"Yarın güneş doğsun yine. Şu kaldırımda oturup saçlarını tarayalım. Sonra o kokusunu içine çekmeye korktuğun kahveye gidelim. Bir 40 yıllık köprü kuralım. Dondurma yiyelim seninle. Sen yine benim dondurmam bitmeden gevezelik yap. Yeniden sokağın nefes alsın Sefil."
Sefil•Bölüm 9•
Midemdeki karıncalanma hissi içimde giderek büyürken güneşin temas ettiği göz kapaklarımı aralayıp kendimi yere bıraktım. Başım dizlerine düşerken tarağı tutuğu eli havada kalmıştı. İndirmedi bir vakit. Gözlerime baktı öylece. Lakin ben sadece uyumak istiyordum. Kaçmaktan kaçıp burada kalmıştım. Yeniden güneş doğmuştu göz kapaklarımıza. Kaldırıma oturuvermiştik. Kahve kokusu sarmıştı yine caddeyi. Bir sonraki maddeye uymak istemiyordum. Ama savaşmak da istiyordum. Kendime eziyet etmekten vazgeçmeliydim.
"Hadi saçlarını tarayalım."
Omuzlarımı silktiğimde kollarım dizlerine çarpmıştı. Benimle böyle ilgilenmesini istemiyordum. Beni düşünmesini, bana gülmesini, varmışım gibi hissettirmesini istemiyordum. Çünkü yalnız kaldığımda bir dünya silikleşiyordu gözümde. Yok oluyordum. Görünmez. Ve o, her daim yanımda olamazdı. Nefeslerime böyle izinsizce karışamaz, bileklerime çiçekler saramazdı. Düşüncelerimden öpemez, ailem olamazdı bir hiçten. Yok olacaktım. Biteceğini bile bile bu mutluluğa alışmam fazla haksızlık olurdu kendime.
"Motorun ısındı, kalk."
Dudaklarım şaşkınlık ile aralanırken başımı geriye atıp ona baktım. Gözlerine çarpıp geçti gözlerim. Sonra genişleyen gülüşünde uzunca oyalandı. Dudaklarıma ne zaman peyda olduğunu saptayamadığım gülüş kahkahaya dönüştü. Ondan bir saniye bile ayırmak istemediğim gözlerim kahkahamın şiddeti ile kapanıyor, üzerime odaklı gözlerine saniyelik ilişiyordum. Ne olduğunu anlayamadım. Sanki içimde biriktirdiğim bütün yarım mutluluklar çığ oluşturup ezdi ruhumu. Ve sakladığım bütün çığlıklarım gözlerimi doldurdu. Kaldırımda oturur pozisyona geçerken gülüşüm yavaşça gözyaşlarına döndü. Bütün suskunluklarıma ağladım.
Yanımda hareketsiz kalan bedeninin ağırlığı üzerime vuruyordu. Yerde duran elimin yanında bir serçe parmak baskısı hissettim. Köprüm ayağıma gelmişti. Bana bir şeyler söylemiyor, ruhunu ruhuma taşıyordu. Köprüsünü ittim. Halatlar koptu. Düştük. Ölmedik ama yaralar içinde kalakaldı ruhumuz. Köprümü ittim. Cinayet işledim. Ruhların cinayetini. Elleri yok oldu. Yalnızlığımı ittim. Hiç beklemediğim anda ona uzanıp kollarımla bütün ruhunu sardım. Yaralarımız sarılıyordu. Gözyaşlarımı kanattım. Kanadıkça iyileşiyorduk. Sarıldıkça köprülerim yıkılıyor, yok oldukça bir bütün oluyorduk. O anın uzunluğu ile kısalığı arasında çok düşündüm. Bir 50 yıl sarılsam o 5 dakikayı dolduramazdı. Ve ben uyudum ruhunda. Güneş tam da tepemizde iken, kahve kokuları ciğerlerimi yakarken onun limanına sığınmışken mutluluğun tanımını tam da o an bulmuştum. Sıcağıma soğuk, soğuğuma sıcak olan göğsü ile buluşmuşken. Ve görmesem de bahse girebileceğim, mavileri grileri öldüren gözleri dolmuş iken. Tam o an. Ölebilirdim.
***
Ceketimi üzerime geçirirken gözlerim aynaya takıldı. Ne zamandır aynaya bakmadan hazırlanma huyum olduğunu bilmiyordum. Sanki kendime ait bildiğim ne varsa silinmişti zihnimden. Kahveyi nasıl içerdim mesela. İçer miydim? Neleri yapmaktan zevk aldığımı, en son hangi şarkıyı defalarca dinlediğimi, en çok hangi tatlıyı yemekten zevk aldığımı, hatırlamıyordum. Şirkete gidiyor, sokağa uğruyor, eve gelip babamın yatağında uzanıyor; uzun uykusuz bir geceye merhaba diyordum. Bazen ne düşündüğümü fark bile edemiyordum. Bir şarkı çalsa duyamayacağım kadar gürültülüydü kafamın içi. Nefes alacak penceresi yoktu zihnimin odalarının. Alarmım yoktu. Her sabah 6 da gözlerim açılıyordu. Sanki gece uyuyabilmişim gibi. Kahvaltı etme huyum yoktu. Aç hissetmiyordum bile. Rutinim yoktu. Her hareketimi bir önceki adımımda hesaplamayı bırakalı rotasız olmuştum. Ne hissediyorsam o idim.
Soluk gözlerime dokundu parmak ucum. Ayna soğuktu. Bakışlarım kadar değil. Boşluktan başka bir şey göremiyordum. Sonsuz bir dinginlik. Hareketlerim anlamsızdı. Uzaklaştım. Aynadan da kendimden uzaklaştığım gibi hızlıca. Merdivenleri, kilitsiz kapıları aştım. Yola çıktığım, radyoya rastgele bastığım, çantamı yan koltuğa attığım sürece hiçbir şeyin bilincinde değildim. Son iki gündür olduğu gibi şirkete gidecek, ortalıktan kaybolan gizemli ablam ile ilgili düşünmekten beynimi patlatacak ve yine eve dönüp aynı düşüncelerle geceye karışacaktım. Onu bulmam gerektiğini biliyordum fakat yüzleşmeyi erteleyip duruyordum. Konuşmak istemiyordum. Görmek bile istemiyordum o yüzü.
Gittim bir vakit, körce. Ezberimdeki yollar zihnimdeki düşüncelerin pusunda kalmış olacak ki arabamı durdurduktan sonraki 5 dakika boyunca olduğum yeri sorguladım. Sonra derin bir iç çektim. Mühürlenmiştim. Bu sokak, her kaçışımda bana geliyordu. Bir hayal gibi. Kendi zihnimde oluşturduğum bir yalan gibi. Hiç var olmamış gibiydi. Bir o kadar da gerçekti. Ciğerlerimi her defasında aynı yerden yakacak kadar.
Ve Hırsız. 2 gündür Hırsız'ı görmüyordum. Ben yine kaçıyordum ama neyden? Yanında hissettiğim huzurdan. Düşüncelerimi rahatça ellerinin arasına bırakabildiğim güvenden kaçıyordum. Hayatımın yolunda gitmesinden. Ona uğursuzluk bulaştırmaktan. En çok da onsuz kalmaktan belki. Ben, alışmaktan kaçtıkça sokağın ruhuna düşüyordum.
Sol tarafımdan gelen ses ile düşüncelerimden sıyrılmış, camın arkasından; solgun yüzüne ironi, güneşi andıran gülüşüne bakakalmıştım. Bütün uzuvlarım huzurla onu izlemeye koyulmuştu. Mavi bir gezegendi. Üzerinde gri noktalarıyla. Her daim sıcak bir gezegen. Sıcaklığı ile dondurabilen de. Sarmaşıkları grilerini örtmek istercesine hırçın. Hep bir karışıktı saçları. Zihnindeki karmaşa yansımıştı saç diplerine sanki. Bu mavi gezegende bir de leke vardı. Derince bir çukur. İnsanları içine çekmek istercesine derin ve üzeri sarmaşıklar ile kaplı. Sakallarının örtemediği gamzesi gülmese dahi kendini gösteriyordu.
Hayal miydin sen Hırsız? Hayallerini azat et Sefil. Ettim Hırsız.
Parmak boğumlarının tok bir ses bıraktığı camı indirdim. Öyle donuktu ki hamlelerim sanki 2 dakika öncesine dek onu özlediğimi kendime itiraf eden ben değildim. Kısık bir nefes bıraktı.
"Geldin mi?"
Bana biraz daha aynı ifade ile bakmaya devam etse ağlayacaktım. Duygularım birbirine karışmış, ruhumu nereye sığdıracağımı şaşırmıştım.
"Seni getirmeye gittim."
Cümlemi kısık gözlerle dinlerken yanağımın içini ısırıyordum. Cümlelerimi çalarsa böyle dilsiz kalırdım işte. Açıklama yapmadım. Başını belli belirsiz salladı. Kemikli ellerini saçlarından geçirip arabaya yaslandı. Gözleri gözlerimde oylanırken düşünceli görünüyordu. Hırsız saniyeler içinde ağlasa da kahkahalar da atsa şaşkınlık duymazdım. Onu keşfettikçe şaşırma duygumu yitirmiştim.
Hayatımı iki ayrı evreye ayırabilirdim. Hırsız öncesi hayatım. Ve Hırsız fethindeki hayatım.
"Ee Sefil. Nereye getiriyorsun beni?"
---
Hırsız'ı tanıdıktan sonraki hayatımı düşünmeye başladığımda ne rotalar görüyordum ne adresler. Hisler vardı. Ruhumun bir ucuna dokunsam gülümseyecek diğer ucunda hıçkırıklara beraber sarılacak hisler. Öyle bir vardı ki Hırsız yokken bile burnumun sızısındaydı. Sınırlarımı aşıyor, mutluluktan kaçmamı engelliyor, yaşamı hissettiriyordu. Bir insan hayatınızdan çıkmış ise eksikliğini düşünmeyi değil de güzel anılarını anımsamayı savunuyordu.
"Yarın, Sefil. Yarın birden yok olsam mesela." diyordu.
"Köprüleri yıktığımızı değil beraber gülümseyerek aşağı atladığımızı düşün. Denize karışmışım gibi."
O vakit ben de ona kaşlarımı çatıyor, düşüncesini savıyordum zihnimden. Ben onsuz olma fikrine şimdiden yeis duyuyordum. Öyle ki, gözlerinin uzaklarda boğulmuş olması bile yalnız hissettiriyordu benliğimi. Tıpkı şimdiki gibi, gri harelerinin mavileri boğduğu anlarda. Gölün olduğu yere başını çevirdiğinden bu yana sessizce onu izliyordum. Kollarını masanın üzerinde birleştirmişti. Bir defa uzun kirpikleri titredi. Sanki maviden kaçmak istercesine. Omzuna dayadığı çenesi kasıldı. Ellerini tutup ışıltılı karanlıktan çıkarmak istiyordum onu ama ilişsem bütün büyüsü bozulacaktı sanki. Yalnızlığına dokunmaya çekiniyordum. Ama yüzünün her zerresini incelemekten çekinmiyordum da. Aklıma kazımak istermişçesine. Dejavu.
Kuşlar cıvıldaşırken, gözlerine çehrem düştü. Nefesim sıkışırken aptal kuş başını sudan çıkarmıştı. Ruhum onun ruhunda nefes alırken, ciğerlerim yanıyordu onun gözlerindeki bir yudum gölde. Ve köprüleri titretiyordu onun nefesleri. Boğulmuyor, eksikliklerimizden bir bütün olarak doğuyorduk. Gülümsüyordum. Hiçbir sahtelik, zorbalık olmadan. Kendimden uzaklaşmadan. Suçluluk duymadan, bulutlarımdan yere çakılmadan. Ve hiçbir ironi olmadan. Ağlamak istiyordum. Saydam gözyaşlarına karışarak.
İrisleri ıslak mavileri karşılarken kolları gevşedi. Beyaz dişleri bulanık görüş alanıma girerken yanı başımdaki tabak sesine irkilerek döndüm. Kahvaltı sipariş etmiştik. Her zamanki gibi. Babamla özel mekanımızdı. Hırsız ile gelmek ilk başta garip hissettirse de arabadan indiğimiz andan itibaren verdiği tepkiler içimi ısıtmıştı. Tabağıma birkaç şey alırken aklımdan tek geçen şehre dönmek istemediğimdi. Mira ile olanları unutmak, sorumlulukları bir yana bırakmak, insanlardan uzak...
Sessiz geçen yemek sonrası göz göze geldiğimizde başımla dışarıyı gösterdim.
"Yürüyelim mi biraz?"
Lavaboya gideceğini söyleyince onu onaylayıp ayaklandım. Ödemeye geçip kasadaki tanıdık eleman ile kısa bir sohbet ettikten sonra dışarı çıktım. Güneş içimi huzurla doldururken uzun süredir hiç olmadığım kadar enerjiktim. İlk defa anılarımla hüzünlenmiyor, onlarla yaşamayı öğreniyordum. Özlemim kalbimdeydi fakat güzel günleri düşünerek mutlu olmaya çalışıyordum. Ömer Bey de böyle olmasını isterdi. Yamuk bir gülümseme dudaklarımı kaplarken yanımdaki hareketlilik ile başımı kaldırdım. Küçük parmağını havaya kaldırıp aynı anda yürümeye başladığında birkaç saniyelik afallamanın ardından ona yetişip küçük parmağını yakaladım. İçimde çocuksu bir kıkırdama yankılandı. Mutluluğun getirdiği huzursuzluğu savıyordum. Ne olursa olsun, onu kaybetmeyecektim.
"Salıncağa binmek ister misin?"
Aklıma dondurma yemeyi sevip sevmediğimi sorduğu zaman gelmişti. Verdiğim cevabın cansızlığı üzerine gözlerindeki çocuğun kırılan hevesini hatırlayabiliyordum. Olabildiğince geniş gülerek başımı salladım. Gülüşüm bulaşmıştı yüzüne. Onu arkamda bırakıp salıncağa ulaştım. Demirleri pembe çiçeklerle süslemişlerdi. En son gelişim üzerine değişen şeyler vardı. Hayatımda olduğu gibi. Güzelleşen de bazı yenilikler.
Birkaç dakika sonra yanıma geldiğinde küçük parmağına çiçeklerin sapını birleştirip bağlamış olduğunu gördüm. Elini uzatıp elimi istediğinde parmağıma bağladığı çiçeği es geçip uzun kirpiklerinin gölgelediği gözlerine baktım. Köprülerinden taviz vermeyen bir adam. Tanımlayabilecek kelimelerim tükenmişti. Orijinal demek istiyordum bazen. Türünün dışı. Kendi yasaları olan ve hiçbir pürüz fark etmeksizin onlara inanan. Belki dünyadan soyutlanırken insanlara tutulan. İsimleri yok sayıp ruhları adlandıran. Güzel bir adamdı, çok güzel.
"Köprüme tutun. "
Birkaç saniye sonra, ayaklarım göle ulaşabilecek gibi uzaklarda idi. Kalbimde at koşturan aptal kuşa seslendim. Nefes al!
"Sanki hep çocuk kalmışız." dediğini duyar gibi olmuştum. Emin olmak için sorduğumda sessiz kaldı. Sonra aklına yeni bir şey gelmiş olmalı ki mırıldandı.
"Çocukken en büyük hayalin neydi?"
"Durabilir miyim?"
Bu cevabı beklemiyordu ki elleri geç hareketlendi. Midemi kaplayan karıncalanma hissi ile ayaklandım. Nefeslerime düşen yorgunluk, sorunun getirmiş olduğu ağır yükten kaynaklanıyordu. Hayalim, çocukken bile imkansızdı. Uzakları yakalıyordum hep. Bir zamanlar insanları güldüren hayalim, şimdi hatırlayınca öldürüyordu.
"İyi misin?"
Başımı sallayıp yürümeye devam etmemizi istedim. Kuşlar yine aynı tonda ötüyordu fakat içimdeki aptal kuştan ses çıkmıyordu. İskeleye gelene kadar sustuk yan yana. Sonunda oturup ayaklarımı göle uzattığımda soluklandım.
"Annem ve babamın düğününe gitmekti."
Bakışını yüzümde hissedebiliyordum fakat gözlerimi suyun üzerinden çekemiyordum. Sesli bir nefes aldım. Köprülerim parmağımı yakıyordu. Neden? Ruhunda bir şeyler mi alev alıyordu. Neden susuyorduk. Mutlu olunabilirdi. Hayat bu kadar karmaşık olmak zorunda değildi.
"Dans ederdik belki babamla."
Gergin olduğum vakitler işleri daha zorlaştırdığım bir gerçekti. Yeniden ayaklanmam uzun sürmedi. Zaten bugün yerimde duramıyordum.
"Kuş seslerine karşı dans edelim."
Aptal kuş. İşimi kolaylaştırmıyorsun. Uçmak istiyorum muhabbeti de bu gergin Tamay'ın dilinden dökülmemiş miydi. Uçmak istemiyordum. Şimdi. Kalmak istiyordum. Burada.
Köprüler de dans ettiler. Kırık dökük tahtaları gıcırdıyor, mavinin sesine eşlik ediyorlardı. Etrafımda dönüyor, ruhundan öpüyordum. Dalgaları gözlerine kaçırıyor, omzumda soluk alıyordu.
"Dünyaya dönmek istemiyorum."
"Bugün gidip işlerimizi halledelim, yarın sabah yolculuğa çıkarız."
Hâlâ Utku'nun ne işle uğraştığını bilmeyen ben sessiz kalmıştım. Kurallardan sıkılıyordum. Bir yanım hâlâ büyüyemediğim sinyallerini yollarken diğer yanım sadece yorgun olduğumu savunuyordu. Ama bir gün daha katlanabilirdim. Yarın sabah ikimiz ilk defa sokağımız haricinde bir yerlere kaçacaktık. Şimdilik, dünyaya dönmüştük.
***
Hazırladığım çantanın fermuarını kapatıp elime aldım. Gözlerim ceketimi ararken odadaki aynaya çarptı. Kıyafetlerimi alelade seçmemiştim bugün. Dolabımda uzunca gezinmiştim. Saçlarımı elimle düzeltirken yüzümdeki gülümsemeyi fark ettim. Mutlu olduğumu saklamaya çalışmayacaktım. Bu iki gün bana iyi gelecekti. Belki döndüğümde şirkette işleri daha hevesle yapacaktım. Mira ile görüşmeyi ne kadar ertelesem de onunla konuşmam gerektiğinin farkındaydım. Kötü düşünceleri itip evden çıktım. Hırsız hazır mıydı acaba. Saat 8 için sözleşmiştik. Birlikte kahvaltı edip öyle yola çıkacaktık. Sessizliği bozmak amacıyla radyonun düğmesine bastım. Kulağıma aşina olmayan şarkıya parmaklarım ile ritim tutarak eşlik ettim.
Sokağa yaklaştığımda gözlerim etrafta onu arıyordu. Müsait bir yerde durup camımı indirdim. Hafif esen rüzgar yüzüme dokunup geçerken boş kaldırımları izledim. Saat daha erkendi. Çok fazla insan yoktu. Gideceğimiz yeri henüz konuşmamıştık. Hırsız bir yer düşünmüştür diye sormamıştım. Yalnızca saati ayarlamıştık. Uyanamamış olabileceğini düşünerek arabadan indim sonunda. Telefon da kullanmıyordu ki ona ulaşabileyim.
Eve yaklaşırken ceketimi almadığıma pişman olup ondan hırka isterim diyerek geçiştirmiştim. Hava soğuyordu. Kapıya vurup geri çekilirken yüzümde yine aynı aptal gülüş meydana gelmişti. Birkaç dakika aynı şekilde, ayak sesi duymayı umarak bekledim. Nefesimi tutup dinledim bile ama hiçbir şey duyamıyordum. Tekrar kapıya birkaç defa vurdum.
"Hırsız, uyan."
Fakat benim dişlerimin birbirine vurmasından başka bir hareketlilik olmadı. Pes ederek kapının yanındaki çiçeğin saksısını kaldırdım. Her zaman orada olan anahtarı almayı düşünürken soğuk betondan başka bir şey hissedemedim. İçimde bir yerlerde minik korkular serpilirken kapıya daha hızlı vurdum. Neredeydi bu adam. Neden sesimi duymuyordu.
"Ben geldim neredesin?"
Camlarına yaklaşıp içeri bakmayı umdum. Her zaman açık perdeler şimdi sonuna dek kapalıydı. Başına bir şey gelmiş olabileceğinden endişelenmeye başlamıştım. Kapısına daha hızlı ve ısrarcı bir şekilde vurdum. Kalbim hızla atarken ellerimi birbirine sıkıyor, ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. Aklıma ilk geleni yapmak üzere hızlı adımlarla çorba dükkanına doğru yürümeye başladım. Oradaki adamlar Utku'yu tanıyordu. Elbette bana yardım edebilirlerdi. Kapıdan girdiğim vakit birbirine çarpan dekorun tanıdık sesi kulaklarıma doldu. Kasadaki sıska genç adam ile gözlerim buluşurken yaşlı adamı arıyordum.
"Merhaba, Utku ile iletişime geçemedim. Bir bilginiz var mı?"
Dilime gelen ilk kelimeleri yan yana getirirken tanımadığım adamın yüzünde anlamsız bir ifade belirdi. Başını iki yana sallarken cevapladı.
"Utku adında birini tanımıyorum. "
"O zaman kasadaki yaşlı adamı çağırın."
Ellerimle işaret ederken sesim boş dükkanda yankılandı. Sakin kalmaya çalışıyordum ama endişe duygusu etrafımı sarmıştı. Adam gözden kaybolduktan bir müddet sonra yaşlı adam geldi. İçimde bir rahatlama oluşurken umutla konuştum.
"Efendim, Utku nerede biliyor musunuz?"
Boynunda asılan uzun iple bağlı gözlükleri miskince gözüne takıp bana daha dikkatle baktı. Sanki beni ilk defa görüyormuş gibi bir ifade vardı yüzünde. Öylesine boş bakıyordu gözleri.
"Aradığın kişiyi tanımıyorum kızım."
İşte, ilk günkü gibi hitap ediyordu bana. Beni hatırlıyor olmalıydı. Nerede olduğunu bilmeliydi. Belki de sadece ismini bilmiyorlardı.
"Hani buraya birlikte gelmiştik, haylaz çocuk diyordunuz ona."
Fakat yüzünde hiçbir aydınlanma olmamıştı. Nasıl uzak bakabiliyordu gözleri.
"Sizi daha önce gördüğümü hatırlayamıyorum."
Her şey bir şaka falan olmalıydı. Hırsız'ı bulmam gerekiyordu ve hiçbir şey bana yardımcı olamıyordu.
"Hani böyle büyük bir çantayla geziyor etrafta. Uzun, esmer, sakallarının bile kapatamadığı derin gamzesi var."
Ellerimle anlattıklarımı gösterirken yaşlı adam çatık kaşlarla başını iki yana sallıyordu.
"Üzgünüm."
Yabancı bakışları ardımda bırakarak oradan uzaklaştım. Bir şeyler yapmalıydım. Delirmek üzereydim. Evet, bunlar kabus olmalıydı. Nasıl onu tanımadığını söylüyordu.
Adımlarım yine onun evinde son bulmuştu. Yapacak hiçbir şeyim yoktu. Kapısını yumrukladım, seslendim. Ama Hırsız beni duymuyordu. Zayıf bacaklarım sert zeminle buluşurken bu kabustan uyanmayı diledim.
"Utku, gel."

Yeniden Yayınlanma Tarihi:
23.04.2023