İçeriğe geç

SEFİL

Bölüm 8 · 10 dk okuma

SEFİL

Bölüm 8

8:"Kal"

Sefil•Bölüm 8•

Rüyalarında yaşamaya mahkum insanların günü nasıl geçer bilinmez. Kafalarında kurdukları dünyaya o denli odaklanmışlardır ki dışarıdan nasıl göründüğünü fark etmezler. Hayalperest olmanın en acı yönü, hiçbir zaman gerçekleşemeyecek düşüncelerinin yüzlerinde gülümseme oluşturmasıdır. Bazı insanlar bunun yararlı olduğunu savunur. En azından kendilerini mutlu edebildiklerini söylerler. Kör noktaya düştüklerinde; hayallerinin içinde boğulacaklarını hesaba katmazlar. Ne kadar yükseğe çıkarlarsa, yere çakıldıklarında o denli ağır hasar alırlar. Bunu onlara anlattığınızda karamsar düşünceler içinde olduğunuzu söylerler. Oysa birçok kız canı yandığında saçlarını katleder. Bu, kendilerince en sevdiği varlıklarını yok etme yöntemidir belki de. Ya da fazlalık düşüncelerden kurtulma isteği.

Ne zaman kör noktaya düşsem elim makasa uzandı. Elimin üzerine de babamın elleri. Bu da onun; omzumdaki yükler ile yaşamayı öğrendiğimde, problemlerimin üstesinden gelmeyi başarabileceğimi öğretme biçimiydi. Bu hayatta tanıdığım en hayalperest insan bendim. Çocukken o denli kaptırırdım ki kendimi; gün içinde annemin yanımda olduğunu bile inanırdım. Gece yatağıma yattığımda onu rüyamda görmeyi umarak uyurdum. Çukura düştüğümde babamın kollarına uzanırdım. Şimdi, kim elimden alacak makası? Kim engelleyecek rüyalarıma karışan mutlulukları?

Elimin üzerine baskı yapan eli ile irkilerek frene bastım. Nefes alışverişim hızlanırken titreyen ellerime ve ona baktım. Bir şeyler söylüyordu ama anlamıyordum. Dizlerimi oynatmayı başarıp arabanın kapısına uzandım. Kendimi dışarı atıp rastgele yürümeye başladım. Nefes alamıyordum. Sanki boğazımda bir dizi sözcük tıkanmış kalmıştı.

"Tamay!"

Gözlerim ıslandı birden. Yağmur yağmış olmasını diledim. Bedenim sarsıldı biraz. Şimşek çakmış olmasını istedim. Dizlerim yer ile buluştu sonra. Dağların üzerime yıkıldığını hissettim.

"Tamay, beni duyuyor musun?"

Ellerimi ellerinin arasına alıp avucumdaki tozları sildi. Kiri ruhuma yapışıp kalmıştı. Ayağa kaldırmak yerine benim gibi diz çöktü. Gözlerime ulaşmaya çalıştı. Kaçtım. İkna olmak istemediğim için belki. Kurtarıcım olsun istemediğim için. Alışmamak için en nihayetinde.

Başımı salladım belli belirsiz. Dışarıya çıkmak doğru bir karar değildi. Sabah Efe'yi gezdirmek için araba ile yola çıkmıştık. Benim de birilerini mutlu edebildiğimi görmeye ihtiyacım vardı. Düşüncelerimden kaçmaya ihtiyacım vardı. Yine her şeyi elime yüzüme bulaştırıyordum.

"Efe?"

Sesim titrerken ayaklanmaya çalıştım. Kollarımı tutarak yardım etti. Derin bir nefes alıp verdi. Sahile dondurma yemeye gelmiştik. Dondurma satan adamın yanında olduğunu söyledi. Utku o adamı tanıdığı ve güvendiği için içim rahatlamıştı. Dizlerimdeki tozları silkelerken onu engelledim.

"Tamam Hırsız, iyiyim."

"Acıyor mu?"

Ruhum çok acıyor Hırsız. Dizlerimi hissediyor muyum bilmiyorum.

Başımı iki yana salladım.

"Acımıyor."

"Düşüncelerin acıyor mu Sefil?"

Gözlerimi kaçırdım. Nasıl anlıyordu hiç bilmiyordum.

"Süper güçlerin olduğunu düşünmeye başlayacağım."

Kendi kendime söylenirken peşinden yürüdüm. Dondurmacının yanında oturan küçük bedeni ve boş bakışları izledim bir süre. Kimseye iyi geldiğim falan yoktu benim. Etrafımdaki herkese zarar vermekten başka bir şey yapmıyordum. Efe'nin bakışları beni bulurken ayaklarım gitmeyi arzuladı. Tepki veremedim. Konuşmadım, susmadım, bakışlarımı çekmedim. Arkamı dönmeyi çok istedim fakat sadece onun bana doğru attığı adımları izledim. Bacaklarıma sarılan kollar ile tüm kaçışlarım vuku buldu. Soluğum titredi. Ellerini ellerimin içine alıp diz çöktüm.

"Yorulduysan eve gidelim mi?"

Gözlerindeki endişe ile kurduğu cümle öyle dokunmuştu ki. Psikolojim berbattı. Çocuklaşan bendim ve o bir yetişkin gibi acımı seziyordu. Ne söyleyeceğimi şaşırdım. Sarıldım sadece. Büyümesini hiç istemezdim. Hep böyle güzel, hep böyle tasasız kalsın istedim...

***

Bir sıkıntı vardı. Ruhumda, ellerimde. Zihnimin en uç köşesinde bir şüphe kıvılcımı beliriyordu. Yorulmuştum. Bilmediğim daha ne kadar sır vardı? Kendimi bir düşünceye alıştırmaya çalışırken hayat yine savaş açıyordu zihnime. Düşüyordum. Zihnimdeki karmaşaya takılıp ruhumdaki karanlığa düşüyordum. Kaçmalıydım. Yoksa karanlık hüküm sürecekti.

Gözlerimi bilgisayarın ekranından ayırıp etrafıma bakındım. Nereye gidecektim. Kaybolmaktan korkmuyordum fakat bulacak kimsem yoktu. Uçak biletlerine baktım bir süre. Hızlı ve belirsiz. Neye göre seçecektim. Benim bir yolum yoktu artık. Yönüm dibe çakılı kalmıştı. İçimde kopan fırtına ayaklarımı harekete geçirirken sessizliği boğmak istedim. Yanaklarım tanıdık tuzlu sıvı ile buluşurken bağırmak istedim. Ne söyleyecektim? Kimi suçlayacaktım. Kaçacak düşüncem mi kalmıştı benim. Tüm toleransları tüketmiştim. Bataklığa bir defa uzattın mı ayağını bir daha göğe bakabilme şansın yoktu. Batmıştım.

Sessiz gözyaşlarım hıçkırıklara dönerken boğazım yanmaya başlamıştı. Kulağımda kendi sızlanan sesim. Ellerim buz. Banyoya kendimi attığımda dolapları kurcaladım bir süre. Aciz bir bakış, tıraş jiletlerine sabitlenirken mırıldandım. Cidden mi?

"Kaçmam gerek."

Kendimi onaylayıp başımı salladım. Tekrara alınmışçasına sözlerimi mırıldanıyordum. Yanaklarımda kuruyan yaşlar tazelenirken küvetin içine oturdum. Elimdeki kesici aletten gözlerimi alamıyordum.

"Evet, kaçmam gerek."

Bu bir kaçış mıydı. Yoksa yeni bir başlangıç mı. Kimi kandırıyordum. Babam ve annemi bulabilir miydim orada. Belki beni istemezlerdi artık. Bunu yapmam onları kızdırırdı elbet. Ama benim başka yolum kalmamıştı. Kaçmam gerekiyordu.

"Nereye kaçacağım baba!"

"Anne, ben seni çalmadım!"

Cevap bekledim. Duvarlar üzerime yıkılacak gibiydi. Başım dönüyordu. Kendimi tekrarlayıp duruyordum. Her şey bulanıktı. Ben kimsenin annesini çalmamıştım ki. Cevaplara ihtiyacım vardı. Yıkılan bir çocukluğun sebebi olamazdım. Bir aşkın meyvesi iken bir elma kurduna dönemezdim.

"Kaçamam!"

Bedenimdeki tüm sıvıyı tüketircesine ağladım. Elimdeki jileti banyonun en uzak köşesine fırlattım. Bu oldukça aciz hissettirmişti.

"Özür dilerim babam."

Sıcak su ayaklarımı yakarken suyun sıcaklığını düşürdüm. Küvetin içine otururken başımdan aşağı soğuk su süzülüyordu. Gözyaşlarımı yıkayıp giderken suyun sıcaklığını artırıp azaltıyordum.

"Özür dilerim anne-m."

Annem. Benim. Kaçmam lazım anne. Düşünceleri uzaklaştırmam lazım. Babamın anlattığı hikayeyi hatırlamaya çalıştım. Sonra kendi kendime anlattım. Gözyaşlarım ve titreyen sesimle. Banyoda yankılandı yalnızlığım.

"Uzun yıllar önce bir küçük kız yalnız yaşarmış. Sessizliği öyle büyümüş ki bir süre sonra kendisiyle konuşmaya başlamış. Sonra bir gün kendi sesinden başka bir ses duymuş küçük sığınağında. Önce korkmuş. Sonra alışmış sese. Kız ne zaman umutsuzluğa kapılsa-"

Büyük bir gürültü ile sözlerim havada kalmış, kollarımı yüzüme siper etmiştim. Tuzla buz olan duş kabininin kırık cam parçalarından birkaçı vücuduma batmıştı. Anın şokuyla kalp atışım hızlanırken gözlerimi açamadım.

Ruhum ağrıyordu. Bedenim sızılar içinde iken ruhum bağırıp çağırıyordu. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Belki de hayattan kaçmam en doğrusuydu. Babamın sesi canlanıyordu zihnimde.

"Kız ne zaman umutsuzluğa kapılsa o ses ortaya çıkar, her şeyin iyi olacağını söylermiş. Ama inanırsa. İnan bana kızım, senin kalbinde her zaman benim sesim."

Gözlerimi öyle yummuştum ki sanki bir daha açamayacaktım. Yaralar gittikçe daha çok sızlıyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Bedenim titriyordu. Soluklarım kalbimde sıkışıyordu.

"Kızım, elimi tut. Tamay, yanıma gel"

O ses, hep benimleydi. Bu sefer beni yanına çağırıyordu. Karanlık büyüyor, vücudum karıncalanmaya başlıyordu.

"Tamay!"

Hayal gibiydi. Algılayamadım. Sanki beni bu karanlıktan çekmeye çalışır gibiydi.

"Sefil, neredesin?"

Kapı gürültüyle açıldı. Gözlerim gibi. Bulanık görüş alanımdaki silüet bana yaklaşırken gözlerimi kırpıştırdım. İsmim yeniden seslenildi. Bu sefer korkuyla. Hissettim. Dudaklarıma histerik bir gülümseme oturdu. Korkuyu hissettim.

Gözlerim önümü göremiyordu ama onun gözlerinin griye çaldığına yemin edebilirdim. Endişelenince griye bulaşan mavi irisleri. Kalbimi hızlandırmıştı. Ağlamak istiyordum. Sıcak elleri kollarıma giderken yaralarımı yokladı.

"Ben isteyerek yapmadım."

Titriyordum. Sesimle, nefesimle. Elimi tuttu. Dudaklarına götürdü sonra. Acımı geçirmek ister gibi öptü. Grileri çoktan ısıtmıştı kalbimi. Dudakları buz gibiydi. Elleri yanıyordu oysa. Halsizce ayaklanmaya çalıştım. Üzerimdeki camları atıp temkinli bir şekilde bana uzandı. Kısa süre sonra bedenim ona yaslıydı.

"Hastaneye gitmeyelim Hırsız."

"Şşş."

Gücüm azalmıştı. Israr etmedim. Başımı göğsüne yasladım yalnızca. Unutamaz mıydım her şeyi. Anılarımı sıfırlayıp devam edemez miydim hayatıma. Bazı bilgiler bazen ağır gelir insana. Kandırılmayı tercih edersin. Babam Mira Hanım ile uzun yıllardır ilgileniyordu. Gerçekleri biliyor olmalıydı. Neden bana söylememişti. Neden saklama gereği duymuştu. Hani biz birbirimizin sırdaşıydık. Bir kardeşim olduğunu ondan öğrenmem gerekirdi. Kardeşim..

***

Sakin bir nefes bırakıp başımı arabanın camından ayırdım. Ben şimdi sadece gitmek istiyordum. Bir yerlere varmak değil. Nerede duracağını da bilmiyordum. Ruhum, sokağın kokusunu ciğerlerine çekemeyecek kadar yaralıydı. İçimde ironi hissine karşılık gözlerim ellerime kaydı. Bandajlıydılar. Küçük sızılara rağmen beynimde büyük bir yıkım vardı. Düşünmeden edemiyordum. Hırsız o an orada olmasaydı ne yapardım diye. Muhtemelen küvette oturup sonumu beklerdim.

Hırsız'ın sürekli gözleri bana çarpıyordu Eh,bu kadar üstüme düşülmesine alışık değildim. Onu korkuttğum için zaten kötü hissediyordum. Bir şeyler söylemek istedim. İntihara başvurmadığımı anlatmak belki. Evet bir an düşünmüştüm. Dipten düşersem nereye çakılırım diye hesaplar yapmıştım. Belki bir an bileklerimi izlemiştim. Ama tutundum. Tutunmak zorundaydım. Ben bu hayatta ilk defa; bir şeylerden kaçmıyor, sorumluluk sahibi hissediyordum.

Arabayı bırakıp bir müddet yürüdük. Mabedimiz sessizdi bu gece. Aynı adımları farklı hiddetle atarken geceye, dudaklarının arasında kısa bir ıslık döndü. Bu onun; yalnızlığını benimle paylaşma yöntemi idi. Köprüleri kurdum. Yine tuttum hırsızlarının serçe parmaklarını. Saçlarımı kestiği kaldırıma ilişti köprümüz. Konakladık bir müddet. Çok geçmedi, bozdum sessizliği.

"Sahi, senin orada ne işin vardı Hırsız?"

Ne kastettiğimi anlamamış gibi davranmaya başladığında gözlerimi üzerine sabitledim. Anlıyordu. Belki de şu hayatımda beni okuyabilen ilk insandı. Ben bir kitap değildim. Ama o zekiydi.

"Doğru zamanda oradaydım, sebebini ne yapacaksın Sefil?"

Seveceğim Hırsız. Beyninde dönen hırsızlarını seveceğim. Hep ihtiyacım olduğunda sessizliğimi duyuşunu seveceğim. Ben insanlardan kaçtıkça senin beni buluşunu. Ruhumda küçük bir umut yeşerdi. Ben filizlenmesinden korktukça senin ona su verişini seveceğim. Ve öyle bir seveceğim ki hayal ürünüm olmandan korkacağım.

"Yeşiller silik kahvelerin içerisine gömüldü Sefil, nerelere daldın?"

O çok net konuşurdu. Herkes anlamazdı. Hiç laf kalabalığı yapmadan, acelesi olmadan. Her kelimesinin, her bir noktasının içine anlamlar işlerdi. Okuyabilene. Ve ben onu okumayı fazlası ile seviyordum. Bilinmezliğinin sesini dinlemeyi.

"Bilmem."

Ben de böyle alelade bir insandım işte. Gözlerimi izledi bir müddet. İkna olmamışçasına dilini şaklattı. Öyle bir bakıyordu ki gözlerime, sanki ruhuma bir geçit kurmuştu. Elimi yüzüne koyup hafifçe ittim. Kirpiklerinin değdiği parmak uçlarım sızladı. Ateşe dokunmuşum gibi geri çekildim. Öyle korkuyordum ki. Kendimi dizginleyememekten. Yeniden o güvene kapılmaktan. Birilerinin varlığına alışmaktan. Alışırsam kaybederdim.

"Boğazındaki düğümleri ruhumda hissettim, öyle bakma bana!"

Kaçırdığım elimi yakaladı. Adem elmasına değdi bu defa parmak uçlarım. Buz gibiydi. Şiir gibi adam. Bir yakıyordu bir donduruyordu sözleriyle. Kahvelerime grileri karıştı. Karışırsak kaybederdim. Bir şeyler söylemek için dudaklarımı araladım. Sanki dilimin ucundaki cümlelerden korktu. Elinin arasındaki elimi dudaklarıma kapattı. Bundan nefret ediyordum. Mavilerini gri halkaların gölgelemesini. Ve köprünün ucundaki sözleri erteledi.

"Griler ne zaman maviyi esir alsa, kirpiklerin yanıyor Hırsız."

Yutkundu. Şimdi gözlerine dalan bendim. O burada değildi sanki. Bir yerlere gitmişti ruhu. Anılarına dokundukça kalbim sızlıyordu. Ben onun hayatını bilmiyordum. Ama o öyle bir uzaklara gidiyordu ki hislerine ortak oluyordum.

"Bilmem."

Buruk bir gülümseme eşliğinde mırıldandı. Ben de onun repliğini çalarak elimi başının üzerine koydum.

"Anıların nefes almıyor Hırsız."

"Onları denizde bıraktım da ondan Sefil."

Küçük bir çocuk gibi omuz silktim. Ellerimi kendime çekerek geriye yaslandım. Aynı hissiyatı asla veremezdim. O Hırsız idi ben Sefil. Belki konuşmak gerekiyordu fakat kurcalamaya çekiniyordum. İnsanlara kulaklarımı kapamışken onun hikayesini duymak arzu ediyordum. Tuhaftı. Ben nadiren bir şeyler merak ediyordum. Dizlerimi kendime çekerek elimle destekledim. Ertelediklerimi bıraktım göğe.

"Bu şehir benim içime sığmıyor Hırsız."

Sakince derin bir nefes aldı. Benim gibi duvara sırtını dayadı. Karşımızda betondan evler vardı ama biz denizi izler gibi oynadık. İçimden beşe kadar saydım. Dudaklarının hareketlendiğini hissedebiliyordum.

"Sokağını sırtında taşıyabileceksen git."

Başımı yana çevirdim. Karşı duvardan gözlerini ayırmadı. Ne güzel anlatmıştı sokağımdan başka bir şeye sahip olmayışımı. Nereye kaçardım ki. Hangi şehir kabul ederdi bu yıkık dökük, eski köprüyü.

"Gitmek artık çözüm olmamaya başlamışsa kalmayı dene Tamay."

Bütün tüylerim teker teker ürperdi. Dilim kilitlendi. Söyleyecek bir şeyler kalmamıştı. İsmimle seslendiği zaman benim tüm uzuvlarım onun hırsızlarına esir oluyordu. Yenilgi bayrağı elimde iken bir savaşa giriyordum. Sustum. Sustuklarım içimde büyüdü. Konuşmaya takatim kalmamıştı. Uzayıp giderken sessizliğimiz, ani bir yağmur geceye imzasını bıraktı. Benim kıpırdamaya niyetim yoktu. Saç diplerim yavaşça ıslanırken kolumda hissettiğim baskı tarafından sürüklendim. Afallamanın ardından kendimi toparlayarak ona ayak uydurdum.

"Sorun değil Hırsız."

Acele etmedi. Önce elini kolumdan çekti yavaşça. Bir adım arkasında yürümeye devam ederken aniden durmasıyla hafifçe sırtına çarpmam bir oldu. Neden durmuştu anlayamadım. Zaten neden kaçtığımızı da biliyor değildim. Bedeni tamamen bana döndü. Gözleri kolumdaydı. Sokağın ortasında durmuş kolumu izliyordu. Bir şeyler oluyordu. Zihninde. Gözleri fazla oyalanmadan gözlerimi buldu. Muhtemelen hislerimi anlamaya çalışıyordu. Aması falan yoktu işte. Hırsız ile yaşamak böyle bir şeydi. Fırtınaların arasında güneş açardı.

"Ne hissediyorsun?"

Düşünmedim.

"Dejavu."

Islak saçları alnına yapmışmış, su damlaları yavaşça süzülüyordu güzel yüzünden. Grileri yine mavilere sarılmıştı. Fırtınalar kıyıya vurmuştu. Oradaydı. Babamı kaybettiğim gece, sokağımın Hırsız'ı. Düşüncelerimin hırsızı.

Islanmış bandajlarımın üzerine küçük bir öpücük bıraktı. Ağlamak istedim. Bir ile bin anlam yaratıyordu. Karşısında küçücük kalıyordum. Bir edebiyat kitabından fırlamış gibiydi. Yaralarımı yıkadı yağmur. Sonra kabuk bağladı acıların üzeri. Ve Hırsız; dudaklarının ucundaki hırsızlarına öğüt verdi. İlaç olsun diye. Kısacası, şiir adam; bu şehri ruhuma sığdırıyordu.

"Yarın güneş doğsun yine. Şu kaldırımda oturup saçlarını tarayalım. Sonra o kokusunu içine çekmeye korktuğun kahveye gidelim. Bir 40 yıllık köprü kuralım. Dondurma yiyelim seninle. Sen yine benim dondurmam bitmeden gevezelik yap. Yeniden sokağın nefes alsın Sefil."

Sokağın; sokağım olsun Hırsız...

Yeniden Yayınlanma:

15.04.2023

Bölüm sonu

1 yorum