünyayı fethetmiş gibi bir özgüven vardı.
"N'apıyorsunuz?"
Kıvılcım buz gibi bir sesle cevap verdi: "Konuşuyoruz."
Berat başını sarsakça salladı. "Güzel, ne güzel."
Aralarında ağır bir sessizlik oluştu. Berat gitmiyordu. Kıvılcım kollarını göğsünde birleştirip adama baktı.
"Ne diye burada duruyorsun sen hala?"
Berat şaşırmış gibi yaptı. "Ne?"
"Başka bir şey demeyeceksen dükkanın önünü kapatma birader. İşimiz gücümüz var."
Berat’ın yüzündeki gülümseme hiç eksilmedi. "Başka bir şey yok da..."
"Ee?"
"Buradayım işte. Duruyorum."
Kıvılcım’ın sol kaşı havaya kalktı. "Onu görüyorum zaten."
Berat sırıttı. "İyi o zaman."
Kıvılcım derin, sabır dileyen bir nefes aldı. İçindeki öfke patlama noktasına gelmişti.
"Bak, normalde küfür etmeyi hiç sevmem ama... siktir git lan buradan!"
Berat kafasını yana eğdi, hiç üzerine alınmadı. "He?"
"Git diyorum sana! Türkçe anlamıyor musun?"
"Niye ki?"
"Çünkü gitmeni istiyorum! Görmek istemiyorum seni!"
Berat’ın yüzündeki o saf gülümseme küçülmek yerine daha da büyüdü. "Gitmem."
Kıvılcım şaşkınlıkla gözlerini açtı. "Ne?"
"Gitmem," dedi Berat kendinden emin bir edayla.
"Niye gitmiyormuşsun?"
"Sen git diyorsun diye."
Kıvılcım gözlerini kıstı, çocuğu baştan aşağı süzdü. "Sen normal misin oğlum?"
Berat omuz silkti. "Değilim. Hiç olmadım ki."
Eda aradaki gerilimden keyif alarak, araya girmemek için dudaklarını ısırıyordu. Bir kenara çekilmiş, ikilinin bu trajikomik atışmasını büyük bir eğlenceyle izliyordu. Kıvılcım birkaç saniye boyunca Berat’ın gözlerinin içine baktı.
Sonra ses tonunu biraz daha düşürerek: "Bak, gerçekten git," dedi.
Berat hiç istifini bozmadı. "Yok."
"Sinir oluyorum sana. Yemin ederim varlığın sinirlerimi bozuyor."
Berat’ın yüzünde garip, çocuksu bir mutluluk belirdi. "Harbi mi diyorsun?"
"Evet!"
"Güzel."
Kıvılcım inanamayarak tekrarladı: "Güzel mi? Nesi güzel bunun?"
"Demek beni fark ediyorsun," dedi Berat sırıtmaya devam ederek. "Sinir olmak da bir histir sonuçta. Yok saymıyorsun beni."
Kıvılcım’ın gözleri büyüdü. "Sen..." Bir an kuracak kelime bulamadı, tıkandı. Sonra başını çaresizce iki yana sallayıp arkasını döndü ve dükkanın boncuklardan oluşan perdesini sertçe açarak içeri girdi.
"Allah'ım sen bana sabır ver!"
Berat arkasından neşeyle seslendi: "Yarın yine gelirim!"
Kıvılcım arkasını bile dönmeden elini havaya salladı. "Gelme!"
Berat kendi kendine gülümsedi. Sokaktaki tozlu havayı içine çekti.
"Gelirim... Hem de sabahın köründe gelirim."
Eda, Berat’ın bu hallerine bakıp başını salladı. "Sen ciddi ciddi benim arkadaşımdan hoşlanıyorsun galiba."
Berat hiç düşünmeden, gözünü dükkanın kapısından ayırmadan cevap verdi: "Çok hem de. Öyle böyle değil."
"Ama sana hiç yüz vermiyor, farkındasın değil mi? Kız seni her gördüğünde kovuyor."
"Versin istemiyorum zaten."
Eda şaşırdı. "Nasıl yani? Nasıl istemiyorsun?"
Berat gözlerini Kıvılcım’ın içeri girdiği kapıdan ayırmadan konuştu: "Ben onun böyle olmasını seviyorum."
"Nasıl olmasını?"
"Böyle sert durmasını... Sinirlenmesini. Yüzünü buruşturmasını. Herkese sıradan davranıp bana böyle parlamasını seviyorum."
Eda hafifçe güldü. "Senin kafan da cidden değişikmiş."
Berat omuz silkti. "Ben de onu görünce değişiyorum zaten. Eski ben olamıyorum."
Eda arkadaşça gülümsedi. "Sevdim seni ha... Harbi adamsın. Ama sen yine de kendi iyiliğin için git en iyisi, kızın damarına fazla basma."
Berat tam başıyla selam verip oradan ayrılmak üzere adımını atmıştı ki, dükkanın köşesinden elinde pazar poşetleriyle Nermin Abla belirdi. Berat’ı dükkanın önünde görünce kaşlarını çattı.
"Hayırdır len? Ne dolanıyorsun yine kuaförün kapısında?"
Berat panikle hemen toparlandı. "Yok be Nermin Abla, öylesine geçiyordum sokağın başından."
"Kadın kuaförünün kapısının önünde erkek dolanmaz evladım. Hadi bakayım, kirletme dükkanın önünü, voltanı başka yerde at."
Berat gülerek ve adımlarını hızlandırarak oradan koşar adım uzaklaştı. Nermin Abla arkasından başını sallayıp dükkana girdi. Eda ile Kıvılcım’ı içeride görünce yüzü aydınlandı.
"Aaa, geldiniz mi kızlar?"
Eda teyzesine doğru koşup sarıldı. "Geldik teyze."
"Hoş geldiniz güzel kızlarım benim."
Kıvılcım da o sert havasını dağıtıp gülümsedi. "Hoş bulduk Nermin Teyze."
Nermin Abla üzerindeki ince hırkayı çıkarıp çantalarını tezgahın kenarına bıraktı. "Bugün bana yardım edeceksiniz dükkanda. Cuma yoğunluğu var, müşteriler birazdan doluşur."
Eda hemen istekle kabul etti. "Tamam teyze, ne gerekiyorsa yaparız."
Kıvılcım ise dükkanın içindeki havlulara, fön makinelerine baktı. "Ben ne yapacağım pek anlamam bu işlerden ama?"
Nermin Abla gülerek: "Sen de Eda’ya yardım edersin kızım, çay yaparsın, havluları katlarsın," dedi.
Kıvılcım başını salladı. Tam o sırada Eda’nın gözü dükkanın büyük camından dışarı kaydı. Ünal karşı kaldırımda, tam da görüş açısındaydı. Bir elinde gazoz şişesi, diğer eli cebinde sokağı süzüyordu. Eda’nın gözlerinin içi parladı.
Kıvılcım bu anlık değişimi anında fark etti. "Başladı yine bizimki..."
Eda utanarak başını çevirdi. "Ne başladı ya?"
"Senin şu Ünal hastalığın. Kızım gözün camdan dışarı kayıp duruyor."
Eda gülmeye başladı. "Abartma Kıvılcım, alt tarafı baktım."
"Ben hayatımda daha önce bu kadar hızlı yelkenleri suya indiren bir insan görmedim Eda. İki günde mahalle sevdalısı oldun çıktın."
Eda camdan dışarı bakmaya devam etti. Ünal da tam o sırada başını kaldırdı. Camın arkasındaki Eda’yı gördü. Yüzüne o kendine has, karizmatik gülümsemesini yerleştirdi. Eda da duramayarak ona gülümsedi.
Kıvılcım ikisinin cam üzerinden kurduğu bu sessiz iletişime bakıp derin bir iç geçirdi:
"Sizden gerçekten hayır gelmez... İki günde aklınızı bıraktınız bu sokakta."
Öğleden sonra mahalledeki sıcaklık biraz olsun kırılmış, sokağa tatlı bir ikindi serinliği çökmüştü. Berat tekrar kuaförün önüne doğru yavaş adımlarla ilerledi. Bu kez elinde bakkaldan aldığı küçük bir poşet vardı.
Kıvılcım, dükkanın önündeki alçak basamakta oturmuş, elindeki küçük çay bardağından yudum alıyordu. Berat’ın adımları yaklaşınca kafasını kaldırdı.
"Allah Allah... Yine mi sen? Hiç mi işin gücün yok senin?"
Berat olduğu yerde durdu, elindeki poşeti hafifçe salladı. "Ne yapıyorsun?"
Kıvılcım bardağı gösterdi. "Çay içiyorum. Görmüyor musun?"
"İyi," dedi Berat.
Hiç sormadan, hiçbir şey demeden gidip Kıvılcım’ın hemen yanındaki basamağa oturdu. Kıvılcım sanki yanında bir akrep bitmiş gibi anında gövdesini yan tarafa döndürdü.
"Sen niye oturdun şimdi buraya?"
"Benim de çay içesim geldi," dedi Berat gayet pişkin bir tavırla.
"Çay yok sana. Dükkanın çayı bu."
"Vardır canım..."
"Yok diyorum lan, anlamıyor musun?"
"Vardır vardır, Nermin Abla kıyamaz bana."
Kıvılcım bardağını dizine koydu, gözlerini devirdi. Düz bir ses tonuyla sordu:
"Bir şey soracağım sana."
Berat hemen ona döndü. "He? Sor."
"Sen gerçekten sırf beni sinirlendirmek, çıldırtmak için mi geliyorsun buraya?"
Berat’ın yüzündeki o oyuncu ifade bir anda silindi. Yerini son derece samimi, yumuşak bir gülümsemeye bıraktı.
"Yok," dedi kısık bir sesle.
"Ee? Ne diye geliyorsun o zaman?"
Berat, Kıvılcım’ın gözlerinin tam içine bakarak cevap verdi:
"Seni görmek için."
Kıvılcım bir anlık refleksle lafı yapıştıracaktı ama kelimeler boğazına tıkandı. Sustu. İlk defa ne diyeceğini, nasıl bir tersleme yapacağını bilemedi. Berat’ın sesindeki o yalın gerçeklik karşısında gardı düşmüştü. Yüzünü, yanaklarındaki hafif sıcaklığı gizlemek istercesine başka tarafa çevirdi.
"Çok saçmasın," dedi sesi biraz kısılarak.
Berat’ın yüzündeki gülümseme daha da büyüdü, göğsü kabardı.
"Sen de çok güzelsin."
Kıvılcım aniden ona doğru döndü, kaşlarını çattı. "Ne diyorsun lan sen?"
Berat sakince, hiç geri adım atmadan: "Bir şey demedim. Yalan mı söyleyeyim?" dedi.
Kıvılcım birkaç saniye boyunca Berat’ın yüzündeki o cesur ve samimi ifadeye baktı. Sonra başını tekrar öne çevirdi. Ama bu kez yüzündeki o sert, kovmaya hazır ifade eskisi kadar keskin değildi. Bir kabulleniş vardı adeta.
Berat bunu anında fark etti. Göğsünün içinde devasa bir umut ışığı yandı. İçinden geçen düşünce kendinden emindi:
"Tamam... Bu kız bana alışacak. Hem de zamanla, kendi isteğiyle alışacak."
O gün, Berat için küçük ama devasa bir zaferdi. Kıvılcım içinse yalnızca sıradan görünen ama dengelerini değiştiren başka bir gündü. Henüz Kıvılcım tam olarak farkında değildi ama bu mahallede bazı insanlar kolay kolay vazgeçmezdi.
Özellikle de ''Yıkık Berat".
O, bir kere gönlüne koyduğu insan için o dükkanın kapısının önünde saatlerce bekler, günlerce terslenir, kovulur, hor görülür ama yine de ertesi günün sabahında aynı gülümsemeyle çıkıp gelirdi.
Çünkü onun hayat tecrübesiyle yazdığı raconda aşkın tek bir altın kuralı vardı:
"Git" denilen yerde gitmemek.
Ve Kıvılcım, bu kuralın ne anlama geldiğini önümüzdeki günlerde çok daha iyi öğrenecekti.