Yazar E.'nin Kitabı
Can nereye gider ruhun peşinden mi yoksa peşi sıra gidenler kaderle mi? Geleceğin bu kadar saklı olması Allah’a boyun eğmek için yeter de artar bile. İnsan ne olacağını hiçbir zaman bilmiyor. Zaman kaderin iteklemesi ile insanın önüne ne getiriyorsa onu yaşıyor. Ne kaçabiliyor ne vazgeçebiliyor. Sadece sığınabiliyor.
Kaderde coğrafya teslimiyettir. Bir adet döner, insanın insandan görüp kavradığı böylelikle düşünmek, tartmak ve mesuliyet almak zorunda olmadan sürdür gitsin bir yaşamla ilerlediği yere coğrafya denir. Nerede doğduysan orası kaderindir.
Doğuda insanın kaderi hep bir başkasının yaşadığı ve seçtiği irade ile ilerler. Elalemdir adı bazen adet bazen töre ama hep bir başkasıdır. İnsanın kendi değil.
Şefika sırtını duvara yaslamış kızını ayaklarından sallarken gözü uzaktaydı. İnsanın sığınağının mezar olduğunu düşünüyordu. Oradan gayrısında hep bir yerde diğer yere itiliyordu. Bir toprak çekse üstüne ne kimse iter ne kimse karışırdı. Olan geride kalana oluyor diyordu içinden. Kocası öldü gitti peki ya geridekiler?
Kocası bu günlerini görüyor mu acaba? Görse ne der acaba?
Küçük bebek, zavallı kızı doğdu ağlıyor, hâlâ ağlıyordu. Dilide yoktu garibin; ne sancısı var, ne acısı var kimseye diyemiyordu. Ağlamalarını duyanlar bazen edepsiz bazen zavallı diyordu. Körpe bebeklerin bazıları dokuz ayını bulana kadar hep ağlarmış. Şefika kızının hasta olmadığından emin olamıyordu. Öksürmüyor ya da göğsünden hırıltı gelmiyordu ama bu kadar ağlamasıda normal gelmiyordu. O da dokuz ayına kadar ağlar diye kabul etmişti.
Neleri kabul etmişti bunu mu etmeyecekti?
Gelin aynı gelindi. Ev aynı ev ama koca farklı. Üstüne koca dediği bile adam değil bir küçük çocuktu. Öncesinden yıkayıp pakladığı büyüttüğü çocuktu. Kayınvalidesi ‘Kızım her şey zamanla.’ demişti. Sanki Şefika’nın boyun eğmediği bir şey vardı da. Buna isyan edecekti.
Küçük Ahmet artık Ahmet Bey’di büyüdüğünden falanda değil bir imama gelmiş buluğ çağındadır deyip nikah kıymıştı. Ama bir ağırlığı olsun ondan büyük karısı onu saysın diye artık ‘Bey’ olmuştu. Şefika kimseye küskün değildi ama kızgınlığı vardı. Ama kime yansıtabilirdi ki? Aslında ona böyle hak bile vermezlerdi. Boyun eğenlerin yapabileceği en iyi şey boyun eğmektir bir kere bu marifeti gösterdikten sonra her seferinde bunu isteyen insanlar etrafında hazır bulunur.
Adet üzere çocuk büyüklerin yanında kucağa alınmaz sevilmezdi. Şefika’nın bebeği her zaman ağlardı işe koysa gitse koşarak geri gelir yanına götürsede kucağına alıp pışpışlayamazdı. Onun yardımına kaynanası ve Ahmet yetişirdi. Alıp kucaklarına sallardılar sırtını sıvazlayıp rahatlatmaya çalışırdılar ama ne çare sanki bebeğin etinden et koparıyorlar.
Şefika gözünden bile sakınırdı yavrusunu sırf onun için evliliğe razı gelip yeninden eve dönmüştü. Çocuğunun ne kadar kıymetli olduğu buradan ölçülürdü bu yüzden herkes bebeği annesinin nazarıyla değerli görürdü.
Bebeği güzel kızı bir yaşına basmıştı ama ağlamaları kesilmemişti. Çare hoca da olsa ebede olsa arama niyetindeydiler. Tüm gece uykusuz kalan Şefika sabah inekleri sağıp geldiğinde döşeğin bir kısmında Ahmet diğer trafında bebeğini uyurken bulduğunda o gittiğinde kızının uyanıp ağladığını anladı. Ahmet yanına alıp susturmuş olmalıydı.
Kucağın alıp doyurdu, cılız kızın altını temizledi. Bacakları bir parçaydı yaşıtlarına kıyaslayınca iyice cılızlaşıyordu. Huysuzlanmaya başlayınca ayaklarına koyup ninni söyleyerek uytmaya başladı. Ayaklarında kaderini de uyutan Şefika’nın ninnisi acı çalınan bir renkle sabahı boyadı. Sırtını yasladığı kireçli toprak duvara başını dayadı. Ahşap tavana bakarken ayaklarını sağa sola sallıyordu. Kendi gözleri de ağırlaşıyor ninnisi kızını, onun sesiyle uyanan Ahmet’i ve onu uyutuyordu.
Uyandığında döşek katlanmış yük düzülmüştü. Herkes uyanmış demekti. Kızı ayaklarında duruyordu ama Ahmet oda da yoktu. Sofadan sesleri geliyordu, kahvaltı yapıyorlardı. Kayınvalidesi onu uyandırmamış demekti. Yorgun kadına acımış uyanmasın diye ses bile etmemişti.
Şefika boynunu oynatarak duvardan doğruldu ve uyuşan ayaklarını kızının altından çekti. Kızcağızın kundaktan çıkan eline uzandı. Üşümesin diye yeninden kundağa sokacaktı ama bu kesmiş parmakları avucunun sıcaklığını kesmişti.
Şefika da buz kesti, hızla kundağı açıp kızını kuvvetle sarstı. Kendi gözünde dünya olan güzel bebeği bir et parçası gibi salladı. Rüzgara verse alıp gidecek durumdaydı. Ne eli kalktı ne kesilmez sesi dudaklarından çıktı.
Şefika kızının nefesine bakıyordu ama karnı ne şişip kalkıyor ne de elini koyduğu göğsünde çarpıntı vardı. Kızının soğukluğunu anne yüreğiyle silip atmak istiyordu. Göğsünü eliyle okşadı ve kollarının arasına alıp bağrına bastı.
Yoktu. Ne ses ne candan bir işaret.
Ağlamaya başladığında sabah sesinden çıkan ninni ağıda dönüverdi. Sesi odayı kapladığında duyanlar koşuverdiler. Şefika’nın kendini kurban ettiği kuzusu gitmişti.
***
Yazar E.
Onunla konuşmanın artık eskisi kadar çekinilmesi ve heyecanlanılması gereken bir durum olduğunu düşünmüyordu. Zor olan ilk adımı atıp tanışmaktı. Her ne kadar hayal ettiği gibi olmasa da bir sonuca ermişti niyeti. Cevdet fakültenin kantininde oturmuş elinde tostunu yenerken bir yandan da önündeki kağıtları okuyan E.’yi görünce onunla konuşmak istedi. Giderek daha solgun olan yüzü küçülmüştü. Kilo verdiği iyice belli oluyordu. Onun için endişelenmeden yapamıyordu. Evhamlı ve şefkat dolu bir sesle başucuna dikildi.
“Nasılsın?”
E. kafasını kaldırıp ne okuduğunu merak eden adama baktı. Onu bu sefer gerçekten tanıyordu. Gözleri hafifçe kısılırken alnında çizgiler oluşturarak ona baktı.
“Sen.” İsmini unutmuştu ama onu hatırlıyordu. Bir süredir söylediği şey aklından yer kaplıyordu. Hocaya verdiği cevabı ne kadar düşünsede kendi mantığına oturtamıyordu. Koca bir laf gibi zihninde ‘dert’ kelimesi oturmuş, nefese yer bırakmayan tavırla ve mutlak kendini ansızın hatırlayacak bir şeyler bularak E.’yi rahat bırakmıyordu.
Cevdet gülümsedi ve kibarca izin istedi. “Oturabilir miyim?” Kovulma ihtimali ya da yine başından savacak olması muhtemeldi. İşin garip yanı artık E.’nin yanında kimse oturmuyordu. Daha önce ne zaman E.’yi kantinde görse etrafından bir sürü kişi olurdu. Yanındaki sandalyeler dolu bazıları ayakta durarak bir şeyler tartışırlardı. Muhabbetinden tartışmanında uzun uzadıya ve tükenmez bir zevkle devam ettiren kaynağı E. Olurdu.
Şimdilerde yalnızdı, hatta yanına biri otursa konuşmaz olur da cevap vermesi gereken laflar olursa ondan bile sıkılır. Başına bir ağrı var da yüzünü buruşturup çenesini kasıyormuş gibi insanlara külfet gibi bakıyordu. Ama garip bir şekilde Cevdet’i geri çevirmedi.
“Olur. Seni görmüyordum bayadır.” Tostundan koca bir ısırık alıp kenara koyduktan sonra ellerini peçeteyle sildi. Cevdet karşısındaki sandalyeye otururken hem mutlu oldu hem garipsedi.
“Yokluğumu fark ettin mi?” Gözlerinin onu aramış olması heyecanlandırdı. Bir süredir pek ortada daha doğrusu E.’nin yakınlarından değildi.
E. duyduğundan beridir sırtlandığı her düşüncesinden boyun eğer gibi bakışlarını yere indirerek zehir gibi nüfuz eden konuyu ona saldırırmış gibi sordu.
“Senin o gün, derste söylediğini merak ettim. Şu dert meselesi.” Parçalayıp önüne sermesini ve muğlak olan ne iste mutlaka öğretmesini istiyordu.
Cevdet’ heyecanını suya aç toprağın yağmuru çekmesi gibi kırılan hevesiyle birlikte yüreğine sindirdi. “Konuyu merak ettin.”
E. başını salladı ve sırtını yasladığı sandalyeden doğrularak masaya yaklaştı. “Evet. Sence bir hikâyenin, kitabın derdi nedir? Ne anlatmak istediği mi?”
Cevdet’in heyecanı sönse bile E.’nin sabırsız ve çelimsiz bir çocuğun ateşi gibi yanan heyecanı yeni alevleniyordu. Ona dikkat kesilmiş sanki ağzından çıkan sözcükler yere düşecek olsa kırılırda E. Öğrenemez diye dudaklarından dökülür dökülmez yakalamaya çalışacaktı.
Cevdet rastgele konuşmak istemiyordu. Daha önce düşüncesini inceleyecek kadar önemsememişti. Bu nedenle fikrinde samimi ve açıklayıcı olmayı başarmaya çalıştı.
“Tam olarak değil. Zaten eserlerin hepsi bir şey anlatır. Anlatmak onların görevleri. Dertleri ise ulaşması gereken çare gibi düşün. Ortadaki bir sorunu anlamakla, sorunun derdini yaşatmak onu çareye ulaştırmak bence farklı.”
E.’nin aklı karıştı istemsizce masaya doğru eğildi. Kendinden örnek vererek daha açık konuşmayla konuyu kavranabilir hale getirdi.
“Mesela ben roman yazıyorum diyelim. Eski bir olayı anlatmak istiyorum. Amacım buysa derdimde bu değil mi?”
Cevdet kafasını iki yana salladı. Etkileyici bir şekilde tek seferde anlatabiliyor olması isterdi. E. Gibi o da kıvranmaya başladı. O anlatmak için E. Anlamak için çabalıyordu.
“Öyle değil işte. Senin derdin yazmaktır ama kitabın varolunca derdi olmalı. Ben bir okuyucum, senin romanını okudum. Bu kitabında sorunu bu, böyle olsaydı düzelirdi demeliyim. Her eserin bir derdi olmalı.”
E. huysuz bir şekilde geri çekilip kollarını göğsünde kavuşturdu. Cevdet’ten beklediği verimi alamadı hatta onun sözlerine olan inancını da kaybediyordu.
Cevdet kendisi hakkında var olan şüpheleri fark eder etmez her şeyi ortaya koyarcasına çabaladı. E.’nin önündeki kağıtları aldı.
“Diyelim ki bu senin romanın. Eski bir hikâyeyi yazıyorsun.”
E. tekrar dikkatini topladı, diyelim ki dediği zaten onun yazdığı romandı. “Romanda aile içindeki karmaşık evlilikleri, kadınların yaşadığı zorluk üzerinden anlatıyorum. Diyelim.”
Cevdet onu oyuna çekmiş gibi hissetti. “Anlatmaya değer bir hikâye. Senin yazar olarak görevin bunu yazmak. Çünkü anlatmaya değer bir olaya sahip.”
E. emin olmamakla beraber anlam çıkarmaya çabalıyordu. “Bu romanın derdi bu değerli hikâyeyi herkesin bilmesi değil mi?”
Cevdet kendinden emin bir gülümseme ile reddetti. “Bence değil. Senin bahsettiğin dert yazara ait. Sen romanı yazdıktan sonra herkese okutmaya çalışırsın bu yüzden yayınevleri ile anlaşırsın. Benim fikrim bunun da ötesinde.”
E. bileklerini çamura saplamışta bir yandan çıkmak için çabalarken diğer yandan iyice çamura bulandığını fark eder olmuştu. Anlamaya başladı ama hem içini sıkmıştı hemde ruhunu daraltmıştı. Çünkü kendi derdi bahsedildiği gibi dedesinin anlattığı onu her zaman dehşete sürükleyen hikâyeyi herkese duyurmaya çalışmak ve unutulmasını önlemekti.
Peki hikâyesinin derdi neydi? Bu hikâye ne isteyebilirdi?
Cevdet elleri altındaki sayfalara dönüp baktı. Aksi bir hareket olmadığı için okunmasında bir mahsur olmadığını düşündü. Birkaç cümle okuyup arka sayfalara da bakın. Kısa bir göz gezdirmekle bunun bir hikâye olduğu gayet anlaşılırdı ama ne hikâyenin adı vardı ne de yazarın ismi bir köşeye iliştirilmişti.
“Bunu sen mi yazdın?”
E. sıkıntılı bir nefes vererek uzanıp sayfaları ondan aldı. “Evet. Ama...” deyip sonrasından yapabileceği bir açıklama olmadığını fark etti. Cevdet parçaları bir araya getirdi.
“Derdi olmayan bir hikâye mi?” Cevap uzun bir sessizlikti. “İstersen sana yardım edebilirim. Hikâyeyi bana ver okuyup değerlendireyim. Birlikte bir dert yaratalım.”
E.’ye cazip görünmeyen bir fikirdi. Mantıklı olabileceğini de düşünmüyordu. Güzel bir bahanesi vardı. “Henüz bitmedi, bitmeden kimsenin okumasını istemiyorum.”
Cevdet aralarında kurmaya çalıştığı köprülerin suyun dibinde kalmasıyla geri çekilmesi gerektiğini hissetti. Her zaman önünde bir set varmış, onu geçmek haddine ya da yararına değilmiş gibi aralarında kurmak istediği bağdan vazgeçiyordu. Israr etmedi ya da üstelemedi. Her zaman için geçerli bir teklif olduğundan bahsetti.
“Eğer bitirirsen ya da fikrini değiştirirsen okumak isterim. Sana yardım edebileceğim bir konu olursa elimden geleni yaparım.”
E. derin bir nefes aldı ve başını hafifçe salladı. Eğer bitirirsen. Yeni bir korku daha kalbini mesken tutmaya koyuldu. Bitirmezse dahası yarım bırakmanın sancısıda her zaman yazmaya çalıştığı şekilde olursa, hayatı buhranlı ve yağmur altında mı geçecekti?
Kafasından ümitsizliği yollayıp çıktığı yoldan geri dönemeyecek kadar ilerlemeyi hedefledi. Böylece geri dönmek daha zor olacak ve ne kadar zorlansa da bitirecekti.