İçeriğe geç

SEÇKİN KRALİÇE

Bölüm 32 · 21 dk okuma

SEÇKİN KRALİÇE

Bölüm 32

Sonlar ve Başlangıçlar

Merhaba yeni bölüm sizlerle umarım beğenirsiniz. Yeni kapak nasıl olmuş? Yorumlarınızı bekliyorum trong>
Keyifli okumalar.

Tanrıçadiyarı, başkentin sınırında başlayan; yüzyıllık ağaçları, vahşi hayvanları ve envaiçeşit bitkiyi barındıran geniş bir ormanlık araziydi. Elbette bu ismin verilmesinin bir sebebi vardı. Ağaçlar o kadar uzundu ki gökyüzüne dokunabilirdiniz. Halk, bunun sebebinin AkAna’nın inananlara daha yakın olmak istemesi olduğuna inanıyordu. Belki de inananın bu ağacın tepesine çıkarak kendisiyle konuşmasını istiyordu. En azından halk buna inanıyordu ama kimse Tanrıçadiyarı’nın Uludiyar kısmına girip o ağaçlardan birine çıkmaya cesaret edememişti.

Tanrıçadiyarı üç kısma bölünmüştü: Sran Ormanı, halkın sınır şehre giderken kullandığı ve tacirlerin mallarını getirdiği Bach Yolu’nu barındırıyordu. Şehir muhafızları burayı oldukça sıkı koruyor; şehre girişlerde ve çıkışlarda tüm arabalar, çantalar kontrol ediliyordu. Bu nedenle hırsızlar, kaçakçılar ve katiller başka bir yolu kullanıyorlardı.

Tiran Ormanı, Sran’a göre daha büyük ve daha tehlikeliydi. Krallık, düşmanların bu koruyu kullandığını fark etmiş; bubi tuzaklarıyla bu yolu kullanılmaz hale getirmeyi amaçlamıştı. Zehirli hayvanlar ve bitkiler, bu tuzaklardan kurtulsanız bile ani bir ölüm getirebilirdi. Çok dikkatli olmanız, koruyu avucunuzun içi gibi bilmeniz gerekirdi.

Uludiyar ise keşfedilememiş, AkAna’nın evi olduğuna inanılan ormandı. Hatta bir rivayete göre Uludiyar’ın sonu, dünyanın sonuydu. Bu diyarı keşfetmeye çalışanlar olmuş muydu? Elbette, ama çoğu geri dönememiş; dönenler de aklını yitirmişti. Halk bunu da AkAna’yı gördüklerine yormuş, bu nedenle akıllarını kaybettiklerine inanmışlardı. İşte bu Uludiyar’da iki kişi yol alıyordu. Atları güçlü ve bakımlı olmasa da hızları iyiydi; üstlerindeki binicilerin alelade insanlar olduğunu ilk bakışta gösteriyordu. Çünkü bir Kızıl Ay askeri ve bir prens, bu tarz atlara binip en tehlikeli ormanda bulunmazlardı.

Reanna, Uludiyar Ormanı’ndan geçmeyi teklif ettiğinde Alastair bunun ne kadar tehlikeli olacağına dair onu uyarmıştı ama Reanna ne yaptığını biliyor gibiydi. İnsanların Uludiyar’dan hurafeler yüzünden uzak durmasının bu yolu güvenli kılacağını biliyordu ve Alastair bir kez daha onun peşinden gidecekti. Sık ağaçların en aşağısındaki dallar bile o kadar yukarıdaydı ki gökyüzünü kapattıklarından Alastair gündüz mü gece mi olduğunu anlayamıyordu. Üç gündür yoldalardı ve sadece iki kez dinlenmek için durmuşlardı. Alastair şikâyetçi değildi; kötü şartlarda, arazilerde, soğukta ve sıcakta hayatta kalmayı öğrenmişti elbette. "Bir Romanov her zaman, her şartta hayatını ve aklını yönetebilmeli," derdi Kral. Bu nedenle daha çocukken bile zihin ve bedenin sınırları oldukça zorlanmıştı. Bakışları Reanna’ya kaydı; o da hiç şikâyet etmemiş, her zamanki haline göre daha da suskunlaşmıştı. Dalgın gözleri ağaçları tarıyor, omzuna konan kuzgununu arada bir besliyordu. Alastair onun aklında başka bir şey olduğunu biliyordu. Hâlâ pişman hissediyor olmalıydı. O günkü gibi...

Dikkatini çekmek için adını usulca seslendi. Reanna, transtan çıkmış gibi gözlerini kırpıştırarak ona döndü. Solgun yüzü, sımsıkı topladığı saçlarıyla daha da gerilmişti. Yorgun, mutsuz ve huzursuz görünüyordu.

“Ne düşünüyorsun?”

Reanna, kısacık bir an sessiz kaldıktan sonra konuştu: “Gözden kaçırdığım şeyi bulmaya çalışıyorum.”

“Yoktur belki de.” Alastair, elbette pek çok bilinmeyenin ve oyunun onları avlamak için hazır beklediğini biliyordu lakin Reanna’yı küçük de olsa teselli etmek istemişti.

Reanna keyifsizce güldü. “Bu kadar çok piyonun olduğu bir oyunda her şey lehimize işleseydi, inanın bu beni daha çok düşündürürdü.” Tekrar sessizliğe gömüldüler. Ama Alastair onun hakkında daha çok şey öğrenmek istiyordu; özellikle onu tanımadan önceki hayatıyla ilgili. Çünkü Reanna ilk hayatını ve şimdi olanları anlattığında tek anlatmadığı şey çocukluğuydu. Alastair anlatmamasına saygı duymuş, tek kelime sormamıştı. Ama şimdi, uzun ve sıkıcı yolculuklarında hakkında birkaç bir şey öğrenmek için zamanları vardı.

“Ustan olduğundan bahsetmiştin; çocukluğundan beri o mu sana baktı?”

Reanna derin bir iç çekti. Nefesini verirken yavaş yavaş havada küçük, belli belirsiz bir buhar oluştu. Aniden konunun değişmesi onu pek etkilememişti.

“Beş yaşına kadar sınır şehirdeki küçük bir yetimhanede büyüdüm. Annem babam kim, neden oraya bırakılmıştım bilmeden... Orada bir arkadaşım vardı. Onunla çoğu kez kaçıp şehrin meydanına giderdik. Yetimhanede yiyecek zor bulurduk; dayak da cabası. Şehir en azından özgür olduğumuz bir yerdi. Bir gün yine yemek bulmak için dolanırken şehir çocuklarından birileri bizi kuytu bir sokakta sıkıştırdı. Arkadaşım ve ben küçük, çelimsiz ve açtık. Elimizdeki kuru ekmeğin de gitmesine göz yumamazdım. Direnmemize rağmen bizi dövüp elimizdekini de aldılar. Ekmeklerimiz gitmiş olmasına rağmen beni asıl sinirlendiren şey arkadaşımı dövmüş olmalarıydı. O kadar kötü durumdaydı ki ağzından kan geldiğini görmüştüm.” Derin bir nefes aldı; verirken oluşan buhara dikti dalgın gözlerini.

“O an kalbimin patlayacak gibi hissettiğimi hatırlıyorum. Gözüm dönmüştü sanki. Beynimin uyuştuğunu hissediyordum ama bir yandan da vücudum alev alev yanıyordu. Yerden bir cam parçası aldığımı, sonrasında güçlü bir el beni çocuğun üstünden çektiğinde kendime geldiğimi; yarılan elimden akan kanı ve baştan aşağı kanla ıslanmış bedenimi gördüğümü hatırlıyorum. Arkadaşım ve o çocuk öldü. Diğerleri ise kaçmayı başarmışlardı.”

Sessizlik o kadar yoğundu ki atlar bile soluğunu tutmuştu sanki. Uludiyar, bu acı hikâyeye yarenlik edercesine suspustu. Alastair, Reanna’dan gözlerini ayıramıyordu. Bu kadar genç yaşına rağmen ne kadar çok acı barındırdığını düşünmeden edemedi. Yine o duyguya kapıldığını hissetti; onu sarıp sarmalamak, onun için her şeyi halletmek, sadece güneşli günleri, güzel bahçeleri ve varlıklı halkı göstermek, evrendeki tüm güzellikleri önüne sermek istiyordu.

“Beni o kargaşadan çıkaran ustam olmuştu. Kaçan çocuklar yetimhaneden olduğumu biliyorlardı; artık o şehirde barınamazdım. Şansıma ustam tüm o kavgayı izlemiş ve bende yetenek olduğuna karar vermiş. O nedenle beni eğitmek için beraberinde başkente getirdi. Kimsesizdim ve gidecek yerim yoktu. Ustam da bunu biliyordu ve beni bir çocuk için sert diyebileceğim bir eğitimden geçirdi. Acımasızdı ama beni hayatta tuttu. Artık Kızıl Ay ordusundayım. Hep istediği gibi...”

“Onu bir daha görmedin mi?”

“Hayır. Sınavdan sonra sadece sınavı geçtiğime dair bir mektup yolladım.” Alastair, anladığını belli edercesine bir ses çıkardı.

“Sen bir kahramansın,” dedi Alastair aniden. Reanna anlamadığını belli eden bakışlarla ona döndü.

“Sana zarar geldiği için değil, arkadaşına zarar verdiklerinde onu korumak için savaşmışsın. Şimdi ise bunu seni hiç bilmeyen halk için yapıyorsun. Tanımadığın insanların refahı için hayatını önemsemeden ikinci plana atıyorsun. İkinci hayatına döndüğünde sınava hiç katılmadan istediğini yapabilirdin ama sen gelecek olan savaşı durdurmak için ölümle savaşıyorsun. Sen bir kahramansın.” Reanna hâlâ ona bir şey demeden bakıyordu ama gözlerinde dediklerine inanmadığı okunuyordu. Alastair ise Reanna’nın kendini bu kadar harcanabilir görmesini kabullenemiyordu. O değersiz değildi; aksine paha biçilemezdi. Sert gerginliği yumuşatmak için gülümsedi.

“Başkentte kahramanlar için hangi marş okunur bilirsin. Bence sen de kendi marşını hak ediyorsun. Sanırım saraya dönünce ozana senin için bir şarkı yazmasını söyleyeceğim.” Reanna’nın konuşmasına izin vermeden, kahramanlık şarkısını Reanna için uyarlayarak söylemeye başladı. Sesi yer yer çatlasa da pürüzsüz ve hoş bir tınısı vardı; bu da Reanna’nın tek kelime etmesini engellemişti.

Güneş battı çıplak dağların ardına,

Güney yeli fısıldadı leydinin adına,

Kınından sıyrıldı çelik, parladı baharda,

Onun yazdığı destan son bulmadı diyarda.

Alastair’in ilk defa şarkı söylediğini duyuyor olmasına rağmen Reanna hiç yabancı hissetmedi. Müzik yüzünü yumuşatmış, havaya neşe katmıştı. Kalbini yoklayan sözler gerginliğini yavaş yavaş götürüyor, puslu zihni açılıyordu. Alastair’in bunu neden yaptığını biliyordu elbette; onu neşelendirmek istemişti ve bunu başarmıştı da. İstemsizce kendini kıkırdarken buldu. Alastair anında şarkıyı kesip alıngan bir ifadeyle ona baktı.

“Leydim neden gülüyor? Yoksa bu aciz ozan leydimi mutlu edemedi mi?” Reanna ufak bir gülümsemeyle ona bakarak oyununa devam etmeye karar verdi.

“Kendinize aciz diyerek haksızlık ediyorsunuz. Oldukça memnun kaldığımı söylemeliyim.” Alastair, Reanna’daki iyi değişimi fark etmişti elbette. Yüzü parlayarak gülümsedi. Gözleri, mutlu olduğundaki gibi masmavi bir gökyüzü gibiydi. Elini kalbine götürerek Reanna’nın önünde eğildi.

“Leydim emrinizdeyim. İstediğiniz zaman size şarkı söylemekten onur duyarım.” Sonra doğrularak Reanna’ya baktı. Yüzünde sıcacık, içten bir gülümseme vardı; öyle ki dudakları her an kahkaha atacakmış gibi kıvrılmıştı. Gözleri parlamış, eski durgunluğundan eser kalmamıştı. Onu neşelendirmişti. Hep neşelendirecekse ona her saat şarkı söyleyebilir French.

“Teşekkür ederim.” Reanna’nın minnet dolu sesi içinde pek çok duyguyu ve sözcüğü barındırıyordu. Alastair ise hepsini duymuş ve hissetmişti.

Alastair gülümsedi. “Her zaman leydim. Sizin için her zaman.”

Uludiyar’ı sorunsuz geçmeleri, AkAna’nın onları koruduğunun bir göstergesiydi. Sınır şehre vardıklarında kendilerine bir han bulup karınlarını doyurmuşlardı. Hancının gösterdiği oda ahırdan hallice olsa da ikisi de reddedemeyecek kadar yorgundu. Reanna’nın savaşta askerlerle daha kötü yerlerde uyuduğu olmuştu; o nedenle ne Alastair ile aynı odayı paylaşmayı ne de kırık dökük iki yatağın yatılamayacak kadar pis olmasını umursamamıştı. Ama Alastair’in onunla aynı düşünceleri paylaşmadığı belliydi; odaya girer girmez yüzündeki tiksintiyi görmüştü. Ne kadar ağır koşullara dayanıklı olduğunu gösterse de önünde sonunda bir prensti. Hayatında görmediği bu yer, onun için bir bok çukuru olmalıydı.

Kuzgunun beklediği pencere tarafındaki yatağa geçip pelerinini çıkarmadan direkt uzandı. Çizmelerini çıkarmak istese de her an kaçmaya hazır ve nazır olmalıydı. Alastair’e doğru döndü ve onun da yatağa oturduğunu gördü. Anlaşılan kabullenmişti. Gerçi oda o kadar loştu ki yüz hatlarını zar zor seçebiliyordu; titrek mum alevleri ay ışığına pek de yardımcı olmuyordu. Ama ona baktığını biliyordu. Konuşmak, bu pis yerden daha iyi bir yer bulacağını söylemek istiyordu ama uykusuzluğa daha fazla direnemeyerek gözlerini kapattı.

Elinde kılıç olan kral yine onu öldürüyordu. Sonra sahne değişiyor, o yeşil gözlü çingeneye geçiyordu. Sanki yine o andaydı ve çingenenin sıcacık ellerini hissedebiliyordu. "Khamoro" diyordu ona; ‘güneşim’.

Uyandığında kalbi hızla çarpıyordu ve bir gölge tepesinde dikiliyordu. Refleksle hançerini çekip atağa geçse de hareketi güçlü bir el tarafından engellenmişti. Alastair’di bu ve ona sessiz olması için işaret ediyordu. Reanna kalbinin rüyanın etkisinden hâlâ çıkamadığını bilse de kendini sakinleşmeye zorladı. Alastair’e baktığında pencere kenarında dikildiğini gördü. Yavaşça yanına giderek usulca, günün gri sabahının aydınlattığı sokağa baktı. Anında fark ettiği şeyle geri çekildi. İkisinin de gözleri buluştuğunda ne yapacaklarını gayet iyi biliyorlardı.

“Alacurd,” dedi Reanna fısıldayarak. Atlarını bıraktıkları seyis çocuk hanın önündeydi ve küçük bir çocuğa bir şeyler söylüyordu. En az Reanna kadar kısık bir sesle... Ne konuştuklarını duymamıştı elbette ama seyisin boynunun arkasındaki o işareti oldukça iyi biliyordu.

“Biliyorlar.” Alastair gözlerini iki çocuktan ayırmadan geri çekildi. Reanna da onu takip etmiş, temkinli adımlarla odanın çıkışına yürümüşlerdi. Gıcırdayan tahtalar sanki geldiklerini çığlık atarak haber veriyordu. Alastair’in eli kılıcında, önden kapıyı açmak için hareketlendi. Aniden açtığı kapının dışında onları kimse beklemiyordu; anlaşılan seyis çocuk gerçeğin ancak şimdi farkına varabilmişti. Usul ve sessiz adımlarla arka kapıya doğru yöneldiler. Pişen yemeğin yanında pinekleyen mutfak kızının önünden geçtikleri halde kız horlamasına devam etti. Arka avluya çıktıklarında durgun sabahtan başka bir şey yoktu. Atlarını almak için ahıra bakmak istese de çocuğun onları çoktan hallettiğini içten içe biliyordu. Hanın bahçe duvarına bir çırpıda tırmanıp kendilerini başka bir ara sokağa bıraktılar.

“Onu öldürmeliydik,” dedi Reanna öfkeyle.

“Bu daha çok karmaşaya neden olurdu. Bırak, yalan ihbarın cezasını onlar kessin.” Alastair kısık ama sert bir sesle konuşmuştu. Gözleri etrafı tarıyor, sabahı delen herhangi bir sese dikkat kesiliyordu.

“Alacurd’un bizi beklediğini biliyorduk.” Reanna da gözlerini soluk şehirde gezdirdi. “Küçük kuşlar her yerde.”

Alastair kafasıyla işaret ederek hanın kapısını gözleyebilecekleri dar sokağı gösterdi. Hızlı adımlarla yürüyüp duvarın ardına gizlenerek gelecek olan tehlikeyi beklemeye başladılar. Çok geçmeden kapının önüne bir düzine adam gelmiş ve seyisle konuşmaya başlamışlardı. Birkaçı hanın içerisine girmişti bile.

“Gerçekten ikimiz için bu kadar adam mı?” Alaycı bir sesle konuştu Alastair. “Anlaşılan kim olduğumuzu unutmuşlar.” Reanna bu duruma Alastair kadar takılmasa da ona da tuhaf gelmişti. Eğer seyis onları tanıyorsa ve tam eşkâl verdiyse, işi riske atmamak için daha donanımlı bir birlik yollardı Alacurd lideri. Ama gelen kişiler örgütün en alt kısmındanmış gibi özensiz ve nizamsız görünüyorlardı. Bu da seyisin aslında onları tanımadığına işaret ediyordu. Kafasını yavaşça çevirerek yan gözle Alastair’e baktı.

“Bizi hafife aldıklarından değil; biz olduğumuzdan emin değiller. Başka bir şekilde uyarılmış olmalılar. Sınır şehirdeki kimse seni tanımaz ve veliaht prensin ara sokaklardan birinde olduğunu da düşünmezler. Benim ise tek göze çarpan özelliğim kızıl saçlarımdı, onları da boyadım. Büyük ihtimalle başkentten gelenlere karşı uyarılmışlar. Ama bizim başkentten geldiğimizi nasıl anladı?” Reanna tekrar seyis çocuğa baktı. Hana girenler çıkmış ve liderle aralarında kısa bir konuşma geçmişti.

“Haklısın.” Alastair’in fısıltısı merak doluydu. O da seyisin nasıl başkentten geldiklerini bildiğini düşünüyor olmalıydı. Reanna’nın ise kafası hızlıca çalışıyor; seyisi gördükleri ilk dakikadan itibaren olanları düşünüyordu. Sonra seyisin ikisinin de heybesine çok dikkatli baktığı beyninde bir ışık yaktı. Seyis çocuk yarım ağız ne kadar güzel bir heybe olduğunu söyleyip nereden aldıklarını sormuştu. Alastair ve Reanna o kadar yorgundular ki Reanna, sussun diye mağazanın adını söylemişti. İlk hatası buradaydı. Le’Minster deri mağazası; orduya kaliteli çizmeler, kıyafetler ve pek çok şey dikmesiyle biliniyordu. Normal halkın alıp kullanamayacağı kadar pahalıydı. Şüphesini Alastair’e söylediğinde o da bunu oldukça mantıklı buldu.

“Nallara da bakmış olmalı,” dedi akabinde, “aynı mağazanın demirhanesinde üretildi.” Bu ayrıntıyı gözden kaçırmış olmasına sinirlendi Reanna. Neden açık vermişti? Bu ufak hata bile tekrardan elinden kaçmasına neden olurdu. Omzunda bir el hissettiğinde kendine olan öfkesinden sıyrılarak Alastair’e baktı.

“Kendini suçlamayı bırak. İkimiz de yorgunduk, açtık ve uykusuzduk. Aptal bir çantadan şüpheleneceğini bilemezdik.” Kaşları çatılmış olsa da sesi kızgın değil, aksine yumuşak ve teselli ediciydi. “Başaracağız.”

Reanna gerilen kaslarının gevşediğini hissetti. Alastair haklıydı; başaracaklardı. Onu başıyla onaylayarak önüne döndü. Seyis çocuk liderden ağır bir dayak yiyordu ve iki büklüm yerde kıvranıyordu. Liderin yanlış malumata karşı acıması yoktu. Çocuğa bir tekme daha vurduktan sonra gruba dönerek bir şeyler söyledi. Grup anında dağılırken lider, yerdeki seyise bakmadan başka bir yoldan yürümeye başladı; ardında sessiz iki çift ayak olduğunu bilmeden...

Lider AkAna mabedine girdiğinde Reanna ve Alastair bakıştılar. İkisi de buna şaşırmamıştı. Mabede girdiklerinde insanların, oldukça büyük Tanrıça Heykeli’nin önünde dua ettiklerini gördüler. Tanrıça her iki kolunu da onları kucaklayacakmış gibi açmış, yüzü sonsuz bir merhametle kıvrılmıştı. Gözlerini heykelden çekip lidere odaklandılar. Lider arka odalardan birinde kaybolduğunda ikisi de onu takip etti. Çıktıkları alan, sıralı odaların bulunduğu bir holdü. Odalara göz gezdirirlerken rahibin odası dikkatlerini çekti. Usulca yaklaşırlarken kapının dışından kısık sesler duyulabiliyordu. Liderin olanları anlattığını, rahibin ise sadece kızgın sesini duyuyorlardı. En sonunda rahip oldukça öfkeli bir sesle bağırarak konuştu:

“Onları bulmadan gelme. Yoksa ikimizin de canı gider. Ben de mabet kullarını görevlendireceğim. Şimdi defol!”

Kapıya yaklaşan adımlar, Reanna ve Alastair’in hemen yanda bulunan odaya sığınmalarına neden oldu. Adımların uzaklaştığını duyduklarında bir sonraki hedeflerinin rahip olduğunu biliyorlardı. Gerçi Reanna pek de şaşırmamıştı. Din, halkı yönlendirmek için kullanılabilecek en önemli araçlardan biriydi. İnananları Tanrıça’nın gazabıyla korkutup yönetmek, bastırmak ve kutuplaştırmak rahiplerin silahıydı; kullanmaktan da geri durmuyorlardı. Alacurd gibi bir örgütün mabetten destek almayacağını düşünmek ahmaklıktan başka bir şey sayılmazdı. Aklına Başrahip Samuel gelince yüzü iğrenmeyle büzüştü. Başrahip’i en son gördüğünde Reanna’ya bir böcek gibi bakmış; kadınların orduya alınmasının Tanrıça’nın gazabını üzerlerine çekeceğini söylemişti. Kral elbette yenilikçi biriydi ve AnaMabet’in çoğu sözünü görmezden geliyordu. Bu ise Samuel’in sarayda daha çok vakit geçirmesine ve memnuniyetsiz bir suratla Kral’ın yeniliklerine itiraz etmesine neden oluyordu. Kral ise onu tamamen bertaraf edemiyordu çünkü hatırı sayılır şekilde soylulardan destek alıyor, halkı Tanrıça’nın vahiymiş gibi kendi sözleriyle galeyana getirebiliyordu. Reanna’ya göre asıl düşman oydu ve başının kesilmesi gerekiyordu. Bunu büyük bir zevkle kendi halledebilirdi ama bu, başkent siyasetinin baştan yazılmasına neden olacağı su götürmez bir gerçekti.

Alastair, “Bu rahibi darağacında sallandıracağım,” dedi. Sesi öfkeliydi; adeta yemin ediyordu.

“Bir rahibi öldürmekle kökü kurutamazsın.”

Alastair ona baktı. Kaşları çatık, yüzü gerginlikle sertleşmişti. “Bunu elbette biliyorum. Ama uçların bile en ağır cezayı almaları gerek.”

“Bu konuda haklısın ama asıl hedefimiz Alacurd kurucuları. Alacurd ve Alaric’i kimin yönlendirdiği...” Düz bir sesle söylemiş olsa da içinde kaynayan öfke fokurduyordu.

Alastair ise kardeşinin adı geçince yanakları dalgalandı. Dişini sıktığı belliydi ya da bir şey söylememek için dilini ısırıyordu. Reanna’ya Alaric’in yargılanacağı sözünü vermişti ve Alastair sözlerini her zaman tutardı. Ama bu, küçük kardeşi ne kadar kötü olursa olsun onu koruma içgüdüsünden vazgeçtiğini göstermiyordu.

“Merhamet, katilidir adaletin.”

Alastair, Reanna’nın bu acımasız yorumuna hak veriyordu elbette. Adalet herkes için tecelli etmeliydi.

Rahibin odasından sesler gelmeye başlayınca ikisinin de dikkati oraya yöneldi. Rahibin odasına bağlı kapıyı yavaşça aralayarak içeriye bir göz attılar. Rahip, yanında bulunan küçük bir çocukla konuşuyordu:

“Acil bir durum için bu gece aynı yerde toplanacağımızı bildir.” Çocuk kafasını sallayıp koşarak odayı terk etti. Rahip ise cübbesini giymiş, en sahici gülümsemesini takınmıştı. Diamond’dan birkaç ayet okumuş; ses tonunu ve duruşunu daha etkili yapmak için şekilden şekle girmişti. Vaazdan önce yaptığı hazırlık Reanna’yı öyle tiksindirmişti ki bu ikiyüzlüyü orada öldürmek istedi. Rahip, onu izleyenlerden habersiz odayı terk etti. Kısa süre sonra mabettekilerin yalvarış ve yakarış sesleri duyuldu.

Rahip gider gitmez odaya girmiş, işe yarar ne varsa araştırmaya başlamışlardı. Toplanma yerine ait herhangi bir bilgi bile işlerine çok yarardı. Reanna, masanın altındaki gizli bölmede deri ciltli bir defter buldu. Hemen açıp sayfaları karıştırmaya başladı. Şehirdeki soyluların tüm pisliklerinin yazılı olduğu defter; yolsuzlukları, kaçakları ve daha pek çok suçu barındırıyordu.

“Anlaşılan kendini güvence altına alıyormuş. Canını korumak için bunlarla tehdit ediyor olmalı.” Alastair deftere göz atarken konuşmuştu. “Aleyn Hanı’nın adının ne kadar geçtiğini gördün mü?” Reanna da buna dikkat etmişti. Defterde adı geçen her bir soylu mutlaka buraya uğramıştı. “Eğer buraya bakabilirsek soylulara karşı somut deliller bulabiliriz. Yargılanmaları için alelade bir rahibin defterinden daha fazlası gerek.”

“Acil toplantıları ne olacak? Onu kaçırırsak elimize başka bir şans geçmeyebilir.” Reanna en önemli konuyu dile getirmişti. Alastair elbette bunu düşünmüş, sakin bir sesle konuşmuştu:

“Gece olacağını söyledi. Hana baktıktan sonra buraya geri döneriz. Toplantıya kadar buradan ayrılacağını düşünmüyorum.”

Reanna plan aklına yattığı için onu onayladı. Bulduğu herhangi bir kâğıda bir şeyler yazdıktan sonra kuzgununu çağırmak için pencereye gitti. Etrafta kimsenin olmadığına emin olduktan sonra ıslık çalarak kuzgununu çağırdı. Akıllı kuzgun sahibini takip ettiğinden, mabede yakın bir ağaca çoktan konmuştu bile. Pencere pervazına tünedi ve her zamanki gibi pençesini uzattı. Reanna dikkatle notu bağlamış, kuzgununu sevdikten sonra uçuşunu izlemişti. Onu dikkatle izleyen Alastair’e dönüp ne yaptığını açıkladı:

“Majestelerine bir iz bulduğumuzu, daha çok desteğe ihtiyacımızın olabileceğini yazdım. Eğer bugün işler lehimize ilerlerse şehir muhafızlarından yardım alabiliriz. Ama bu yeteri kadar destek sağlamayacaktır. Sınıra konuşlanan askerlerin de yardıma gelmesini talep ettim.”

“Mantıklı ama gelmeleri en az iki gün sürer. Bu durumda şehri güvence altında tutmak için başka bir plan da yapmalıyız. İç karışıklık çıkarsa şehir muhafızları yeterli olmayabilir.”

O sırada vaaz bitmiş olmalıydı ki rahibin sesi tekrar duyulur oldu. Defteri yerine bırakıp diğer odaya girdiler. Kapıyı kapatır kapatmaz rahip odası açılmış; rahip ve yardımcısı olduğunu düşündükleri diğer kişi içeri girmişti.

“Bana sıcak bir şarap getir ve çık. Akşama kadar rahatsız edilmek istemiyorum,” diye emir verdiğini duydular. Yardımcı holde kaybolduktan sonra Alastair ve Reanna da mabede bir kez daha dönmek üzere orayı terk ettiler.

Aleyn Hanı, şehrin en üst mertebe hanı olmasıyla biliniyordu. Kapısında daimi muhafızlar bulunuyor, içeriye sadece seçkin misafirler alınıyordu. Reanna ve Alastair bu pejmürde görüntüleriyle içeriye adım bile atamayacaklarını bildiklerinden, başka bir yol bulmak için hanın etrafını dolanmışlardı. Arka kapı elbette kilitliydi. Ama ikisi de iyi birer tırmanıcıydı ve yüksek meşe ağacı da onlara pekâlâ yardımcı olabilirdi. Meşe ağacına tırmandıklarında ikisine de bu durum tanıdık gelmişti.

“Odama böyle tırmandığını hatırlıyorum.” Alastair’in eğlenen sesi Reanna’yı istemsizce gülümsetmişti. Üstünden çok zaman geçmesine ve aralarının çok daha iyi olmasına rağmen boğazına dayanan kılıcın soğukluğunu dün gibi hatırlıyordu.

“Elimi kolumu sallayarak sarayınıza giremezdim.” Bilinen bir gerçeği omuz silkerek söylemişti. Alastair’in kısık, derinden gelen kahkahası eğlendiğini gösteriyordu.

“Kesinlikle haklısınız leydim. Odama gizlice girmenizin beni daha mutlu ettiğini söylemeliyim.”

Reanna dönüp ondan biraz aşağıda olan Alastair’e baktı. Gövdeye tek elle tutunmuş, dala resmen tünemişti. Bu pozisyonda Reanna, Alastair’in gözlerine bakabilmek için eğilmiş; Alastair ise kafasını kaldırmıştı. Yoğun yapraklardan sızan güneş ışığı prensin yakışıklı yüzüne yer yer yansımış, mavi gözlerini daha berrak göstermişti. Rahat ve muzır bir gülümseme dudaklarına yerleşmişti. Reanna’yı utandırmaya, oyuna çekmeye çalışıyordu. Reanna ise konu ne olursa olsun kaybetmekten nefret ederdi; bu hazzı onun tatmasına izin vermeyecekti. Gözleri yavaşça alçaldı ve baştan çıkarıcı bir gülümsemeyle baktı. Elini prensin yanağına götürerek avucuna yaslanmasını sağladı. Başparmağı hafifçe sıcak teni okşarken sakin ve kadife bir sesle konuştu:

“Majesteleri, eğer bizi duyan birileri olsaydı sizi baştan çıkarmak için ne entrikalar çevirdiğimi düşünürdü.” Başparmağı prensin dudağının kenarını okşadı bu sefer. “İtibarımız için sözlerinize dikkat etmelisiniz,” diye alçak ve yumuşak bir sesle fısıldamış, gülümsemesini tekrar takınmıştı.

Alastair, Reanna’nın sataşmasının altında kalmayacağını biliyordu elbette. Savaşmak onun doğasında vardı. Ya görmezden gelineceğini ya da sert bir dille karşılık alacağını düşünmüştü. Ama Reanna onu şaşırtarak tahmin edemeyeceği şeyi yapmış, ördüğü duvarları geçerek onu dumura uğratmıştı. Reanna’nın tembelce kıvrılan dolgun kırmızı dudaklarına, güneşten elaya dönmüş hınzır ve güzel gözlerine bakakaldı. Sesi tenini okşadı ve ona nerede olduğunu unutturdu. Nasırlı elinin yanağında bıraktığı his, gerçeklik algısını yitirmemesine sebep olan tek şeydi. Elini elinin üzerine kapattı ve sıkıca tuttu. Reanna’nın kısa süreli şaşkınlığı görülmeye değerdi. Şimdi yapacağı şey ise oyunu kazanmasını sağlayacaktı. Yavaşça kafasını çevirdi ve Reanna’nın gözlerinin içine bakarken avucunun içine yavaşça bir öpücük kondurdu. Avucundaki el kasılırken Reanna nefesini tutmuş, onu tüm dikkatiyle izliyordu. Bunu yapabileceğini tahmin etmemiş olmalıydı.

Reanna derin bir uykudan uyanırcasına aniden irkildi ve elini hızla çekti. Arkasını dönerken hiçbir şey dememiş, Alastair’in suratına bakmamıştı. Oyuna düşen kendi olmuştu ve şimdi bu gereksiz yakınlık onu rahatsız hissettirmişti. Karıncalanan elini sıkıp bıraktı. Son dala tırmanırken kendini ana vermeye çalıştı.

Alastair de bu yakınlığı ondan daha farklı karşılamamıştı. Ama Reanna’nın aksine, duygulara set çekmek yerine vücudunu sarmalamasına izin vermişti. Dokunuşun sıcaklığı vücudunu ısıtmış, elini öpmekten daha fazlasını yapmak istemişti. Ona olan açlığı iradesine karşı savaştaydı ve kazanmak üzereydi.

Açık pencerelerden birine girdiklerinde oranın depo olduğunu fark ettiler. Kullanılmayan eşyalar buraya istiflenmişti; toz tabakasına bakılırsa uzun süredir dokunulmamıştı. Etrafı kolaçan ederek katta dolandılar ama kimse yoktu. Sonra şans yüzlerine gülmüş olacak ki elinde çarşaflar taşıyan genç bir hizmetli onlara doğru gelmeye başladı. Dalgın ve yorgun görünüyordu. Bu nedenle Reanna onu bayıltıp kıyafetlerini çıkarırken hiçbir şey anlamamıştı. Reanna hizmetli kıyafetini giyip Alastair’in karşısına geçtiğinde oldukça rahatsız görünüyordu. Reanna hizmetliye göre daha uzun yapılı olduğundan kıyafet kısa ve biraz da dar gelmişti. Herhangi bir sorunda rahat hareket edemeyecekti.

“Muhafızların koruduğu bir oda varsa aradığımız oradadır,” diyerek kısa bir tahmin yürüttü Alastair. Reanna kafa sallarken bir yandan da önlüğüne bıçağını ve zehir iğnelerini koyuyordu.

“Herhangi bir sorunda bıçağını çekmeden önce kaçmaya çalış.”

Reanna, Alastair’in endişeli bakışlarına karşın sadece kafasını salladı ve kapıyı açıp odayı terk etti.

Olağan bir şekilde merdivenleri indi. Kimse ona dikkat etmiyor, yanından geçip gidiyordu. Sonra gözleri hızlıca merdivenleri çıkan hizmetliye kaydı. Elinde gümüş tepsi ile yukarı çıkıyordu. Gideceği odanın, iki muhafızın beklediği oda olduğunu tahmin etmek zor değildi. Hızlıca ona doğru seğirterek önünde durdu. Hizmetlinin irkildiğini görse de rolüne devam etti.

“Ben götüreceğim.” Hizmetli bu anı bekliyormuş gibi hiç sorgulamadan ağır tepsiyi Reanna’ya verdi. İşi bir başkasının yapacağını bilmek onu sevindirmiş gibiydi. Kısa sürede nedenini anladı. Muhafızlar ona bakmadan kapıyı açmış, Reanna içeri kolayca girmişti. Kapı kapandığı anda dışarıdaki uğultu kesilmiş, sadece içerideki konuşmalar kalmıştı. Anlaşılan sesin dışarı çıkmasına ve girmesine engel olan bir bariyer vardı.

Kafasını yerden kaldırmadan odayı taradı kısıtlı görüşüyle. Geniş odanın bir kısmı özel alana ayrılmış gibi duruyordu; Reanna’nın girdiği kapı ise çalışma alanına açılmıştı. Odada dört kişi vardı. Biri efendi olduğu anlaşılan adamın arkasında heykel gibi duran hizmetliydi. Diğer ikisinin ise misafir olduğunu tahmin ediyordu. Yavaşça yürüyerek servis masasına tepsiyi bıraktı. Heykel hizmetli anında hareket ederek çayı doldurmaya başladı.

Diğer üç kişi onun geldiğinin farkında bile değilmiş gibiydi. Yüksek sesle konuşuyor, kahkahalarla odayı inletiyorlardı. Kimse ona dikkat etmediğinden odayı bu sefer daha dikkatli incelemeye başladı. Kitaplıklarda, tablolarda, büyük vazolarda dolandı gözleri ama gizli belgelerin nereye saklanabileceğine dair aklına bir yer gelmiyordu. Bakışları kıyafetleri ve elleri değerli taşlarla süslü efendiye kaydı. Boyuna göre oldukça büyük bir masanın arkasından misafirlerini aç bir kurt gibi izliyordu. Yüzünde sinsi bir ifade vardı. O masada olmalıydı aradığı şey.

Görünen o ki masasını özel bubi tuzaklarıyla dizayn ettirmişti. Yoksa neden kendinden büyük duran bir masa yaptırsındı ki? Bu masaların zanaatkârları da özel olurdu; sadece krallığa ya da üst düzey yöneticilere çalışırlardı. Anlaşılan efendi buna bir servet dökmüş olmalıydı. Hizmetli kız çayı efendinin önüne koyarken biraz sert bırakınca efendi konuşmayı kesip hizmetçi kıza döndü. Kız tir tir titriyor, tek kelime edemiyordu. Efendi kıza bir tokat attığında oda inledi ve kız yere düştü. Kimse olan bitene müdahale etmezken efendi en sonunda Reanna’yı fark ederek kızgın bakışlarını bu sefer ona yöneltti.

“Neye bakıyorsun? Devam et.” Tekrar misafirlerine döndüğünde sanki onlar yokmuş gibi davranmaya devam etti. Reanna kızı yerden kaldırarak odadan çıkmasını fısıldadı. Kız denileni hızlıca yaparak ona bir kez bile bakmadan çıktı. Reanna çayları doldururken zehirlerini de katmayı ihmal etmedi elbette. Çayın etki etmesi çok uzun sürmeden iki misafir de ağzından köpükler çıkararak titremeye başladılar. Efendinin gözlerindeki korku görülmeye değerdi. Tam ağzını açmış muhafızlara seslenecekken Reanna ağzını kapatıp eline hançeri sapladı. Efendi göğü yıkan bir haykırış koparsa da ses dışarıya duyulmadı. Efendinin kulağına eğilerek yavaşça, öldüren bir zehir gibi bir sesle konuştu:

“Gizli belgeleri çıkar. Eğer tek bir ses çıkarırsan boğazını keserim.” Efendi hızla kafasını sallıyor, salyaları Reanna’nın avucunu ıslatıyordu. Tiksinse de ses çıkarmasına göz yumamazdı. O nedenle sabırla masasıyla uğraşmasını bekledi. Ama efendinin kolay teslim olacağı yoktu; ilgileniyor gibi yapıp gizlediği bıçağı sağlam eliyle savurdu ama bıçak elinde durmadığından onu ıskaladı. Reanna bıçağı kolayca ondan aldıktan sonra diğer elini de masaya koydu ve bıçağı sapladı. Adam ikinci kez çığlık atarken Reanna sadece gülümsedi.

“Bir dahaki sefere boynun olmadan istediğimi veririm.” Efendi korkuyla sindi. Kafasını hızla sallayarak yapacağını ima etti. Gözyaşları ve burun akıntıları oluk oluk akıyor, suratının daha da kızarmasına neden oluyordu. Reanna bıçağı çekip çığlık atmasını sağladı. Efendinin kanlı eliyle dosyaları çıkarıp masaya bırakmasını izledi.

Reanna dosyalara bir kez daha bakmadan efendinin kafasını geriye yatırdı ve boğazını boydan boya kesti. Kan fışkırmış, masanın ortasına kadar gelmişti ama dosyalar kenarda olduğundan ıslanmamıştı. Dosyaları eteğine gizledikten sonra masayı iyice araştırmak için çömeldi. Masada altınlar, mücevherler ve özel mülk belgelerinden başka bir şey yoktu. Altınların çoğunu ve mücevherleri geniş bir kâseyle boşalttı. Hançerini de önlüğünün cebine koyduktan sonra diğer odaya bağlanan kapıdan dışarı çıktı. Hizmetlilerin hızla dolandığı kata çıktığında merdivenlerin başına yürüdü ve ana girişe baktı. Tüm kâseyi boşalttığında şaşkınlık nidaları dört bir yanı sardı. Kimse ona dikkat etmemiş, kanlı ellerini görmemişti. Altının peşine düşen insanlar ellerini ve ceplerini doldurmakla meşguldüler. Muhafızlar bile altının nereden geldiğine bakmakla ilgilenmiyorlardı.

Üst kata çıkarken üç kişiyi öldürmüş olmasına rağmen kimse onu durdurmadı.

Yorum ve beğenilerinizi unutmayın

Sevgiyle kalın trong>

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.