1.BÖLÜM
-Yazar E.'nin Ölümü-
"Anneanne, beni duyabiliyor musun?"
Makinelerin sesinde kulakları alışmıştı yorgun ve bitkin bedeni artık dışarıya karşı pek duyarlı değildi. Kendini kış gibi hissediyordu. Hangi mevsimde olduklarını bilmiyordu zamanı aklına bile gelmiyordu. Ama gençliğindeki kış gibi hissediyordu. Yağan kar insanın yer ve gökyüzünü arasında sıkıştırırdı. Erzurum'da gözünün gördüğü her yer beyaz olurdu. Fakülteye başladığı kış durakta beklerken düz arazinin beyazlığına bakardı. Gözlerini hafifçe kaldırırdı, dağlar da beyazdı. Gökyüzü de...
O anlar sıkıştırdı: yüreği, nefesi ve beyni. Sanki avuçları arasında kar topu yapan biri kar topunun merkezine onu koymuş daha sert ve daha gaddar olarak sıkıştırıyordu. Onu eziyordu...
Yeniden seslenildiğinde gözlerini araladı. Duyduğu sesler onu eziyordu. Torununun sesini tanımıştı, uzun ömür onun cezası gibiydi. Oysa gençliğinden beri kırka kalmadan ölüp gideyim der dururdu. Mesleğinde yükseldiği yıllarda verdiği bir röportaj vardı. Orada hangi soruya bu cevabı verdi hatırlamıyordu ama şey demişti... Muhtemelen otuzumun ortalarında kendimi öldürürüm ya da kırka bastığımda delirip bir yere kapatılırım. Düşündüğü gibi olmamıştı. Uzun bir ömrü olmuştu. Evlenmiş, çocuğu olmuş, torununu görmüş. Torununun evliliğini kutlamış ve torunun çocuğunu kucağına bile almıştı.
Kendini öldürmemişti ve de delirmemişti. Ama bunamıştı. Bazen dosyayı yetiştirmek için yayınevinin baskı yaptığı zamanları hatırlayıp panikle bir şeyler yazmaya çalışıyordu. Ama ne yazdığını o bile bilmiyordu. Çocuklarına en tuhaf gelen davranışı. Uyanır uyanmaz, eve gitmeye çalışması hemde evdeyken.
Artık zihninde sadece keskin hatıralar duruyordu. Unutmamak için defalarca tekrarladıkları sulanmış beyninin üzerinde nilüfer gibi duruyordu. Yazdığı bazı kitapları unutmuştu. Birkaç dize ya da beyit söylüyordu ama ezbere bildiği bu şiirler kimin, o neden biliyor hiçbirini hatırlamıyordu.
Onun gibi olan kocası bazen müdahale ederdi. "O değil, o değil. Şey vardı. Nazım'ın şiiriydi. Sen derdin hep beni ağlatan ilk şiir. Ankarada yedim taze meyvayı. Hatırmadın mı? Boşa çiğnedim yalan dünyayı. Gerisi neydi?" Yaşlı adamda hatırlamıyordu gerisini Yazar E.'de...
Etrafı kalabalıktı ama gözlerini çevirmek bile enerjinisi kaybetmesine neden olacaktı. Sadece parmaklarını oynattı. İncelemiş derisinin altından görünen damarları ve lekeli parmaklarını oynattı. İşaret parmağını orta parmağına dolamaya çalıştı. Bu kalem istediği anlamına geliyordu. Orada duran birçok kişi içinde bunu anlayan ilk kişi tekerlekli sandalyesinde olan yaşlı kocasıydı. "Kalem. Kalemini verin." dedi.
Üzerinde 'G' harfinin özenle işlendiği özel kalemini ve yazabilsin diye küçük bir defteri eline tutuşturdular. Kızı annesinin elini destekliyordu. Yazacak gücü olmadığını biliyordu ama doktorların son saatlerini yaşadığını söylediler. Sadece annesinin son isteklerini yapıyordu.
Yazar E. kızına baktı, sararmış ve feri gitmiş gözbebeklerini daha sonra torununa çevirdi ve orada olmadığını düşündüğü için arzuladığı kişinin baş harfini eğik büğrük yazdı.
Ortaya şekilsiz bir 'Ş' harfi çıktı. Zor anlaşılırdı ama kızı kavrayabildi. "Ş. Şefika Hanım mı anne?"
Göz kapakları ile onaylamak için kirpiklerini birbiriyle buluşturdu. Bir süre geçti ama açılmadı. Kalem gevşeyen parmakları arasından eğik kaldı makineler deli gibi bağırmaya başladı. Kocası yaşlı titreyen elini uzatıp hastane yatağında can veren eşinin elini tuttu.
Kimse ağlamak dışında bir şey yapmadı. Oğlu gözleri dolu dolu makinelerin fişini çekti ve dışarıya seslendi. "Şefika Hanım."
Sekiz yaşlarında kaşlarının ortasında parmak izi kadar boya gibi duran ve giderek silinen iz vardı. Kahverengi saçları, omuzlarının üzerine gelen bir kız girdi. Neler olduğunu anlamıyordu ama etraftaki bu hüzün onu korkutuyordu. Hemen annesinin yanına gitti. Annesi, anneanesinin öldüğünden haberdar olmasın ve korkuya kapılmasın diye başını okşadı. Kaderine rağmen gülümsedi. "Bak anneannem uyuyor, ona selam vermek ister misin? Hadi git elini öp."
Şefika herkesin ona bakmasından hoşlanmadı ama uslu bir kız gibi annesinin dediğini yapıp yeniden dışarı çıkmak istiyordu. Ürkekçe yaklaştı yaşlı kadının elini öpmek için uzanırken elinin içine duran kalemi aldı. Sonra elini öptü ve büyükdedesinin ağlamasından korkarak dışarı kaçtı. Hastane odasının dışındaki duvara yaslandı. Elindeki kalemi fark etmedi bile.
- Yazar E.'nin Gençliği-
"Tekrardan başın sağolsun."
"Dostlar sağolsun hocam."
Danışman hocasının yanından çıkıp uyuşuk adımlarla fakülteden çıktı. Üzerindeki açık renkli kaban bugün süratle yanından geçen araba yüzünden çamur olmuştu. Kış bitince yaz gelmezdi oraya. Önce sulu bir kış, sonra soğuk ve ayak dolu bir kış, sonra rüzgârlı bir kış, daha sonrasında hafif güneşli bir kışta bitince rüzgârlı ve arada yine kar yağışlı bir bahar gelirdi.
İtiş kakışın olduğu bir insanın diğerine ruhu kadar yakın olabileceği tıklım tıklım otobüse binmişti. Son durağa yaklaşırken kabanını silmeye çalışsa da dalmaçyalı köpeğe benzetiyordu kendini. İçinde bir çığlık zihninde kendini tekrarlıyordu.
Nefret ediyorum.
Herhangi bir şeyden değil. İçinde nefret vardı. Kime olduğu belli değil, varlığını sağlayan neydi belli değildi. Nefret vardı. Bezginlik. Aksi huysuz bir yürek. Bilinci insani duyguları hayvani bir bedenin içinde debeleniyordu.
Eve gitmek için otobüs durağına geçerken iç çekti. Bir hafta önce durağın yanındaki kaldırıma karlarının üstüne tavuk izleri bırakarak kendini neşelendirmeye çalışıyordu. Şimdiyse iç çekiyordu. Zaten yalnız kalıp derin derin iç çekmeye bayılıyordu.
Dünya mutsuzluklar üzerine kuruluydu. Mutsuzluğun dindiği an bir mutluluk yalanı serpilirdi. Herkes ona kanar ve hep bir an için kendine rastgelen mutluluğun peşinden koşarlardı. Oysa mutsuzluk bâkiydi mutluluk ani.
Tekrar iç çekti. Cenaze işleri taziye falan derken hızla bitmişti. Gökyüzüne baktı, durup durup bakardı. Gencecik halinde bile bir yaşlılık dert yüküne sahip olma hali vardı. Yıllarca yaşamış yaşlı insanların geçmişini düşünmesine benzerdi genç kızın dalıp dalıp gitmeleri.
Eve varır varmaz yatacaktı, yarım saat süren otobüs yolculuğunda da uyuyacaktı gerçi. Gündüz saatlerinde uyumayı kendine adet edinmişti. Yine dedesini hatırladı. Herkes ona gündüz vakti uyuduğunu için kızarken dedesi bir şey demezdi. Çünkü bu huy ondan geçmişti. Nerede olursa olsundan dede ve torun saatleri gelince bir köşeye çekilip uyuyorlardı.
Eve ulaşmak kışın daha uzun sürüyordu. Siyah botları kar ve kirdi. Çamurlar nereden geliyordu hep hayret ediyordu. Oysa yürüdüğü yere baktığı aman burası çamur deyip adımı büyük attığı hiç görülmemişti. Hep küçük ve telaşsız onu uzaktan görenler ne miskin biri diyeceği şekilde yürürdü. Bu onun kırsalda yetişmiş insanlığının davranışıydı. Aceleye gerek yok.
Eve geldi uyudu.
Gözlerini açtığında oda dışarıdan gelen sokak lambalarının sarımsı ve kırmızımsı ışığı ile yarı buçuk aydınlanıyordu. Sol yanağındaki keskin acı yirmilik dişinin sızısıydı. Daha diğerini yeni çektirdi sayılır. Kendini dişçiye gitmeye ikna etmesi yine altı ay kadar bir süre olabilirdi. O zaman kadar dişi ağıracak o da kendini elden ne gelir diyerek kandıracaktı. Dişi sadece geceleri ağırdığı için gündüzleri aklına bile gelmeyecekti.
Masanın üzerindeki bilgisayarı fark edebiliyordu. Dirseklerini dizlerinin üzerine koyup avuçlarını yüzüne sürdü. Daha uyanmamıştı. Biri onunla muhatap olsa huysuzlanırdı. Yeni uyandım be, derdi ama huysuzluk onun geninde vardı.
Daha önce aklından ne zaman geçirdi ya da onu fiile dökecek kadar ne ara plan yaptı bilmiyordu. Ama uyurken üzerine örttüğü battaniye dizlerinde kayıp düşerken bilgisayara ilerledi. Odanın karanlığına bir de bilgisayar ışığı kafa tuttu.
Acelesi varmış gibi yazmaya başladı. Konu ya da anlatmak istediği neydi bilmiyordu ama yazıyordu. Dedesinin ona anlattığı geçmişte yaşanmış aile hikâyesini yazıyordu. Neden? Daha önce böyle bir planı var mıydı? Aklından kaç kez geçmişti?
Ama bunları aklıma bile getirmedi. O yazdıkça saatler ilerledi ve üçe geldi. Dört saat sonra ders için hazırlanması gerekiyordu. Devamsızlık hakkı yoktu ama önemsemedi; derse geç gidip imza atma planıyla hareket edecekti. Yazmaya devam etti.
Bildiğinden emin olduğu yerden başlamıştı. Bir ölümden...

