Kafeye vardığımızda korkularımın aksine beni büyük bir renk fırtınası kaplamadı; aksine huzur doluydum. Sanki bu kırmızı ip benim en büyük ilacımdı. Leo, her zamanki enerjisiyle en köşedeki masaya zıplayarak geçti, garsona neşeli neşeli bir şeyler söylerken etrafına o sapsarı neşesini saçıyordu. Silas ise yanımda, her zamanki sessiz ve güven veren varlığıyla oturuyordu. Masaya yayılan tarçınlı kurabiye kokusu, Leo’nun bitmek bilmeyen kankaları ve Silas’ın hafif tebessümü... Her şey o kadar kusursuzdu ki, bir an için kaderin bana sunduğu bu renk lanetini unutabileceğime inandım. "İşte bu!" dedi Leo, kurabiyesinden büyük bir ısırık alarak. "Mermer tozundan daha lezzetli olduğu kesin, değil mi Silas?" Silas gözlerini devirdi ama o yumuşak bakışları hala üzerimdeydi. Parmak uçlarımdaki o hayali nabız, sanki bir ninni gibi ritmik ve sakindi. Ancak tam o sırada, kafenin kapısındaki gümüş çan acı bir sesle çınladı. İçeri giren kişiyle birlikte ortamdaki tüm renkler bir anlığına dondu. O an, Silas’ın bedeninin yanımda nasıl kaskatı kesildiğini sadece görmedim, iliklerimde hissettim. Hastalığım bana Silas’ın ruhunu bir renk olarak göstermiyordu; o hala şeffaftı. Ama o kırmızı ip... O an bir elektrik teli gibi gerildi. Silas’ın kalbinde patlayan o ani öfkeyi, boğazına dizilen o kederli üzüntüyü dışarıdan bir renk olarak değil, kendi içimde doğmuş bir fırtına gibi hissettim. Mide bulandırıcı bir pişmanlık ve yakıcı bir nefret dalgası göğsüme çarptı. Nefesim daraldı. Bakışlarım kapıdaki o yabancıya takıldı. Kim olduğunu bilmiyordum ama Silas’ın tüm dünyasını kararttığını, ruhundaki o şeffaf huzuru bir saniyede parçaladığını biliyordum. Silas'ın bakışları masadaki mermer yüzeye çakılı kalmıştı, elleri titriyordu. Leo'nun o sapsarı gülümsemesi bir anda soldu, bakışları ciddileşti. "Silas..." diye fısıldadı Leo, sesi her zamanki neşesinden çok uzaktı. Silas tek kelime etmedi. Sadece kalktı. Mekanik bir hareketle, sanki orada değilmiş gibi dışarı doğru yürümeye başladı. Ben de onunla birlikte, sanki görünmez bir el beni sürüklüyormuş gibi ayağa kalktım. Silas’ın hissettiği o devasa sızı artık benim sızımdı. Dışarı çıktığımızda hava hala güneşliydi ama Silas için dünya kararmıştı. Kalabalıktan uzak büyük meşe ağacının altına vardığında durdu. Sırtını ağaca yasladı, elleriyle yüzünü kapattı. Göğsü hızla inip kalkıyordu ama dışarıya tek bir ses bile vermiyordu. Sessizce boğuluyordu. Ona yaklaştım. Kendi kalbimin mi yoksa onun kalbinin mi daha hızlı attığını artık ayırt edemiyordum. Silas’ın o her zaman kusursuz görünen "heykel" maskesi parçalanmıştı. Karşımda, mermer gibi sert değil, cam gibi kırılgan bir adam vardı. "Silas," diye fısıldadım. Sesim titriyordu çünkü onun o panik anındaki çaresizliği damarlarımda dolaşıyordu. Onun titreyen ellerine uzandım. Parmaklarımız birbirine değdiği an, o kırmızı ip sanki bir alev gibi parladı. Acı, bir anlığına ikimizi de yakıp geçti ama sonra... Silas’ın gözlerindeki o boşlukla karşılaştım. Silas’ın göğsü hırıltıyla inip kalkarken, o "şeffaf" duvarlarının sarsılarak yıkıldığını görüyordum. Bakışları bir noktaya kilitlenmiş, elleri titremekten çok öte, kaskatı kesilmişti. Kendi boğazımda hissettiğim o düğümle, ona doğru bir adım daha attım. Titreyen ellerimle onun buz gibi yüzünü avuçlarımın arasına aldım. "Silas... Lütfen," diye fısıldadım. Sesim, kendi acımdan değil, onun acısından dolayı parça parça çıkıyordu. "Lütfen nefes al. Buradayım… Yalvarırım bana bak." Gözlerimden bir damla yaşın süzüldüğünü, Silas’ın elmacık kemiğine düştüğünü fark ettim. O an Silas’ın donuk bakışları yavaşça benimkilerle buluştu. Kırmızı ip, ikimizin kalbinin arasında öyle bir gerildi ki, sanki tüm o öfke ve keder saniyeler içinde eriyip gitti. Yerini derin, ağır ama huzurlu bir sessizliğe bıraktı. Nefeslerimiz birbirine çarpmaya başladı. Aramızdaki o birkaç santimlik boşluk, artık dünyanın en ağır yükü gibi geliyordu. Silas’ın bakışlarında ilk kez bir kabulleniş, bir sığınma gördüm. Sanki o ana kadar hiç kimse onun bu "şeffaf" maskesinin altındaki gerçek acıyı görememiş gibi bana bakıyordu. Leo'nun uzakta bir yerlerde bizi izlediğini, belki de bizi korumak için sırtını döndüğünü hayal meyal fark ettim. Ama o an dünya sadece ikimizden ibaretti. Daha fazla dayanamadım. O görünmez nabzın parmak uçlarımızda yarattığı o çekime teslim oldum. Silas’ın buz gibi dudakları, benim sıcak ve karmakarışık duygularımla birleşti. O an, hayatımdaki tüm o yorucu renkleri silindi; her şey bembeyaz, tertemiz ve gerçekten şeffaf bir hale geldi. Sanki dünya durmuş, o kırmızı ip sonunda asıl sahibini bulmuştu.
Bölüm 5
BÖLÜM 5: Duygusal Bağ?
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.