İçeriğe geç

SEFİL

Bölüm 11 · 11 dk okuma

SEFİL

Bölüm 11

11:"Gibi"

Bölüm şarkısı: Billie Eilish- I love you

Sefil•Bölüm 11•

Kaç dakika o halde, delirmiş gibi hareketler sergilediğimi hatırlamıyorum. Gibisi fazlaydı. Kendinde bir ben yoktu ortada. Düşünmekten yorulmuş, sağlıklı bir uykuya ihtiyacı olan Tamay vardı. Fakat elimde kalan tek benliğim gerçekliğini arıyordu. Kendimde olsam kızgın olabilirdim. Giderken birkaç kelimeyi bana fazla görmüş Hırsız'a, benimle hiçbir mecburiyeti olmadan ilgilenen Sena'ya, en çok da; kaybetmenin korkusuna yeniden kapıldığım için kendime. Onun bu denli hayatımın bir parçası olmasına izin vermemeliydim.

Zorla içeri girmeye ikna ettiklerinde ayaklarımı kıpırdatmak kolay olmadı. Sıcak sıcak üşüyordum. Bedenimi titreme kaplamıştı. Ellerinde olan ellerimi ayırmadan doğrulmak için hamle yaptığımda uyuşmuş dizlerim sızlanmama sebebiyet verdi. Üzerime örtmeye çalıştığı ceketi de karın üzerine düşmüştü. Dolu gözlerle bana bakıyordu. Sanki eziyet ediyordum ona. Hissedebiliyordum.

Ellerinden biri ellerimden ayrılıp sırtıma, diğeri de dizlerimin altına uzandığında birkaç saniye içinde yerden havalanmıştım. Omzuna başımı koyup gözlerimi titrekçe kapattım.

"Geldin mi Utku?"

Öyle sessiz çıkmıştı ki dilimden dökülen cümle; ben dahi söyleyip söylemediğimden emin değildim. Eziyeti artmış gibiydi. Kollarının kasıldığını hissedebiliyordum. Bu ismi kullanmamı sevmediğini de biliyordum. Acımasız yanım baş göstermek için hazır orada duruyor, özlem duyan yanım fırtınalar estiriyordu.

"Düşünme bunları şimdi. Yorgunsun."

İçeri girerken sessiz kaldım. Arkamızdan kapanan kapı ile içerinin sıcaklığı soğuk vücuduma çarpmıştı. Az önce uyuduğum koltuğun ucunda büzüşmüş ince örtü, sehpaya bırakılmış su bardağı ve çorba kasesinin olduğu yemek tepsisine bakındım. Birkaç ilaç ve vitamin. Sonuna dek açık perdeler, olduğundan daha sıcak evim. Beni temkinli bir şekilde bırakıp Sena' ya seslenirken merdivenden gelen sesleri takip ettim. Aceleci hareketleri ve elinde birkaç kıyafet ile yukarıdan iniyordu.

Yanımıza ulaştığında yüzüne birkaç saniye bakıp eşyalarımı aldım. Teşekkür ederken onların hareketlendiğini fark ettim. Utku'nun kıyafetleri de ıslaktı.

"Beklersen sana temiz kıyafetler getirebilirim. Duş almak istersen de banyoyu kullanabilirsin."

Bu uzun cümlenin benden çıkmış olmasına şaşırırken gözlerini yüzümde gezdirip başını salladı. Dalgın görünüyordu o da. Beyninde birçok düşünce dönüyor gibiydi. Her ne kadar gözden kaybolmuş olsalar da salonda giyinmek istememiştim. Merdivenlere doğru miskin adımlarla yürürken düşüncelerimin sesini kısmaya çalışıyordum. Bir yanım hızlı olmazsam Hırsız' ı kaçıracağıma dair çıkarımlar yapıyordu. Bir yanım kızgındı. Onu ne bugün ne diğer günlerde görmek istemediğimi söylüyordu. İçimden binlerce Tamay, affetmeyeceğim onu diyordu. Tırabzanlara tutarak temkinli bir biçimde yukarıya çıkarken sakin nefesler aldım. Kafamı toplamam gerekiyordu. Sanki her düşüncem başka yana saçılmıştı. Zihnimde belirsiz müzikler oynuyor, en güzel noktasında tiz çığlıklara karışıyordu.

Babamın odasına girip oyalanmadan dolabından birkaç bir şey aldım. Kısa sürede kendi eşyalarımı da değiştirip aşağı indim. Alt kattaki banyonun önüne geldiğimde kapıyı tıklattım. Su sesi kesilmişti.

"Eşyaları bırakıyorum."

Elimdekileri pervaza bırakıp arkamı döndüm. Uzaklaşırken kapının açılıp kapanma sesini duyabilmiştim. Salona geçtiğimde Sena da oradaydı. Üzerimdeki bakışları ile koltuğa oturup örtüyü ayaklarımın üzerine çektim.

"Teşekkür ederim Sena, keşke bu kadar zahmet etmeseydin."

İçten içe eziliyordum ruhumda. İnsanların benim için çabalaması iyi hissettirmiyordu. Sanki onlara yakınlaşıyor ve sorumluluklar alıyordum. Mira'nın cümlelerindeki tanımıma göre de, ben zamanı gelince kaçabilmeliydim. Arkada bırakacağım hiçbir şeye sahip olmamalıydım. Bu yüzden belki de, hiç arkadaşım yoktu. Ya onlar beni uğraşmaya değecek biri olarak görmemişlerdi ya da ben ittikçe uzaklaşmışlardı.

"Tamay Hanım siz iyi misiniz? Ben çok endişelendim. Yani uykunuzda da sayıkladınız çokça."

Kesik kesik konuşurken sadece başımı salladım. Nasıl olduğu kafamda birleşmese de beni bulup evime getirmişti. Ateşim çıkmış olmalı. Kabuslar hakkında düşünmek bile istemiyordum.

"Sen beni nasıl buldun?"

Kahverengi bir çift göz, hâlâ endişe kırıntıları barındırarak beni izliyordu. Elleri alnını sıvazlarken omuzlarını silkti.

"Yabancı bir numara aradı ve sizin iyi olmadığınızı söyleyip adresi gönderdi."

Ve o da gelmişti. Nasıl güvenebiliyordu. Nereye çağrıldığını bilmeden, öylece. Anlamlandırmaya çalışırken beynimi uyuşturan düşüncelere yenisi ekleniyordu. Onun sesi odada yankılanırken odağım da dağılmıştı. Yokluğuna alışamadan varlığı ile irkilen ben, onu görmek için arkama baktım.

"Benim arkadaşımdı."

Gözleri, ağlamak istememe neden oluyordu. Kaşları öyle derin çatılmıştı ki. Onun da yorgun olduğunu fark edebiliyordum. Konuyu uzunca konuşmak istemiyor olmalı ki Sena' ya doğru konuştu.

"Sana ne kadar teşekkür etsem az. Yorulmuşsundur, seni eve bırakalım mı?"

Başını iki yana sallarken gülümsedi.

"Ne demek, Tamay Hanım iyi olsun yeter. Ben taksi çağırdım hem."

Bana dönüp mutfakta yemek olduğunu ve doktorun söylediklerini anlatırken ayaklandım. Birkaç adımda yanına ulaşmış, kollarımı etrafına sarmıştım. Duygularım ne kadar karışık olsa da Sena'ya karşı müteşekkir olduğumun farkındaydım. Şaşırmıştı ki kısa bir duraklamadan sonra sarılışıma karşılık verdi.

"İstersen biz bırakalım gerçekten. Burada da kalabilirsin."

Ayrıldığımızda başını iki yana salladı. Korna sesi gelirken taksinin geldiğini anlayıp vedalaştı. Ona kapıya kadar eşlik ettim. Eşyalarını askıdan alıp tekrar dikkat etmem için bir şeyler mırıldandı. Taksiye binene dek kapıda durup daha sonra içeri geçtiğimde boş salonla karşılaştım. Yine nereye kaybolmuştu.

"Hırsız?"

"Mutfaktayım!"

Yanıt gecikmemişti. Rahatlayarak koltuğa kendimi bıraktım. Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapatırken sırtımdan boynuma doğru uzanan yorgunluğu hissedebiliyordum. Ruhum da ağrıyordu. Derin birkaç nefes aldım. Temiz bir uykuya muhtaç bedenim sızlanırken kâbuslardan korkan benliğim kendini bırakamıyordu.

Adım sesleriyle kirpiklerimin arasından ışığın süzülmesine izin verdim. Elindeki tepsi ve pozitif Utku ifadesiyle yanıma ulaştı. Kendini toparlamış görünüyordu. Gibisi eksikti. Rol yaptığını anlayabilecek kadar tanımıştım onu. Mutluluk maskelerinden birini takmıştı sadece.

"Şimdi bir şeyler yiyip, uyku öncesi masal kısmına geçiyoruz Miss Sefil."

"Bu güldürmedi Bay Utku."

O kadar kısa bir süre yüzü düştü ki gözlerimi kırpıştırana dek eski ifadesine dönmüştü. Vazgeçmeyecekti. Çabalamasını görmek istiyor muyum emin bile değildim. Özlemimi yatıştırdığımda acımasız benliğime geçiş yapacağıma emindim. Öyle kızgındım ki gerekçeleri olduğunu bilmeme rağmen onu dinlemek istemiyordum. Tepsiyi dizlerimin ucuna bırakıp karşıma oturdu.

"Çorbayı ekmek kırıntılı mı seversin sade mi?"

Omuz silkmekle yetindim. O da aynısını yaptı. Binlerce kuş özlemle ruhuma kanatlarını çarpıyordu. Kanıyorlardı. Uçamadıkça ruhumun duvarlarına çarpıyor, kapanmayacak yaralar açıyorlardı.

"Benim için. "

Uzattığı kaşığa öylece baktım. Sadece ona sarılmak istiyordum. Dengelerim bozulmuştu. Başımı belli belirsiz sallayarak birkaç kaşık çorba içtim.

"Sen de bir şeyler ye. "

Sessiz kaldı. Tepsideki suyu alıp içtim. Yeterli olduğunu belirtmek için başımı sallarken tepsiyi alıp ayaklandı. Mutfağa girdiğinde adımlarını dinledim. Sudan geçirip makineye dizmişti sanırım. Oyalanmadan geri döndü. Sonra koltuğa uzanıp ayaklarını yanımdaki boşluğa uzattı. Kolunun biri bükülmüş başının altına uzanırken diğeri düz duruyordu.

"Gelsene. "

Yorgun pürüzlü sesi ve kapanan gözleri. Konuşma vaktimiz henüz gelmemişti anlaşılan. İç geçirerek yanına uzandım. Kolunun üzerine başım geliyordu. Acıyor mudur diye düşünmeden edemedim. Rahatsızca kıpırdanırken sesli bir soluk verdi.

"Acımıyor Sefil."

Kuru dudaklarının kenarında zoraki bir gülüş belirdi. Soğuktan çatlamış ya da strestten dişleriyle ezilmiş olmalıydı. Uzun kirpikleri titriyordu. Onu izlediğimin farkındaydı. Yüzünü stabil tutmaya çalışıyordu. Biçimli burnu ve kaşlarına uzanan nemli dağınık saçları.

"Nefes al."

Nefes aldım. Yanaklarım ısınırken bakışlarımı kaçırmadım. Gözlerini açmadı. Düşünüyordu. Şakağındaki damar belirginleşmişti. Başı ağrıyordu büyük ihtimalle.

"Özür dilerim."

İç savaşını yüzünden okuyabiliyordum. Gözlerini açmamakta ısrarcıydı. Bana bakmadan onun da beni anladığını biliyordum. Biz birbirimizi nefes düzenimizden kirpik uçlarımıza dek tanıyorduk. Bu yüzden en büyük hazinemi kaybetmiş olmanın korkusunu yaşamıştım.

"Özür dilerim Sefil."

Kirpikleri ıslanırken gözyaşını şakağında yakaladım. Yüzüne uzanırken yan dönmüştüm. Gözyaşlarına dokundum. Parmak uçlarım acıdı.

"Ağlama."

Göz pınarlarımda direnen yaşları kontrol edemeden ona bakındım. Kızarmış gözlerini araladı.

"Nefes almayı unutuyorsun bana bakarken. Çok korkutmuşum seni. "

Çatallaşan sesine hıçkırığım karıştı. İçimdeki saklanmak dürtüsüne engel olamayarak yüzümü göğsüne gömdüm. Kolum beline sarılırken onun kolu başımı destekleyerek sırtıma sarıldı.

"Gitme."

"Gitmedim, senden."

Ağlamasındı. Canı yanmasındı Hırsız'ın. Ona ismiyle seslenmemin bu durumda üzdüğünü bile bile canını yakmak isteyen bendim. Ama bunu görmek iyi gelmemişti. Ne kızgınlığım azalmıştı ne de özlemim.

"Seni bulduğumda ne yapacağımı çok düşündüm. Her senaryodaki Sefil farklı bir tepki veriyordu."

"Şimdi ne yapacaksın?"

Cevabı üzerine ağlamaklı bir şekilde konuştum.

"Şimdi ne hissedeceğimi bile bilmiyorum. "

***

Kesik kesik daldığım uykulardan irkilerek uyanıp yanımdaki nefesi dinleyerek tekrar uyumaya çalışmakla sabahı bulmuştum. Saat kaç bilmiyordum. Henüz güneş üzerimize vurmamıştı. Başımı doğrultup ona baktım. Uzamış saçları gözlerine uzanıyordu. Arada burnunu kırıştırıyordu. Saçlarını yavaşça alnına doğru ittim. Nefesleri huzurlu gibi görünüyor, yavaşça göğsünü hareket ettiriyordu. Yorulmuş olmalıydı ki uykusu bölünmüyordu. Yine de temkinli bir şekilde kalkmaya çalıştım. Kolu boşlukta kalırken düzeltmek için dokunduğumda elimi kavradı. Uyandığını zannederken gözlerini açmadan yan döndü. Bir şeyler mırıldandı. Ne söylediğini anlayamadım. Saçları da tekrar yüzüne düşmüştü. Elimi elinden kurtarmak için birkaç dakika kendimle savaştım. Tekrar dönerek koltuğa yüzünü gömdü. Örtüyü üzerine örterek yanından ayrıldım.

Parmak uçlarımda yukarıya çıkıp odama geçtim. Oyalanmadan elimi yüzümü yıkayarak dolabıma yöneldim. Hırsız uyanmadan evden çıkmak istiyordum. Kafamı toplamaya ihtiyacım vardı. Başım da ağrıyordu. Düşünmekten yorgun düşmüştüm. Yeniden üşütmek istemediğim için kalın bir kazak ve dar kot pantolon çıkardım. Hızlıca üzerimi değiştirip saçlarımı taradım. Uzuyorlardı. Aynamın önündeki kremlere gözüm kayarken çekmeceleri karıştırıp dudak balmı aradım. Birkaç dakikanın sonunda bulup yatağın üzerine bıraktım. Telefonumu gözüm ararken ne arabam ne telefonum nerede hatırlayamadım.

Montumu da alıp merdivenlerden indim. Mutfağa girip dolapta asılı notluktan kalem ve bir kağıt aldım. Mutfak masasının üzerine koyarak yazmaya başladım.

"Ben yürüyüşe çıkıyorum, merak etme. Yanına bıraktığım kremi dudağındaki yaralara sür."

Başımı kendimi onaylarcasına sallayıp kalemi bıraktım. Raftan bir bardak alıp sürahideki suyun sonunu dolurdum. Sandalyeye oturup içtikten sonra bardağı tezgaha bıraktım. Mutfaktan çıkıp salona geçtiğimde gözlerim etrafı taradı. Koltuğun yanındaki masaya notu ve balmı bırakıp ona son bir bakış attım.

Kapıya yaklaştığımda vestiyerdeki çantamı fark edip karıştırdım. Anahtarlarım ve telefonum içindeydi. Askıdan alıp koluma astım. Kapıyı da sessizce açıp ardımdan kapattım. Arabam da garajdaydı. Sena' ya içimden bütün minnetimi gönderdim.

Arabaya binip müziği açtığımda her şey otomatiğe alınmıştı yeniden. Düşünceler hep aynıydı. Dönüp duruyorlardı zihnimde. Öyle ki tanıdık şarkıyı mırıldanırken bile sözlerini yeni fark ediyormuş gibi mırıldandım. Belki de her şey anlamını bulduğunda anlaşılıyordu.

"Up all night on another red-eye..."

"I didn't mean to make you cry..."

"I love you and I don't want to..."

Dikiz aynasına bakarken kızarık gözlerime karşı derin bir nefes alıp verdim. Şarkı bittiğinde kenara çekerek telefonumu yan koltuktaki çantamdan aldım. Billie Eilish- I love you. Arabaya bağlayıp tekrarlamayı açık bıraktım. Hiç bıkmadan dinleyebilirdim. Ruhuma işliyordu.

Yürümek için sahile yakın bir yerde arabayı bıraktım. Çantamı alıp indim. Karlar azalmıştı. Ama hava soğuktu. Yüzümü yalayıp geçen rüzgârı gözlerimi kapatarak karşıladım. Zihnimde melodinin dönmesine izin verdim. Düşüncelerim dinleniyordu şimdi. Dinleniyorlar mıydı?

"Yoruldum."

Kendi kendime mırıldanırken aslında bağırmak isteği geliyordu içimden. Gözlerimi aralayıp geçmekte olan birkaç arabadan başka kimse olmadığını fark ettim. Denize yaklaşırken soğuktan dolan gözlerimi kırpıştırdım.

"Ağlamıyorum."

Delirdim işte. Düpedüz kafayı sıyırdım. Yağmur yağsaydı keşke. Ağlamaktan yoruldukça yağmurun içine karışırdım. Gözlerim kururdu.

"Çok yoruldum baba."

Yürüdükçe ciğerlerimi yakmaya devam ediyordu soğuk hava. Uzaklara bakarken sessiz kıyılara hıçkırıklarım vuruyordu. Dalgalar suspus olup beni dinlediler. Ben kendimi dinlemek istemedim.

"Sevmek istemiyorum."

Beni bırakıp gidecek hiçbir şeyi sevmek.

***

Sabah sahilde yürürken üşüdüğümde şirkete gitmiş birkaç birikmiş iş ile ilgilenmiştim. Sena ile öğle arasında kahve içip sohbet etmiştik biraz. Mira'nın uğrayıp uğramadığını sormuştum. O günden beri ortalıkta yoktu. Kaçmak istesem de yüzleşmek isteyen bir yanım vardı. Kabullenmek istemesek de kardeştik. Bunu çok düşünmüştüm kendi kendime kaldığımda. Sonuç olarak ona ulaşmak gibi bir çabada bulunmamıştım. Şirkette olmak iyi gelmişti. Kulağa garip gelse de kafamı dağıtabiliyordum.

Evime yaklaştığımda ışıkları açık bulmayı beklemiyordum. Hırsız hâlâ buradaydı anlaşılan. Belli belirsiz bir tebessüm belirdi dudaklarımda. Gün boyu kaçsam da burda oluşu beni mutlu etmişti. Hırsız' a öyle özlem duymuştum ki bir günde; kırgınlığım da kızgınlığım da törpüleniyordu. Arabayı park edip indiğimde evimin önündeki buz kalıntılarına dikkat ederek yürüdüm. Kapıya yaklaşırken elimi çantama atıp anahtarları çıkardım. Zili çalmak aklıma gelmemişti bile. Evde yalnız olmaya alışmıştım.

Kapıyı aralarken botlarımı çıkarıp ayakkabılık kısmına koymak üzere elime aldım. Yerde serili kırmızı düz halı kaşlarımı havalandırırken montumu ve çantamı da asarak kapıyı kapattım. Salona kadar uzanan kırmızı halıyı gözlerimle takip ederken mutfaktan gelen mırıldanma sesi yüzümü güldürmüştü. Her seferinde bunu nasıl yapabiliyordu?

"Hırsız."

Birkaç saniye içinde mutfak kapısının önünde belirmişti. Ayağında benim terliklerim, lekelenmiş mutfak önlüğü ve derin gamzesiyle bana gülümsüyordu. Çarpık gülüşünü özlemiştim. Dağınık saçlarını. Sakallarının gamzesiyle buluştuğu yeri.

"Hoşgeldin Sefil'im."

Ve bıkmak bilmeyen kendine özgü enerjisini. Yürümeye devam ettim.

"Neler yaptın, bu halı ne?"

Omuz silkip birkaç adımda yanıma ulaşıp ellerimi yakaladı. Mutfağa doğru sürüklerken gözlerimi kapatmamı istedi. Pervazdan geçtiğimizde ışığı kapatıp beklememi söyledi. Hızlı adımlarla bir şeyler yapıyordu.

"Şimdi gözlerini aç."

Gözlerimi açtım. İlk ona takıldı gözlerim. Çocuksu bir heyecan vardı gözlerinde. Mum ışığı vuruyordu yüzüne. Ama gözlerindeki parıltıyı gölgelemeye yetmiyordu. Dünkü yorgun adamdan ne çıkarmıştı ortaya. Umut vaat ediyordu. Kaç tane mum olduğunu sayamadım. Masada iki tane duruyordu. Tezgahta, cam kenarlarında büyüklü küçüklü birçok mum vardı. Sakarlık yapmamdan korkmuş olmalı. Yanıma gelip sandalyemi çekti. Masada üzeri kapalı iki tabak, çatal ve bıçak ile kadehler vardı. Dolabı açıp içerisinden iki çeşit meyve suyu çıkarırken mumlara çarpmamaya dikkat ediyordu.

"Mango veya karışık?"

"Mango."

Hareketlerini izlemek için sandalyeye kolumu koyarak ona baktım. Başını sallayıp diğerini dolaba geri koydu. Bardaklarımıza meyve suyunu dökerken şarkı mırıldanmaya devam ediyordu.

"Televizyonda müzik kanalları aradım dakikalarca, denk geldiklerim de kısa süre sonra bal reklamlarına geçiş yapıyordu."

Doğru ya, telefonu da yoktu.

"Pikabı kullansaydın keşke."

"Değerli bir şeye benziyordu. İzinsiz kullanmak istemedim."

Aklıma Mira'yı eve öylece girip pikabı kurcalarken gördüğümde verdiğim tepki gelmişti. Fakat o benim için bir yabancıydı. Hırsız ise Hırsız' dı. Düşünceliydi. Bunu inkar edemezdim. Haber vermeden gitmiş olması bunu haksız çıkarmazdı.

"Her şeyi kullanabilirsin Hırsız."

"Şimdi çalabilir miyim öyleyse?"

Başımı salladım. Hemen döneceğini söyleyerek ayaklandı. Hangi plağı seçeceğini merakla bekliyordum. Birkaç dakika geçti. Gözlerim tanıdık müziğin tınısıyla kapanırken anılarımda bir kapı açılmıştı sanki.

"Bana bu dansı lütfeder misiniz?"

Bölüm Sonu

Yazılış Tarihi:

26.03.2021

Yayınlanma Tarihi:

06.05.2023

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.