İçeriğe geç

Semt Sancısı

Bölüm 1 · 9 dk okuma

Semt Sancısı

Bölüm 1

Bölüm 1

Güneş, mahallenin üzerindeki sarı örtüsünü yavaş yavaş toplarken, eski apartmanların arasındaki dar sokaklara eğri büğrü gölgeler sızıyordu. Sokağın asfaltında yılların yorgunluğunu taşıyan çatlaklar, öğle sıcağının yavaşça çekilmesiyle nefes almaya çalışır gibiydi. Kaldırım taşlarının üzerine dökülen sarı ışık lekeleri, bakkalın önündeki kırık dökük plastik sandalyelerde oturan mahallelilerin ayak uçlarına değip geçiyordu.

Bir yandan mahallenin çocuklarının plastik topunun binaların duvarlarında yankılanan tok sesi, sokağın bir ucundan girip diğer ucundan çıkıyor; mahallenin o bitmek bilmeyen, monoton ama bir o kadar da tanıdık ritmini tutuyordu. İşte bu sokağın en değişmez, en sabit iki demirbaşı vardı: "Turbo Ünal" ve "Yıkık Berat".

Mahallede kimse onlara sadece isimleriyle seslenmezdi. İsimler aleladeydi; lakaplar ise bir insanın bu mahalledeki kimliği, geçmişi ve geleceğiydi.

Ünal’ın lakabını kazanma hikayesi bir efsane değil, tamamen yalın bir gerçekliğe dayanıyordu. Mahallede ne zaman bir kavga patlak verse, havada ne zaman bir sandalye uçuşsa ya da meçhul bir mahalle sakininin camına iddiaya girilerek atılan bir taş gürültüyle inip mahalleliyi sokağa dökse, Ünal’ı olay yerinde bulmak imkansızdı. Kavga çıktığı an topuklarını kıçına vurarak olay mahallini terk etme hızından ötürü adı "Turbo" kalmıştı. Hızlıydı, pratikti ve en önemlisi; kavgada dayak yemektense o hızlı adımların getirdiği hayatta kalma içgüdüsünü tercih edecek kadar gerçekçiydi.

Berat’ın durumunda ise işler biraz daha hüzünlü ve dramatik bir hal alıyordu. "Yıkık" lakabı, Berat’a verilmiş bir ceza değil, adeta onun üzerine dikilmiş bir kadere verilen resmi bir unvandı. Çocukluğundan beri elini attığı her iş, planladığı her basit organizasyon, niyetlendiği her masum duygu bir şekilde trajikomik bir felakete evrilmeyi başarırdı. Otobüse bindiğinde akbili biten hep o olurdu; mahalle maçında penaltı atarken topu üçüncü katın balkondaki saksıya çakan hep o olurdu. Hele ki işin içine ikili ilişkiler girdiğinde, Berat’ın "Yıkık" unvanı adeta altın harflerle tescilleniyordu.

Lise yıllarında bakkalın önünden geçen bir kız kendisine yanlışlıkla gülümsese ya da adres sormak için yaklaşsa, Berat üç gün boyunca mahalleyi "Aga kesin benden hoşlanıyor, bakışındaki derinliği hissettim," diye turlardı. Dördüncü gün kızın sevgilisiyle el ele yürüdüğünü öğrendiğinde ise bir hafta boyunca odasındaki duvara bakar, arabesk şarkılar eşliğinde kutu kutu sigara bitirerek hayata küserdi.

Ünal ise bu konuda Berat’ın tam aksine bir savunma mekanizması geliştirmişti. Dünyadaki bütün kızların aynı olduğunu, duygusal işlerin vakit kaybından başka bir şey olmadığını savunurdu. "Oğlum, bir kız için uykunu, huzurunu kaçırmaya değer mi?" derdi her fırsatta. "Gelecek, bakacak, aklını alacak, sonra çöp gibi atacak. Gerek yok aga, mantık her zaman galip gelir."

Oysa hayat, tam da böyle büyük konuşan insanların tepesinde bir yerlerde bıyık altından gülmekle meşguldü.

İki arkadaş, mahallenin ortasında yer alan, üzerindeki boyaları nemden ve sıcaktan dökülmüş kahverengi ahşap bankta oturmuşlardı. Bacaklarını öne doğru uzatmış, gözlerini yarıya kadar kısmış, avel avel etrafa bakıyorlardı. Zaman, bu mahallede zaten ağır akardı ama öğleden sonraları tamamen durma noktasına gelirdi.

Ünal, boynu tutulmuş gibi sıkıntıyla kafasını çevirdi. Sokağın girişine, yani mahallenin ana caddeye bağlanan o dar kavşağına baktı. Önce sıradan bir hareket gibi başladı bu bakış. Fakat birkaç salise sonra Ünal’ın göz bebekleri genişledi, omurgası bir anda dikleşti.

"Ulan Berat..." dedi sesi kısılarak. Sanki çok gizli bir askeri istihbaratı yanındaki adama iletir gibi bir tonu vardı.

Berat, kafasını bankın sırtlığına dayamış, gözleriyle gökyüzündeki bir bulutun şeklini benzetmeye çalışıyordu. İsteksizce, hiç istifini bozmadan mırıldandı:

"Ne var lan yine? Yine kimin arabasını çizdiler?"

"Oğlum... Şu karşıya baksana sen bir."

Berat derin bir nefes alıp başını kaldırdı. Sıkıntıyla gözlerini ovuşturdu.

"Ne oldu lan? Zabıta mı geldi yine seyyar satıcılara?"

"İki tane kız var sokağın başında."

Berat birkaç saniye boyunca sokağın girişine doğru baktı. Gözlerini kıstı. Sonra o her zamanki umursamaz, hayattan bezmiş edasıyla tekrar Ünal’a döndü.

"Eee? Ne var yani? Sokağa kız girmesi yasaklandı da bizim mi haberimiz yok? Bakkala ekmek almaya gelmiştir birileri."

Ünal’ın yüzündeki ifade ise hiç de "ekmek almaya gelmişler" der gibi durmuyordu. Yüz hatları gerilmiş, rengi hafifçe atmıştı. Sanki az önce sokağın ortasında uzay gemisi görmüş gibi bir şaşkınlıkla arkadaşına bakıyordu.

"Eee’si mi var lan? Bir bak şunlara. Bunlar buralı değil. Bizim mahalleye böyle tipler girer mi hiç?"

Berat, Ünal’ın bu aşırı tepkisine anlam veremeyerek tekrar kafasını çevirdi. Ve işte o anda gördü.

İki kız, mahallenin başındaki fırının önünden geçip, onların oturduğu banka doğru ağır adımlarla yürüyordu.

Soldaki kız kırmızı tonlarında son derece şık ve iddialı bir kıyafet giymişti. Gün ışığı, omuzlarına dökülen uçları dalgalı sarı saçlarının arasında parıldıyor, her adımında etrafa garip bir özgüven saçıyordu. Yürüyüşündeki o son derece rahat ve umursamaz tavır, etrafındaki sıvaları dökülmüş, çamaşır ipleri pencerelerden pencerelere gerilmiş eski apartmanlarla muazzam bir tezat oluşturuyordu.

Yanındaki kız ise daha sade ama bir o kadar da dikkate değer bir şıklığa sahipti. Siyah kıvırcık saçları, keskin yüz hatları ve her an birini terslemeye hazır duran gözleriyle yürüyordu. Yüzünde, insanın ilk bakışta "Bu kızla zerre kadar uğraşılmaz, selam verirsen borçlu çıkarsın" diyeceği türden, mesafeli ve soğuk bir ifade vardı.

Eda, yani kırmızı giyimli olan sarışın kız, etrafındaki dükkanlara, bakkala ve binalara meraklı ama hafif bir yabancılaşmayla bakıyordu. Kıvılcım ise sokaktaki çocukları, parkedilmiş eski arabaları incelerken sanki yanlışlıkla başka bir boyuta, ışınlanmış gibi hissediyordu.

"Eda, emin misin bu caddeden kestirme olduğuna?" dedi Kıvılcım, sesindeki o net mesafeyi koruyarak. "Burası kestirmeden çok, 90'ların mahalle dizilerine set olsun diye yapılmış gibi duruyor. Haritaya tekrar baksak iyi olurdu."

Eda hafifçe kıkırdadı. "Aman Kıvılcım, alt tarafı iki sokak arkaya geçeceğiz. Abartma istersen. Bak ne güzel, nostaljik bir yer işte. İnsanları da kendi halinde duruyor."

"Kendi halinde mi?" dedi Kıvılcım gözlerini devirerek. "Tam karşıdaki bankta oturan iki tip bize meteor çarpmış gibi bakıyor şu an. Biri heykel gibi dondu kaldı."

O esnada bankta bir trajedi yaşanıyordu.

Ünal bir anda kaskatı kesilmişti. Nefes almayı unutmuş gibiydi. Göğsünün inip kalkması bile durmuştu. Berat arkadaşının bu tuhaf halini fark edip omzuna vurdu.

"Ne oldu lan sana? Felç mi geçirdin Turbo?"

Ünal cevap veremedi. Çünkü gözleri, tam o esnada başını kaldırıp kendisiyle göz göze gelen Eda’ya kilitlenmişti.

Bakışlar havada, tozlu sokağın tam ortasında kesişti.

Bir saniye...

İki saniye...

Zaman sanki mahallenin bütün sakinleri için durdu. Çocukların top sesi kesildi, rüzgar esmeyi bıraktı yani o kadar. Eda, Ünal’ın kendisine bu kadar net ve şaşkın bir ifadeyle baktığını görünce hafifçe gözlerini kaçırdı. Ünal’ın kafasının içinden o anda tek bir düşünce devasa bir gürültüyle geçti:

"Oha."

Hemen ardından ikincisi dalga gibi geldi:

"Oha amına koyayım..."

Üçüncü düşünce ise durumu tamamen özetliyordu:

"Ben bittim. Buraya kadarmış."

Hayatında ilk defa bir kıza bakarken söyleyecek, üretecek tek bir kelime bile bulamamıştı. Normalde Ünal’ın lafı her zaman hazırdı. Sokakta biri ona durup dururken "Naber lan?" dese, beş dakika boyunca o adama hayat dersi verecek kadar çenesi düşüktü. Bir kıza laf atmak ya da espri yapmak onun için çocuk oyuncağıydı. Ama şimdi, tam şu an ağzını açsa muhtemelen kendi adını bile yanlış söyleyecek durumdaydı.

Eda ise Ünal’ın o dona kalmış, gözleri fal taşı gibi açılmış halini fark etmişti. Adımlarını yavaşlatmadan, hafifçe sol kaşını kaldırdı. Yüzünün kenarında belli belirsiz, gizemli ve hafif alaycı bir gülümseme belirdi. Ünal’ın kalbi bir anlığına göğüs kafesini delip sokağa fırlayacakmış gibi hızlandı. Nabzı beyninde atmaya başladı.

"Lan..." diye fısıldadı kendi kendine. "Lan gülümsedi oğlum..."

Eda gözlerini tekrar öne çevirdi ama o küçük gülümseme dudaklarının kenarında asılı kaldı. Ünal panikle, sanki yardım istiyormuş gibi hemen yanındaki Berat’a döndü.

"Oğlum..."

"Ne var lan ne?" dedi Berat, arkadaşının bu tuhaf hallerinden sıkılarak.

"Az önce bana baktı."

"Kim baktı lan?"

"Şu sarışın olan... Kırmızılı olan kız."

"Ulan saçmalama, kızlar sokağa girdiğinden beri genel olarak çevreye bakıyorlar. Bütün mahalleye baktılar zaten."

"Oğlum ne diyorum sana!" dedi Ünal, sesini yükseltmemeye çalışarak Berat’ın kolunu sıktı. "Ona buna bakmadı diyorum, doğrudan benim gözümün içine baktı. Bayağı bayağı kilitlendi kız bana!"

"Ee? Ne olmuş yani baktıysa? Bu tiple yeterince dikkat çekmişsindir."

"Siktir lan... Bana baktı diyorum! Gülümsedi bile!"

Berat birkaç saniye boyunca arkadaşının kızarmış yüzüne, heyecandan titreyen ellerine baktı. Ünal’ın o her şeyi çözen, dünyadaki tüm kızları ezberlemiş havalı duruşundan eser kalmamıştı. Berat’ın dudakları yavaşça kenara doğru kıvrıldı ve mahallenin en neşeli kahkahasını bastı.

"Ulan Turbo! Sen aşık mı oldun şimdi iki saniyede? Ne oldu o cengaver Ünal’a?"

Ünal hemen panikle ve hırsla savunmaya geçti:

"Ne aşkı lan! Saçma sapan konuşma gevşek! Ne alakası var aşkla falan?"

"Suratına bak oğlum bir!"

"Ne var lan suratımda? Gayet normalim işte!"

"Şu an suratında tam olarak katıksız bir mallık var."

"Kes lan sesini gevşek!" dedi Ünal, bir yandan da göz ucuyla kızların mesafesini kontrol ederek.

Berat, Ünal’ın bu hallerine gülmeye ve onunla dalga geçmeye devam ederken, Eda ile Kıvılcım tam da oturdukları bankın önünden geçmeye başladılar.

Kızların yaklaştığını hisseden Ünal istemsizce oturduğu yerde doğruldu. Sırtını dikleştirdi, göbeğini içeri çekti, sanki bir askeri denetimden geçiyormuş gibi kendine çeki düzen vermeye çalıştı. Eda, tam bankın hizasından geçerken kafasını çevirdi ve Ünal’a bir kez daha baktı.

Bu kez bakış sıradan bir göz kayması değildi. Eda adımlarını hafifçe yavaşlatarak, gözlerinin içine uzunca, saniyeleri uzatarak baktı.

Ünal’ın göğsünün tam ortasına sıcak, cayır cayır yakıcı bir şey yayıldı. Beyni uyuşmuş gibiydi. Çaktırmadan, kızların görmeyeceği bir açıyla dirseğiyle Berat’ın karnını dürtüp durmaya başladı. Tekrarlayan, ritmik ve panik dolu dürtüklemelerdi bunlar.

"Bakıyor... Harbi bakıyor lan..." diye fısıldadı dudaklarını kıpırdatmadan. "Ulan bu kız bana bakıyor Berat, yemin ederim bakıyor!"

Tam o sırada, Ünal’ın dirsek darbelerinden kaçmaya çalışan Berat, "Oğlum bir dur rahat bırak karnımı!" diyerek başını kızların olduğu tarafa çevirdi.

Ve Berat’ın gözleri, siyah saçlı, soğuk bakışlı Kıvılcım’a takıldı.

O anda...Berat’ın dünyası tamamen sessizleşti.

Sokağın ortasındaki top sesleri ve bakkalın radyosundaki cızırtılı müzik kesildi. Ünal’ın yanında sürekli bir şeyler fısıldayan sesi bir anons gibi uzaklaştı ve kayboldu.

Çünkü Kıvılcım, tam da o esnada hafifçe başını yana çevirip çevreyi incelerken, gözlerini doğrudan Berat’a dikmişti.

Bu sefer Berat’ın kalbi bir anlığına yerinden çıkacak, göğüs kafesini patlatıp asfaltın üzerine düşecek gibi oldu. Kızın o sert, mesafeli ve ulaşılamaz bakan gözleri, Berat’ın tam göz bebeklerinin içine yerleşmişti.

"Allah’ım..." dedi Berat içinden, zihni darmadağın olurken. "Bu ne?... Bu kız ne böyle? İnsan mı bu?"

Kıvılcım’ın yüzü son derece ifadesizdi. Hatta hafif bir kibir, derin bir umursamazlık vardı bakışlarında. Ama Berat için bu bakışın hiçbir önemi yoktu. Berat’ın "Yıkık" beyni çoktan faaliyete geçmiş, simülasyonu başlatmıştı bile. Zihninin içinde davullar çalıyor, Kıvılcım’ı beyazlar içinde, bir kır düğününde kendisine doğru yürürken görmeye başlıyordu. Çocuklarının adı bile zihninde belirmeye başlamıştı. Kendi kendine panikle, içindeki o kronik yıkık adamla konuşmaya başladı:

"Oğlum Berat... Sakin ol lan. Saçmalama hemen. Sakin ol oğlum... O da bakıyor lan! Yok yok, saçmalama Berat. Sana bakmıyordur ya. Niye baksın ki sana? Sen silik bir insansın oğlum, sana niye baksın ki bu kız?"

Berat mantığına sığınmak istedi. Kızın kendisini değil, arkasındaki bir şeyi süzdüğünü kanıtlamak adına kafasını yavaşça ve oldukça çaktırmadan arkasına doğru çevirdi. Bankın arkasında döküntü bir çöp tenekesi, boş bir duvar vardı. Kız, boş duvara bakmıyordu ya.

Gözlerini yavaşça, titreyen göz kapaklarıyla tekrar Kıvılcım’a döndürdü. Kız hala oradaydı, adımları ilerliyordu ama bakışları bir salise daha Berat’ın üzerinde kalmıştı.

"Gerçekten bana bakıyor..." dedi Berat kendi kendine. İçindeki o eski, hırpalanmış duygusal enkaz bir anda alev aldı. "Bu kız gerçekten bana baktı. Amansızca baktı hem de. Yandık ki ne yandık..."

İçi içini yemeye başlamıştı. Bir yandan Ünal’ın kolunu tutuyor, bir yandan kızların sokakta ilerleyişini izliyordu. Ağzından durgun bir ses çıktı;

"O kızlar, bize bakmaz oğlum..."

Bölüm sonu

1 yorum

  • Ünalın lakabında ters köşe oldum hajshsjshjshs ağır abi olupta kavga ayırır diye beklemiştim

    1Yanıt