İçeriğe geç

SÂYE

Bölüm 9 · 30 dk okuma

SÂYE

Bölüm 9

8. ISSIZ HAYKIRIŞLAR

Bölüm Şarkıları

Dedublüman~Belki

Badem~Sen Ağlama

Sezen Aksu~Yalnızca Sitem

Cem Adrian&Aylin Aslım~Herkes Gider Mi?

Yorum ve vote atmayı unutmayın lütfen!!

İyi okumalar

Seviliyorsunuz

🖤⚖️

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Ruhumda ki kanamayı en derinden hissediyordum. Yaşadığım tüm o anılar gözümün önünde film şeridi gibi geçerken biri boğazıma sarılarak nefesimi kesmek istercesine sıkıyordu sanki. Acı çeken küçük çocuğun sesi zihnimde çığlık atarken bir süre gelen mesaja sadece bakakalmıştım.

Bu nasıl olabilirdi aklım almıyordu, Arya benim öz yeğenim miydi? Benzerliğimizin sebebi ikimize de acı çektirenlerin aynı kişi olması mıydı?

Ardımda duran Araf' da aynı benim gibi ekrana kitlenmiş bakarken içimde ki sinirin git gide harlandığını hissediyordum. Namık neredeydi?

"Ne yapacağız?" diyerek titreyen sesiyle konuşan Kayra'ya çevirdim bakışlarımı. Sahi ne yapacaktık?

Birden durduramadığım bir şekilde gelen gülme isteğiyle kahkaha atmaya başlamıştım. Zihnimde beliren anılar git gide hızlanırken aynı bir deli gibi gülmeye başlamıştım.

'Ben sana sözümden çıkmayacaksın demedim mi lan sığır?'

'Abi vurma lü...lütfen, özür dilerim. Bir daha yapmayacağım.'

'Lan sen benim başıma orospu mu olacaksın?'

Kahkahalarımın ardı arkası gelmiyordu. Gülerken bir yandan da ellerimi saçlarımın içinden geçirerek onları çekiştiriyordum. Ben yeğenimi ölümden kurtardıktan sonra şimdi tekrardan ölümüyle mi tehdit ediliyordum?

'Orospu'

'Kaşar mısın lan sen?'

'Senden bir bok olmaz.'

'Ailenin yüz karası'

'Pislik'

Tek yaptığım hala kahkaha atmaktı. Bedenime sarılan kollar beni yerimde tutmaya çalışırken öyle sesli gülüyordum ki etraftaki sesler sadece uğultu olarak bana ulaşıyordu.

Haklılardı...

Ben lanettim, kocaman bir lanet. Küçücük bir çocuğu bile koruyamamıştım. Neye yarardım ki ben. Nefes almam bile zarardı.

"Özür dilerim. Hepsi benim suçum, özür dilerim." diyen Araf'la gülüşüm yavaş yavaş solmaya başlamıştı. O neden özür diliyordu ki? Her şeyin suçlusu bendim, ben ve benim lanetim...

"Araf." diyerek fısıldadığım da ağladığımı o an fark etmiştim. Onun kollarının arasında tişörtüne sıkı sıkıya tutunmuş bir halde etrafa bakınıyordum sadece.

"Yemin ediyorum bulacağım onu güzelim. Bir zarar gelmesine izin vermem." derken bir yandan da saçımı okşayarak beni sakinleştirmeye çalışıyordu.

"Araf, öz kızına bile acımamış. Ona da vurmuş." derken hala ağlamaya devam ediyordum.

"Geberteceğim. Onu da diğer hepsini de geberteceğim ama lütfen şimdi toparlanmamız lazım Sâye'm." diyen Araf'la başımı yaslı olduğu göğsünden çekerek ormanlarına baktım. Yeşillerinden süzülen yaşlar yanaklarını ıslatırken sadece beni izliyordu. "Ağlama yalvarırım, düşen her inci tanen mızrak gibi saplanıyor göğsüme, lütfen."

Sözlerinin ardından yavaşça sağ elimi göğsünden çekerek yüzüne getirip yaşlarını sildim. Bana diyordu lakin kendi de ağlıyordu.

"Bulalım onu Araf, lütfen." dememin hemen ardından hızlıca beni kendine çekerek sıkıca sarılmıştı. Başımın üstüne dudaklarını bastırarak derince bir soluk çektiğinde benim de ellerim sıkıca boynuna dolandı.

"Bulacağız güzelim, bulacağız."

Bir süre daha o şekilde sarıldıktan sonra kendimi çekerek tekrardan kızarmış yeşillerine bakmıştım. Elini yanağıma koyarak okşadığında yavaşça gözlerimi kapatarak düşünmeye çalıştım. Ben Dumandım, bu kadar kolay yıkılamazdım.

"Hadi gidip küçük rapunzeli bulalım." diyerek geri çekildikten sonra eli avucumu sıkıca tutarken ikimizde aşağı inerek salona adımlamıştık. İçeri girmemizle herkes ayaklanarak bize yönelmişti.

"Ateş, ne yapıyoruz?" diyen Can'ın da sinirli olduğu her halinden belliydi.

"Duman, sendeyiz." diyerek bana doğru adımlayan Deniz'in öfkesini de hissedebiliyordum. Bakışlarım Kayra'ya döndüğünde ağlamaktan mavilerinin kızardığını fark etmiştim. Ben az önce kriz geçirirken yanıma yaklaşmaya çalışmıştı ama sonrasında başaramayınca aşağı inmiş olmalıydı.

Ardından bakışlarımı yanımda beni izleyen Araf'a çevirerek olumlu anlamda başımı sallamıştım. Bu başlamak için bir komuttu. Tekrardan bakışlarımı kızlara çevirdiğimde aklımda bir plan oluşturmaya çalışıyordum. En son Namık'la eve geçeceklerdi, yolda önleri kesilmiş olabilirdi. Önceliğimiz kesinlikle Namık'ı bulmaktı.

"Buğlem?" diyerek bakışlarımı ona çevirdiğimde bir adım öne gelerek dinlediğini belirtmişti. "Namık'ın telefon sinyalinden konumunu bulmaya çalış." dedikten sonra Kayra'ya dönmüştüm. "Sende Buğlem'le giderek bulduğu en ufak detayı bile bize bildiriyorsun." dediğimde ikisi de olumlu anlamda başlarını salladıktan sonra zaman kaybetmeden kapıya adımlamışlardı. "Deniz sende ulaşabildiğin kadar hastane ve karakola ulaşmanı istiyorum. Namık Yaman adına ne kadar kayıt varsa hepsini bul ve getir."

O da aynı şekilde onayladıktan sonra evi terk ederken bakışlarımı Araf'a çevirmiştim.

"Bu olayın kimin başının altından çıktığı belli. Gururuna yediremedi orospu çocuğu, şimdide zayıf noktadan vurmaya çalışıyor." diyerek hırsla boşta kalan elini saçlarından geçirerek çekiştirmişti. Bakışları Alp'e döndüğünde konuşmasına devam etmişti. "Şimşek git ve Dağhan'a ait tüm kamera kayıtlarını getir bana." ardından bakışlarını Turgay'a çevirdi. "Dev, ne kadar çok koruma ayarlayabiliyorsan ayarla. Başlarına çökme vaktimiz geldi."

"Tamamdır Ateş." diyerek Ahu'un başına bir öpücük kondurduktan sonra yanında ki Alp ile hızla kapıya doğru adımlamışlardı.

"Can, git ve Deniz'e yardım et. Ne kadar fazla koldan ararsak o kadar iyi." demesiyle Can da hızlıca evi terk etmişti.

"Olum noluyor lan?" diyerek sitem eden Aras'a döndü bakışlarım. Haklıydı, yeni gelmişti ve bir ton olay yaşanıyordu. Aksiyonsuz iki günümüz geçmiyordu.

"Dağhan iti fazla olmaya başladı kardeşim onu yerin dibine sokacağız." diyen Araf'la nefretini en derinlerime kadar hissetmiştim. Ardından bakışlarını bana döndürdüğünde onu izleyen siyahlarımla karşılaşmıştı. "Sakın o adrese gitmeyi aklından geçirme Sâye."

"Son çarenin bu olduğunu biliyorsun." derken sesim istemsizce kısık çıkmıştı. Artık çok yorulmuştum bu tempodan.

"Hayır, her ne olursa olsun tek başına onun yanına gitmene izin vermem." diyerek bir adım bana yaklaştığında artık yeşillerine daha yakından bakıyordum. İçlerinde yanan kor ateş nefretini temsil ediyor gibiydi.

"Eğer bulamazsak..."

"Yok, öyle bir seçenek yok Sâye. Onun seni almasına izin vermem." dedi sözümü keserek. Bende bu durumun yaşanmasını istemiyordum lakin başka çarem yoktu, bunu çok iyi biliyordum. Yine de kafamı sallayarak onu onayladım ardından bizi izleyen ikiliye çevirdim bakışlarımı.

"Namık'ı aradınız mı?" diye sordum beni izleyen Ahu'ya.

"Evet ama asla açmıyor. Kayra yanında giden korumaları da aradı ama onlarda yanıt vermiyor." dediğinde bakışlarımı tekrar Araf'a çevirmiştim.

"Namık'ı da kaçırmış olabilir mi?"

"Sanmıyorum güzelim, onun amacı bize göz dağı vermek ama Namık elinde olursa tüm çeteyi karşısına alır. Buna götü yemez." diyerek beni yanıtladığında derin bir nefes alarak telefona bakmıştım tekrardan. Bu sırada da Araf az ileriye giderek arayabileceği kişilere bakmaya başlamıştı.

Yeni bir mesaj daha gelmişti lakin bu seferki farklı bir numaradandı.

05*********: Bir hafta sonra atacağım adrese tek gelip yeğenini götürebilirsin Lavinia. Aksi taktirde ölü bedeni sana ulaşır.

Numarayı hızlıca Kayra'ya mesaj atarak araştırmalarını istemiştim. Eğer bunu yapan kişi Dağhan'sa kesinlikle bu kadar aptal olmayacaktır lakin yine de bakmakta fayda vardı.

**************************

Deniz Kızılkaya

"Kayıtlarda Namık Yaman adına bir giriş var mı acaba?"

"Hemen araştırıyorum efendim." diyen sesle beklemeye koyulmuştum. "Maalesef efendim öyle bir giriş bulunmamaktadır."

"Peki, teşekkürler." diyerek telefonu kapattığımda derince bir nefes vererek elimi saçlarımdan geçirdim. Küçücük çocuktan ne istiyorlardı ki?

Tam başka bir hastaneyi arayacakken koşarak gelen marul kafayı fark etmiştim.

"Sen niye geldin? Buldular mı yoksa?"

"Hayır. Sana yardım etmeye geldim." dediğinde gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutmuştum.

"İyi, aramaya başla o zaman. Ben yakın çevredeki bir kaç hastaneyi aradım ama hiçbirinde yoktu." dedim sakin olmaya çalışarak. Şu anda önemli olan tek şey Arya'ydı.

"Aklım almıyor henüz yanımızdan ayrılalı iki saat olmamıştır. Nasıl olabilir?"

"Bilmiyorum Can ama elimizi hızlı tutsak iyi olur. O adama hiç güvenmiyorum." dedikten sonra yakınlarda ki bir karakolda çalışan arkadaşımın numarasını tuşlayarak aramaya koyuldum, o da bu sırada kendi telefonunu çıkarmıştı. Soğuk havaya rağmen evde duramamış, kendimi hızla dışarı atmıştım. Bu yüzden ikimizde malikanenin bahçesinde, keskin rüzgara maruz kalmış bir şekilde telefonlarla arama yapıyorduk.

Bir süre sonra hala hiçbir sonuç çıkmadığında elimde ki telefonu fırlatıp atmak istiyordum. Küçücük bir çocuk, manyak psikopat bir katilin elindeydi, bu da yetmezmiş gibi Namık dayıya da ulaşamıyorduk. Harika!

"Deniz!" diyerek bana seslenen Can'la hızla bakışlarımı ona çevirmiştim. "Namık hastanedeymiş, trafik kazası geçirmiş."

"Nasıl olur? Yakında ki tüm hastaneleri aradım." dedim onun yanına doğru adımlarken.

"Yeni getirmişler. Arkadaşa haber salmıştım, o söyledi." demesinin ardından elini dalgalı tutamlarına atarak karıştırmıştı. Bu hareketi saçlarına dokunma isteğiyle avucumu kaşındırsa da umursamadım, şu an daha önemli olan bir işimiz vardı.

"Tamam o zaman, çok iyi, gidip Dumana söyleyelim." diyerek eve doğru adımlamaya başladığımda o da beni takip etmişti.

Hızla açık kapıdan içeri girerek salona doğru adımlayıp bakışlarımı etrafta gezdirdim. Arhan ayakta telaşlı bir şekilde telefonla konuşuyordu keza Lavinia da aynı şekilde elinde ki telefonla uğraşıyordu.

"Bulduk." diyerek bağırdığımda hepsinin bakışı bana dönmüştü. "Namık'ı trafik kazasından hastaneye kaldırmışlar."

"Bilinci yerinde mi?" diye soran Lavinia'yla bakışlarım ardımda ki Can'la kesişti.

"Yoğun bakımdaymış." diyerek fısıldamıştı Can.

"Hay sikeyim! Elimizde ki tek şans da yok oldu amına koyayım!" diyen Arhan'la Lavinia ona doğru adımlayarak elini sakinleştirmek ister gibi koluna koymuştu. Bu hareketiyle az önce kükreyen adam neredeyse kedi gibi mırlayarak ona sarılmıştı. Demekki aşk böyle bir şeydi.

"Dur abi illa ki bir yolunu bulacağız. Hiç olmadı pusu kurar yengeyi yolla..."

"Sakın, sakın cümleni tamamlama. Onun yuvasına kendi ellerimle yollayacağıma kafama sıkarım daha iyi." diye kelimenin tam anlamıyla haykırarak Can'ın sözünü kesmişti Arhan.

"Can haklı Araf, pusu kurarız." dedi Lavinia yanında ki adamı sakinleştirmek ister bir tonda.

"Şhh! Konu kapandı güzelim. Aksini duymak istemiyorum." diyerek sert bir tonda konuyu kapatmıştı. Hayret, benim bildiğim Lavi şu anda bu şekilde konuştuğu için kafasını falan kırmalıydı lakin oldukça sakindi.

Onları bu hengâmenin içinde bırakarak arkamı dönüp mutfağa doğru adımladım. Bu hayatta küçük bir çocuk olmak her zaman zordu hele ki aileniz yoksa...

O küçük kızı kendime benzetmiştim, aynı benim gibi kimsesizdi. Yetimhane büyümüştüm. Ailem kim? Ölüler mi yoksa yaşıyorlar mı? Hiç bir fikrim yoktu.

Şu anki yaşantıma gelmek benim için bir hayli zor olmuştu ama başarmıştım, hayal ettiğim o kadın olabilmiştim ve o küçüğünde olabilmesi için elimden ne geliyorsa yapacaktım.

"Onu bulacağız dimi?" dedim yanımda duran Can'a hitaben.

"Bulacağız çikolata, bulacağız..."

*****************************

Ahu Yılmazer

O günün ardından tam iki gün geçmişti, bu süre zarfında hepimiz her koldan araştırıyorduk ama sanki yer yarılıp içine girmişlerdi. İstanbul'da aranmadık yer bırakmamıştık, havaalanlarına adam koymuştuk lakin yine de yoktu.

Bakışlarım karşımda oturan ve gözleri donuk bir şekilde yere odaklı olan Lavinia'ya dokundu. Çok sakindi, bu iyi bir şey gibi durabilirdi lakin bana daha çok fırtına öncesi sessizlik gibi geliyordu.

"Onu bulursak ne olacak aşkım?" dedim yanımda ki sevgilime dönerek.

"Geberecek balım. Bu saatten sonra Ateşi kimse tutamaz."

"Size bir zarar gelmez dimi?" diye sorarken gözlerim yavaştan dolmaya başlamıştı. Evet, onsuz yaşayamazdım ama içimizden herhangi birisi de zarar görürse yıkılırdım. Ve içimden bir ses nedense bunun olacağını söylüyordu.

"Şhh! Kızıl güneşim, hiçbirimize bir şey olmayacak. O herifi çıktığı yere geri sokacağız bu kadar." diyerek beni kendisine çekip sıkıca sarıldığında koca cüssesine bırakmıştım bedenimi.

"Umarım öyle olur aşkım..."

***************************

Lavinia Argun

O günün ardından tam beş gün geçmişti, iki gün sonra verilen süre doluyordu ve biz hala hiçbir şey bulamamıştık. Biliyordum, bu işin sonunda o soktuğumun mekanına ben gidip alacaktım rapunzelimi ordan. Yeğenimi onların eline bırakmayacaktım.

Şu anda ise yanımda ki Araf'la yine bir baskın sonrası hüsranla arabada sessizce oturuyorduk. Ona ait olan tüm mekanlarını geziyorduk ama yoktu, bir anda görünmez olmuştu sanki it herif. Sorgulattığımız telefon numarasındanda bir şey çıkmamıştı, tek kullanımlık hattı ve bir orman yolunda atılmıştı.

"Hepsi benim yüzümden." diyerek fısıldayan Araf'la bakışlarımı ona çevirdim.

"O çocuk benim yeğenim Araf ve ona acı çektiren babası benim öz abim. Suçlayacaksan ikimizi de suçlamalısın."

"Senin bir suçun yok." dedi hızlıca bana karşı çıkarak.

"O zaman seninde yok." dedim derince bir alıp önüme dönerek. Karşımda ki uçsuz bucaksız ormanı izlerken zihnimde tek yankılanan yanımda ki adamın gözleriydi. O da üzgündü farkındaydım lakin elimden hiçbir şey gelmiyordu. Sakinliğimi korumaya çalışıyordum ama bu durum gitgide zorlaşıyordu, kaç gündür ikimizde doğru düzgün uyuyamamıştık bile.

"Güzelim bu belayı senin başına açan benim, eğer sana hiç aşık olma..."

"Araf yeter! Bunun o durumla alakası yok. Çünkü sen yanımda yokken de o adam hep çevremdeydi, olmasaydın da aynı şeyleri yaşayacaktım ama bu kadar güçlü duramazdım o zaman. Bana bu gücü veren sensin, sen ve senin sevgin." dedim onun sözünü yarıda keserek. Sözlerimin ardından hiç beklemeden omuzlarımdan tutup beni kendine çekerek sıkıca sarıldığında bende hızlıca karşılık vermiştim. İşte tam olarak istediğim huzur buydu.

"Seni çok seviyorum be Sâye'm, her şeyden çok." dediğinde sessiz kalarak sarılmaya devam etmiştim. Biliyordum yanımda o olduğu sürece başaramayacağım hiçbir şey yoktu.

Bir süre öyle kaldıktan sonra yavaşça geri çekilerek bakışlarımı ormanlarına çıkardım. Yeşilin en güzel tonu harelerini süsleyerek ormanları var etmişlerdi sanki.

"Şu son mekana da bir uğrayalım, belki konuşturacak birilerini buluruz."

"Bakalım güzelim." diyerek alnıma küçük bir buse kondurduktan sonra ikimizde geri çekilip yolumuza devam etmiştik.

Kafamı arkamda ki koltuğa yaslayarak akıp giden yola baktım. Bu hayatta neden mutlu olmaya hakkım yoktu? Neden hep acı çekmek zorundaydım ki?

Önce ailem şimdi de bu yaşananlar beni git gide delirtiyordu, hissediyordum lakin elimden hiçbir şey gelmiyordu. Ben hayatımda ilk kez sevgiyi hissetmiştim yanımda ki adam sayesinde şimdi nasıl olurda onu yarı yolda bırakıp giderdim, aklım almıyordu ama biliyordum ki başka çarem yoktu. İki gün içinde bulamazsak o konuma gidecektim, sonucu ne olursa olsun gidecektim.

Bir saat kadar sonra sessiz geçen araba yolculuğunun ardından ara sokakta bulunan bir barın önündeydik. Burası bizzat Dağhan Demir'e ait olan ve türlü bokluğa paravan görevi gören bir mekandı.

"Sen arabada kal, biz hallederiz." dedikten sonra onay istercesine yüzüme baktığında bakışlarıma ona hiç dokundurmadan kapıyı açarak arabadan indim. Saçma bir mekandan korkacak değildim. "Bir kere sözümü dinlesen be güzelim."

Sözlerini umursamadan dudaklarımın üzerinde olan siyah maskeyi düzelterek toplu alan siyah ve kırmızı tutamlarımı açtım. Gözlerimde ki okyanuslar ölümü çağırırken sakince etrafa bakınarak bizimkilerin yanımıza gelmesini beklemiştik.

Arkamızda duran diğer arabayla birlikte ikimizin de bakışları oraya dönmüştü. Arabadan inen Turgay, Alp ve Can'ın ardından Deniz'inde inmesiyle yaslandığım duvardan doğrulmuştum. Deniz'in burada ne işi vardı?

"Senin burada ne işin var?" dedim buz gibi sesimle Deniz'e doğru ilerlerken.

"Kambersiz düğün olmaz Duman." diyerek göz kırptığında zor bela sakinleştirdiğim sinirim daha da gün yüzüne çıkıyor gibiydi.

"Oyun mu oynuyoruz biz burada Deniz? Eline bir kez bile silah almışlığın yokken kendini nasıl koruyacaksın?"

"Sakin ol amacım size bir dert daha çıkarmak değil Duman ama sende biliyorsun ki böyle mekanlar benden sorulur. Bırakta yardım edeyim." diyerek sakin bir tonda konuşmasıyla gözlerimi kapatarak derin bir nefes aldım.

"En ufak yara alırsan hiç acımam kafana sıkarım Deniz." dediğimde gülerek bana bakmayı sürdürmüştü. Bu davranışımın sebebinin endişemden kaynaklı olduğunu çok iyi biliyordu.

"Sen ne dersen o patron."

Sözlerinin ardından arkamı dönerek kulağımda ki kulaklığı aktif hale getirmiştim.

"Şirine konumda mısın?"

"Her şey tamam, görüş açımdasınız Duman." diyerek kulaklığama konuşan Kayra ile kafamı sallayarak onu onaylamıştım. Benim zaafım nasıl yumruklarsa onunki de silahlardı, Kayra bir keskin nişancıydı.

Bakışlarımı sakince Araf'a çevirdiğimde onunda beni izlediğini görmüştüm. Yüzünde maskesi ve dağınık saçlarıyla her ne kadar nefes kesici dursa da aklımı ona odaklayamıyordum, şu anda düşünmem gereken başka bir mesele vardı.

"Girelim." dedikten sonra arkamı dönerek mekana doğru adımlamıştım. Ardımdan gelen adım seslerini işitebiliyordum, Alp hariç diğerleri benimle birlikte geliyorlardı.

****************************

Kayra Çevik

"Sen niye geldin ki benim yanıma?" diyerek yarım saattir tepemde zebani gibi dikilen adama bağırmıştım. Lavi'ler mekana girdikten sonra bir anda yanımda bitmiş, öylece dikiliyordu.

"Korumak için." dediğinde derin bir nefes alarak tekrardan işime dönmüştüm.

"Şu silahı kafana bir korum, görürsün korumayı."

"Ağzının içinde mırıldanma da işini yap, nişancı şirin."

"Ne?" diyerek hızla kafamı tekrar ona çevirdiğimde hitap etme şekline şaşırmakla meşguldüm. Nişancı şirin mi dedi o?

"Önüne dön! Ne biçim keskin nişancısın sen?"

"Sana kaldı sorgulamak çünkü." dedikten sonra hırsla önüme dönmüştüm. Camdan görebildiğim kadarıyla Lavi ve Arhan birlikte oturuyorlardı, ayrı bir masada ise Can ile Deniz otururken Turgay etrafta gözükmüyordu. Şu anlık bir sorun yok gibiydi.

Alacağımız adam Dağhan'ın pis işlerini yürüten bir avukattı. Adalet adamı demeye bin şahit isterdi ya gerçi orası ayrıydı. Söylenilene göre bugünkü yapılacak olan uyuşturucu satışı için önlem amaçlı buraya gelmesi gerekiyordu ve bizde tam o sırada başına çökecektik o aşağılık pisliğin.

"Düzgün tut." diyerek beni dürten Alp'le derin bir nefes daha aldım. Ömür törpüsü gibi adamdı, zaten şu mutfak olayından hala kızgındım ona...

~~~~~~~

Gördüğüm mesajla telefon ekranına bakakalmıştım. Bu niye beni çağırıyordu ki şimdi? Ayy! Kesin hesap soracaktı. Yetişin komşular, rezil oldum!

"HALUK. MUTFAK." diyerek kahkaha atan Can'ı duymamaya çalışarak hızla salonu terk edip mutfağa adımlamıştım. Gruptan bunu yazmak zorunda mıydı yani şimdi? Sanki az rezil olmuşum gibi şimdi bir de herkese rezil olmuştum. Double rezillik...

"Sen manyak mısın? Madem çağıracaksın niye gruptan yazıyorsun..." diye konuşmaya daha doğrusu cırlamaya devam ederken bir anda bana doğru adımlayarak ardımdaki kapıyı hızla kapatıp üzerime eğildiği gibi beni kendisi ve kapının arasında kapana sıkıştırmıştı. Aniden olan bu olay karşısında gözlerim fal taşı gibi açılırken fazlasıyla yakından gördüğüm mavilerinden bakışlarımı ayıramıyordum.

"Senin bağırmaya hakkın var mı bakalım mavi kafa?" dedi fısıldayarak. Yüzüme çarpan nefesi yüzünden neredeyse bayılmak üzereydim. Kurtarın beni, gencecik yaşımda kalp krizi geçireceğim. "Noldu prenses? Az önce cırlıyordun şimdi sesin çıkmıyor."

"Yoo! Yok öyle bir şey."

"Hmm! O zaman hesap ver bakalım, var mı adapta öyle öpüp kaçmak?" dediğinde kendimi yerim dibine sokarak orada sessizce ölümü beklemek gelmişti içimden. Ahh! Salak Kayra, acaba ne düşünüyordun çocuğun dudaklara yapışırken? Ayy! Şimdi bunu düşününce de dudakları bir cazip geldi, yumuşacık ve sıcacıktı. Bakışlarım istemsizce dudaklarına kayarken kendimi hızla toparlayarak tekrardan gözlerine çevirdim.

"Ne adabı be?" dedim kısık çıkan sesimle. Ahh! Lütfen adam dibindeydi, tabiki de sesim bir taraflarıma kaçmıştı.

"Soruya soruyla karşılık verilmez prenses." dediğinde bakışlarımı kaçırmıştım.

"Bir hanımefendi de böyle sıkıştırılmaz."

"Kusura bakmayın hanımefendi, siz dudağıma yapışınca bu durum ortadan kalktı." dediğinde dudakları neredeyse şakağıma dokunmak üzereydi.

Siktir! Siktir! Siktir!

Çok yakınımdaydı. Bu böyle olmazdı, bir çıkar yol gerekiyordu. Bakışlarımı hızla mutfaktan bahçeye doğru açılan cam kapıya çevirip kıstım.

"Orada biri mi var?" dediğimde hızla bakışlarını arkaya çevirerek etrafa bakmıştı. İşte bu be kızım! Tabana kuvvet diyerek kolunun altından sıyrılarak hızla bahçeye doğru koşmaya başladım. Ne güzel ya, şu yaşımda bir yakalamaca oynamadığım kalmıştı.

Tüm bahçeyi tam tur koştuğumda nefeslenmek için durup arkama bakmıştım lakin kimse yoktu.

"Ee tabi akıllı adam, bir de gelip çocuk gibi beni mi kovalayacak?" diyerek kendi kendime konuşup arkamı dönmemle belime sarılan kollar sayesinde hızla bir bedene doğru çekilmiştim.

"Karşımda ki küçük bir çocuk gibi davrandığı için mecbur ona göre davranıyorum."

"Uff! Çocuksam bırak peşimi işte, öpücükte çocukluktan olmuştur, beynim basmamıştır benim. Bir defol git! Yeter bir salma..."

Sözlerim dudaklarımın üstüne yapışan dudaklarla yarıda kesilmişti.

~~~~~~~

"Şu m93'ü kafana fırlattırma bana Alp, susta dikil işte şurada." sözlerimin ardından gülerek kafasını çevirmişti. O gün beni öptükten sonra bu sefer ortadan kaybolan o olmuştu, sözde intikam almıştı işte lakin heyecandan kasılan kalbim için bu durum biraz acınası olmuştu. Onunda bana karşı hisleri olabileceğini düşünen beynimi sikeyim.

Bakışlarımı tekrardan önüme çevirerek dürbüne odaklandığımda beklediğimiz adamın geldiğini görmüştüm.

"Duman, Akif Zorlu giriş yaptı."

*******************************

Lavinia Argun

Oturduğum yerde daha çok daha çok Araf'a yaklaşırken bulunduğum ortamdan pek haz ettiğim söylenemezdi. Dışarı da ki aydınlığa rağmen içerisi aşırı loş bir ışıkla bezenmişti ayrıca her tarafta kafayı bulmuş insanlar dolaşıyordu. Berbat bir ortamdı.

Oynadığımız oyunda Araf uyuşturucu alıp kafası güzel olan birini oynarken ben ise tabir-i caizse onun orospusu rolünü oynuyordum. Tabii bu kafayla ne kadar odaklanabiliyordum orası tamamen muammaydı. Gözlerim etrafta gezinirken belime sıkan parmaklarla kafamı yan tarafa çevirerek beni izleyen yeşillere baktım. Ortam zaten aşırı loş olduğu için yüzlerimizi gizleme gereği duymamıştık.

"Noldu, rolden mi çıktınız küçük hanım?" dediğinde gülümsemi engelleyememiştim. O gün ringde ki sözlerini tekrarlamıştı.

Geriye yaslanıp yayılmış bedenine daha çok yaklaştığımda elimi göğsünün üzerine koyarak daireler çizmeye başladım. Rol gereği baygın bakışlarla beni izlerken sol elini kaldırarak yanağımı okşamıştı. Bu durum uzun süredir doğru düzgün uyku görmeyen bedenimi uyuştursada gözlerimi hızla açarak elini tuttum. Yeğenim olmadan uyku yoktu.

"Nasıl bu kadar iyi bağımlı taklidi yapabiliyorsun?"

"Çünkü bağımlıyım." dediğinde kaşlarım istemsizce çatılmıştı. "Senin her zerrene." diyerek devam ettiğinde gülerek gözlerimi devirmiştim. Bu durum onu da güldürürken yüzüne biraz daha yaklaştım.

"Adam giriş yapmış." dedim fısıldayarak. Yüzlerimiz arasında mesafe yok denecek azdı, bu şekilde dışardan öpüşüyor gibi durmamız çok olasıydı.

"Hasretinden geberdim zaten eğer biraz daha burnumun dibinde durursan plan umrumda dahi olmadan yapışırım dudağına güzelim." dediğinde yutkunarak geri çekilmiştim. Evet onu bende özlemiştim ama şu anda önemli olan Arya'ydı. Bakışlarım karşı masada bizi izleyen Can ve Deniz'e kaydığında başımı sallayarak onayladım onları. Komutumun ardından ikiside hızla ayağa kalkarak Akif şerefsizinin peşine takılmışlardı. Plan basitti, hap almak istediklerini ve çok ihtiyaçları olduklarını belirttikten sonra adamı dışarı çıkartacaklardı. Sonrasında da paket ederek götürecektik.

"Kalkmamız lazım." diyerek ona döndüğümde tekrardan belimden çekilmemle az önceki konumuma geri dönmüştüm. Kafasını boynuma yaslayarak derin nefesler alırken gözlerimi kapatarak sadece bu anda kalmak istedim. Soluk alıp verişlerinin tenimde oluşturduğu o histe sonsuza kadar kalabilirdim.

"Kokun, kokun tüm yorgunluğumu alıyor, sanki bütün bedenimi uyuşturuyormuş gibi. Kokun, huzur Sâye'm." dediğinde vücudum git gide mayışmaya başlıyordu. Sözleri ruhuma işleyerek bir yangına sebebiyet veriyordu ve ben sadece bunu izleyebiliyordum.

"Arya'yı sağsalim bulalım söz tüm kokumu sana vereceğim." dememin ardından tenime değen dudaklarla avucumun içinde ki gömleğini sıkmaya başlamıştım.

"Unutmam ama bunu." dediğinde gözlerimi açarak hızla geri çektim kendimi.

"Hadi, gitmemiz lazım."

Sözlerimin ardından ikimizde ayaklanarak arka kapıya doğru yürümeye başlamıştık. Kırmızı loş ışıkları olan bir koridora girdiğimizde etrafta yiyişen çiftleri görmezden gelmeye çalışırken koluma dokunan parmaklarla hızla arkamı dönerek kolumu kendime çekmiştim lakin bu onun daha da sıkmasına sebep olmuştu.

"Ooo! Duman, yine sahnelere döndün demek."

Bu oydu, barda kafamı dağıtmak için öpüştüğüm adam. Beni Duman kişiliğimle tanıyan manyağın tekiydi lakin adı neydi bunun?

Ben düşüncelere dalmışken önüme geçen beden tabiri caizse gözlerinden ateş çıkartarak adama bakıyordu. Elini sakince kolumu tutan elinin üzerine koyduktan sonra bakışları saniyelik benim gözlerimle çakıştı. Onu tanımıştı.

"Senin elin ona mı dokundu?" diye sorduğunda sağ gözünün seğirdiğini görebiliyordum. Boynunda belirginleşen damarı kesinlikle bir kavganın habercisiydi.

"Gidelim." diyerek her ne kadar hem Araf'ı hem de kolumu çekiştirmeye çalışsam da başaramamıştım. Güçten mi düşmüştüm ben?

"Sanane lan! Bizim onunla yarım kalan bir işimiz vardı. Dimi gü..." derken sözü bileğinden gelen bir çatırtıyla bölünmüştü. Bileğini kırmıştı!

"Senin işini de yarım kalan beynini de sikerim. DUYDUN MU LAN BENİ!" diye haykıran Araf hala kırdığı bileğini sıkmaya devam ederken yakasına yapışıp arkasında ki duvara sabitlemişti onu. "SEN ONA NASIL TEMAS EDERSİN LAN SİKİK. SENİN TÜM HÜCRELERİNİ AYRI AYRI TERS YATIRIR DÜZDEN SİKERİM AMINA KOYDUĞUM." diyerek bileğini bıraktıktan sonra sertçe bir yumruğu suratına geçirmişti. Şimdi ne yalan söyleyeyim bir içimin yağları erimişti ama neyse.

"Gitmemiz lazım, hadi!" dedim kolundan çekiştirerek lakin bana mısın dememişti. Yere düşen malı kum torbası misali yumruklamaya devam ediyordu. "DUR DEDİM ATEŞ!" diye haykırmamla kaldırdığı eli havadayken bakışları bana döndüğünde gördüğüm hayal kırıklığıyla kalbim sızlamıştı. "O pezevenk benim elimde geberecek, biraz bana da bırak." dediğimde bakışları tekrardan parıldamaya başlarken derince bir nefes aldım. Yanlış anladı diye ödüm kopmuştu. Cidden aşk böyle bir şey miydi?

Yerde yatan beden acı içinde haykırırken Araf üstünden kalkarak bana doğru adımlayıp hızla dudaklarını dudaklarımın üstüne kapatmıştı. Yanaklarımı saran koca elleriyle sertçe dudağıma öpücük bırakıp geri çekildiğinde bütün dengem şaşmıştı. Noluyor lan?

O nasıl öpüştü yiğidim, akıl kalmadı.

"Sana ölürüm hatun." diyerek alnını alnıma yasladığında yaşadığım ani olaydan dolayı nefes nefese kalmıştım istemsizce. Beynim hala öpücüğün şokundan çıkamazken ormanlarına bakakalmıştım. Bir saniye hatun mu dedi o? Bir elini yanağımdan çekerek kulağına götürüp kulaklığı aktif etmişti. "Dev burada bir tane daha çöp var, dışarı atılmak için can atıyormuş." dedi fısıldayarak.

Ardından dudaklarıma küçük bir öpücük daha bırakarak geri çekilip yerde hala bağıran mala çevirdi bakışlarını. Yüzü feci dağılmış bir haldeydi, adamın yumruğu yumruk değil topuzdu sanki.

Kısa bir süre öyle izledikten sonra aniden karnına sertçe tekme attıktan sonra bana dönerek elimi tutup hızla çekiştirmeye başlamıştı. Birkaç adım sonra simsiyah giyinmiş olan Turgay'la karşılaşmıştık lakin Araf beni hala çekiştirmeye devam ettiği için baş selamı vererek yanından geçip arka kapıya doğru adımlamaya devam etmiştik.

Yolda karşılaştı sanki selam veriyor birde, oturup iki lafın belini de kırsaydınız.

Ahh! Salak kafam. Zaten son olaylardan sonra iki gram beynim kalmıştı az önceki öpücük ve ardından gelen sözler onu da götürmüştü. Bu herif benim sonum olacaktı.

Kapıyı açarak dışarı çıktığımızda arabanın önünde bizi bekleyen Can ve Deniz'le karşılaşmıştık.

"Ee! Adam nerede?" diye sorduğumda Deniz bakışlarıyla arabayı göstermişti. Gözlerimi oraya çevirdiğimde içeride iki seksen yatan baygın adamı gördüm.

"Şu Ayıboğan bir koydu, adam küt diye gitti. Harika ya doğal anestezi." diyen Deniz'le gülmemek için yanağımın içini ısırmıştım.

"Aman kızıl duymasın bu lakabını, valla ağzına sıçar." dedi Can da aynı benim gibi gülmemeye çalışarak. Haklıydı, Ahu manitasına asla laf söyletmiyordu.

"Niye be? Adam ayı gibi napim."

"Hadi söylenmeyin de gidelim." diyerek beni arabaya çekiştiren Araf'a çevirdim bakışlarımı. Bu da iyi alışmıştı çekiştirmeye.

Kapımı açarak benim binmemi beklediğinde onu ikiletmeden yerime geçerek kemerimi bağladığım da o da kapıyı kapatıp sürücü koltuğuna geçmişti. Kaşları çatık ve ciddi suratla arabayı çalıştırdığında bu hali aşırı komik gelmişti bir an.

"Sen az önce bana dokundu diye adamın bileğini mi kırdın?"

"Sana konuştu diye dilini kesip dudaklarını da dikeceğim ardından baktığı içinde gözlerini oyarak yuvalarından çıkartacağım." dediğinde karşıda akıp giden yola bakarken sanki söylediklerini hayal eder gibi bir hali vardı. Bakışlarını bana çevirdiğinde dudaklarımda peyda olan gülümsemeyle karşılaşmıştı. "Korkuyor musun benden?" diye sorduğunda gülümsemem daha da büyümüştü.

"Çok!" dediğimde sözümde ki imayı anlayarak o da sırıtmaya başlamıştı. "Ama kendimden daha çok. Peki ya sen benden korkuyor musun?" dedim ona biraz daha yaklaşarak.

"Çok." diyerek fısıldayıp yüzünü yüzüme yaklaştırken hala yol aldığımızı fark ederek kendimi hızla geri çektim.

"Yola bak bana değil."

"Onu sağsalim bulacağız güzelim, güven bana." dediğinde bakışlarım tekrardan onun yüzüne dönmüştü. Her ne kadar gülsem de bir burukluk olduğunun o da farkındaydı.

"Biliyorum." diyerek tekrar önüme dönüp batmak üzere olan güneşi izlemeye koyuldum.

Birkaç saat sonra ormanlık alanın içinde olan bir deponun önünde durmuştuk. Arabadan indiğimde yanıma gelen Araf'la hızla depoya doğru ilerlemeye koyulduk. İleride duran arabaya bakılırsa Can'lar çoktan gelmişlerdi.

Araf deponun kapısını açarak önce benim geçmem için yolu açtığında hızla içeri doğru adımlayarak etrafta göz gezdirdim. Akif'i bir sandalyeye bağlamışlardı ve biz gelmeden önce hafif dövülmüştü sanki. Can, Turgay ve Deniz'in bakışları bize dönerken onlara doğru yürümeye başlamıştık.

Tavana yakın yerlerde küçük camları olan tahminen öncesinde spor salonu gibi kullanılan bir tür depoydu burası. İçeriye sinen ölüm kokusunu hissedebiliyordum ve bu durum Dumanı git gide uyandırıyordu. Kafasını kaldırarak bizi izleyen şerefsizle içimdeki sinir fokurdamaya başlamıştı. Ona daha çok yaklaşıp elimi saçlarından geçirerek var gücümle çekiştirip kafasını arkaya doğru yatırmasını sağlamıştım.

"Sana sadece bir kez soracağım. O sokuk patronun nerede?" dediğimde var gücüyle kahkaha atmaya başlamıştı.

"Gerçekten bir karının eline mi bırakacaksınız beni? Ne oldu Ateş pısırık mı oldun yoksa?" diyerek gülmeye devam ettiğinde elimi saçlarından çekerek hızla sağ yumruğumu yüzüne geçirmiştim. Bu hareketimle sandalye sendelese de düşmemişti ama canının baya acımış olduğu her halinden belliydi.

"Bir kez soracağım demiştim ve şansını kaybettin." dedikten sonra geri çekilip tekrardan en sertinden bir yumruğu daha geçirmiştim. Ardından geri dönerek ileri de gördüğüm üstü örtülü masaya doğru ilerleyerek üzerinde ki bezi kaldırdığımda beni envai çeşit işkence aleti karşılamıştı. Elimi bıçaklara uzatarak üç tanesini alarak geri döndüm.

"OROSPU! PATRONUM SİKECEK SENİ!" diye haykırdığında arkamda hissettiğim bedenle ona döndüm. Gözünü kırpmadan avına odaklanan bir aslan misali şerefsizi izliyordu.

"Güzelim biraz bende oynayabilir miyim?" dedi dişlerini sıktığı için boğuk çıkan sesiyle. Yeşilleri alev alarak her yeri yakıyordu sanki. Sözlerinin ardından geri çekilerek elimde ki bıçaklarla onu izlemeye koyuldum.

Şerefsize doğru ilerleyerek hiç beklemeden sağ yumruğunu geçirdiğinde sandalye yüksek bir gürültüyle yere yapışmıştı. Ardından tek eliyle yakasından tutarak bağlı olduğu sandalyeyle birlikte ikisini de kaldırıp bu kez sol yumruğunu yüzüyle buluşturmuştu. Gelen çatırtıya bakılırsa burnu çoktan kırılmıştı bile.

"Aha bir Ayıboğan da bu!" diyerek kulağıma fısıldayan Deniz'le yüzümde ki sırıtışa engel olmamıştım. Yumruğunu her sıktığında kasılan pazuları, çatık kaşları, sert bakışları ve belirgin damarlarıyla tam bir görsel şölen oluşturuyordu.

"Ayı deme sevgilime."

"Tamam hadi seninki küçük Ayıboğan diğer hulk'a göre." dediğinde bakışlarımı ona çevirerek sertçe bakmıştım. "Oo! Tamam tamam gözlerinle az önce halvete girdin bildiğin benimle." demesiyle şaşırmama engel olamamıştım. Sözler çok tanıdıktı.

"Sen gittikçe Can'a mı benziyorsun?" diye sorduğumda bir yandan da sırıtıyordum.

"Ne alakası var ya! Ne işim olur benim o marulla?"

"Tabii, eminim öyledir." diyerek bakışlarımı tekrardan adamı yerden yere savuran Araf'a dönerek ona doğru adımladım.

"SÖYLE LAN? NEREDE O KARAKTERİNİ SİKTİĞİM?"

"Konuşmam için şu güzel manitanla bir gece geçirmem gerek Ateş." diyerek zor bela konuştuğunda Araf sinirle haykırarak tekrardan yumruğunu geçirmişti lakin bu sefer yerden kaldırmak yerine ardı arkası kesilmeyen tekmelerini atmaya başlamıştı. Hızla ona doğru ilerleyerek koluna dokunduğumda aniden kolumdan yakalayarak beni kendine çekip sıkıca sarıldıktan sonra kafasını boynuma gömerek derin nefesler almaya başlamıştı.

"Sakinleşmeye ihtiyacım var." dedi boynuma çarpan nefesiyle fısıldayarak. Boşta olan elimi saçlarına getirerek yavaşça bir süre okşadığımda kedi gibi boynuma sürtünmüştü.

"Sıra bende." dedikten sonra kollarının arasından çıkarak ondan uzaklaştıktan sonra yerde öksüren şerefsize ilerledim. Benim hemen ardımdan o da gelerek yerde olan bedeni tekrardan kaldırmıştı. Hiç düşünmeden elimde ki bıçaklardan birini sağ bacağına sapladığımda çığlığı kulaklarımda çınlamıştı. Ardından diğer bıçağı da beklemeden sol bacağına saplayarak boşta olan elimle bağırmasını engellemek için ağzını kapatarak bana bakmasını sağladım. Elimde tuttuğum son bıçağın ucunu bacak arasına yaslarken gözünün içine bakmaya devam ediyordum. "O nerede?"

Boğuk çıkan sesiyle elimi ağzından çektiğimde acı içinde sırıtmaya devam etmeye çalışıyordu.

"İstersen tüm uzuvlarımı kes sonra da hepsini kendine sokarak zevke gelirsin." dediğinde bıçağı bacak arasından çekerek boğazına saplamam bir olmuştu. Kan içinde kalan ellerimi saçlarımdan geçirerek hızla arkamı dönüp burayı terk etmek için kapıya adımlamaya başladım.

Yine olmamıştı, yine bulamamıştık.

~~~~~~~~

O günün ardından tam iki gün geçmiş ve asıl güne gelmiştik. On dakika kadar önce telefonuma gelen mesajla ne yapacağım oldukça belliydi, Arya'yı alacaktım.

Bakışlarımı karşımda ki koltukta uyuyan Araf'a çevirdiğimde büyükçe bir yumru göğsüme oturmuştu sanki. O gün gelip çatmıştı ve biz ne yaptıysak o şerefsizi bulamamıştık.

Özür dilerim sevgilim, başka bir seçeneğim yoktu.

Gözümden akan yaşı silerek hızla mutfağa doğru adımlayıp cam kapıdan bahçeye çıkarak etrafa bakındım. Araf korumalara muhakkak emir vermiş olması gerekirdi bu yüzden görünmemem gerekiyordu. Bakışlarımı bahçeye çevirdiğimde kimseyi göremediğim için hızla karşı duvara koşarak ağaçla duvarın arasında kalan karanlık kısıma saklanıp bir kez daha etrafa bakındım. Kimse yoktu.

Belki de hala birinin beni durdurarak az önce zor bela kendimi ayırdığım sıcak kollara geri dönmemi sağlamısını istiyordum ama bunu yapamazdım, Arya'nın bana ihtiyacı vardı. Çömeldiğim yerden kalkarak arkamda ki duvarın en üst kısmına ellerimi koyup kendimi yukarı çektikten sonra hızla bedenimi duvarın arkasına atmıştım. Hiç vakit kaybetmeden az ileriye bıraktığım ve günlerdir yüzüne dahi bakmadığım arabama doğru koşmaya başladım.

En son Araf'ı bulup eve getirdiğimiz de kullanmıştım arabayı sonrasında da pek umursamamıştım.

Hızla sürücü koltuğuna oturduktan sonra arabayı çalıştırarak atılan adrese doğru yola koyuldum. Saat sabahın beşiydi ve bu saatte artık doğal olarak evde ki herkes sızmıştı, buna Araf'ta dahildi.

Birkaç saat sonunda verilen adrese geldiğimde derin bir nefes alıp arabayı durdurarak dışarı çıktım. İzbe bir ara sokaktı burası, terk edilmiş binalarla doluydu. Konumda yazan üç numaralı binaya adım attığım da yüzüme çarpan rutubet kokusuyla istemsizce midem bulanmıştı. Biraz daha ilerledikten sonra sağımda ki kapı açıldığında bakışlarımı hızla oraya çevirdim. Yüzü tamamen kar maskesiyle kapalı olan bir adam kapıyı açtıktan sonra geri içeri geçmişti. Bende ardından içeri geçtiğimde karşımda gördüğüm bedenle duraksamıştım.

Dağhan Demir hemen karşımda duruyordu onun hemen yanında ise çocukluğumun, hayallerimin, en önemlisi de ruhumun katili Ömer Argun dikiliyordu. Yüzündeki iğrenç sırıtışıyla beni izlerken bakışlarımı bir saniye bile çekmeden o mide bulandırıcı sıfatına baktım. Ne ben o eski çocuktum ne de o gözümde eskisi kadar değerliydi, bunu farketmiştim. Ben artık ondan korkmuyordum lakin onun kesinlikle benden korkması gerekiyordu.

"Arya nerede?" dedim buz gibi sesimle bakışlarımı Dağhan'a çevirirken. Sözlerimin ardından arkamdaki adamına baş hareketi yaptığında vücuduma temas eden ellerle her ne kadar kasılsam da kollarımı kaldırarak aramasına izin vermiştim.

"Akıllı kız. Oğlumun sende ne bulduğu çok belli ama senin onda ne bulduğu bir türlü çözemedim." diyerek güldüğünde yumruğumu suratına geçirmek için sabırsızlanıyordum.

"Arya nerede?" diye sordum tekrardan onun sözlerini umursamayarak.

"Aa! Sende ne sabırsız çıktın ama gelin kızım, burada kayınpederin duruyor o kadar. Seninle biraz sohbet edelim." dediğinde hemen sağ tarafta birkaç adım uzaklığımda olan kapı açılarak içerden Arya ve onun kolunu tutan bir adam çıkmıştı. Tam ona doğru atılacakken arkamda ki adamın hızla kollarıma sarılmasıyla adeta yerime sabitlenmiştim.

"Geldim işte daha ne istiyorsun, bırak gidelim." dedim tutan kollardan kurtulmaya çalışarak.

"Çok ayıp canım gelinim, benimle sohbet etmeyecek misin?" diye sorduktan sonra konuşmama izin vermeden devam etmişti. "Kiminle sevgili olduğunu sana göstermek istiyorum sadece hukukçu kız. Bak bu kadar da yüce gönüllüyüm işte." diyerek kahkaha atmaya başladığında yüzümü buruşturarak gözlerimi korku dolu bakışlarla beni izleyen ufaklığa çevirdim. Hafifçe gülümseyerek başımı eğip onu bir nebzede olsa sakinleştirmeye çalıştıktan sonra bakışlarımı tekrardan iki şerefsize çevirmiştim.

"Senin gibi bir şerefsiz olmadığı kesin." dediğimde gülüşü daha çok yüzüne yayılmıştı.

"Öyle mi dersin? Peki benim sana kötü olduğumu kim söyledi, biricik sevgilin öyle değil mi? Ah! Bak işte buna oldukça üzüldüm." dedikten sonra yalandan göz yaşlarını siliyormuş gibi yaparak yanında ki hayatımı zehir eden adamına işaret verdiğinde tam önümde duran bilgisayarı açıp videoyu oynatmaya başlamıştı. "Bak bakalım kim daha kötü?"

Ekranda ki kişi elleri kan içinde kalmış bir şekilde tam önünde bulunan bedenle uğraşırken birden kahkaha atmaya başlayarak kameraya dönüyordu. Gözlerinde ki ürkütücü pırıltı iliklerime kadar titrememe sebep olurken gördüğüm yeşiller kalbimi sıkıştırmıştı. Bu kişi Araf'ın ta kendisiydi.

Video onun karşısında ki bedene acı çektirerek canlı canlı doğramasıyla devam ediyordu, ta ki adam ölene kadar. Bakışlarımı ekrandan alarak tekrardan o şerefsize çevirdiğimde gözlerimin dolmaması için kendimle büyük bir savaş içerisindeydim.

"Adaleti temsil etmek isteyen kızın manyak bir sadist olan sevgilisi! Nasıl, güzel başlık ama dimi?" dediğinde yumruk yaptığım ellerimi ona vurmak istercesine daha çok sıkıyordum.

"Onu bu hale sen çevirdin, bir de utanmadan eserinle gurur duymak için videoya almışsın. Tiksiniyorum sizden." diyerek tam gözlerinin içine baktığımda tekrardan kahkaha atmıştı. Bu şerefsiz delinin tekiydi.

"Ahh! Sevgili gelinim bana aynı onu anımsatıyorsun, biricik Suna'mı, canım karımı. O da aynı senin gibi aptaldı, benim gibi birinin iyi olabileceğine inandı ama bak sonu ne oldu?" dedi tekrardan ekranı göstererek. Bu sefer başka bir video oynamaya başlamıştı.

Yerde yatan kanlar içinde morarmış bedeniyle bir kadın yatıyordu, bir ceset...

Hemen ardında ise adamların zor bela tuttuğu genç bir çocuk vardı, tahminen 14-15 yaşlarındaydı. Acı içinde haykırarak yapmaması için birine yalvarıyordu.

"ANNE! HAYIR, ANNEME DOKUNMA, BARİ ÖLÜSÜNE DOKUNMA YALVARIRIM." diye bağırıyordu videoda ki genç çocuk. Lakin onu kimse dinlemedi ardından kadraja giren Dağhan elinde ki çakmağı hiç düşünmeden yerde ki cesedin üzerine attığında sanki o ateş onu yakıyormuş gibi acı içinde bağırdı çocuk.

Sonrasında sakinleşerek yanan ateşi izledi kısa bir süre ardından bakışlarını kadraja çevirdiğinde sanki dalga geçer gibi çocuğun yüzüne yakınlaştırmıştı kadrajı. Yeşil gözleri nefretle harmanlanmış bir şekilde bakan çocuğun gözünden tek bir damla yaş düşmüştü sadece.

"Andım olsun baba, bende ateş olup hepinizi yakmadan durmayacağım."

Ardından video son buluyordu. Gözümden akan damlaları umursamadan bakışlarımı ona çevirdiğimde tek istediğim gebermesiydi.

"Sende Suna kadar salaksın işte evlat. O çocuk benim genlerimi taşıyorken bana benzemeyeceğini mi düşündün? Ah! Ne kadar acınası." diyerek tam tekrardan gülecekti ki ardımda bulunan adamın alnına yediği mermiyle geriye doğru uçması bir olmuştu. Hemen sonrasında Arya'nın yanında ki adamda vurulduğunda ne olduğunu anlamıştım. Beni bulmuşlardı ama nasıl?

"Tüm çevreyi sarmışlar, ötmüş her şeyi orospu." diye haykıran Ömer'i umursamadan sütyenimin içine sakladığım bıçağı çıkardığım sırada Dağhan'ın verdiği emirle duraksamıştım.

"Öldür şu veledi de gidelim." dediğinde Ömer Argun hızla silahını çıkararak Arya'ya doğrulttuğunda düşünmeye zamanım yoktu. Hızla koşarak kendimi Arya'ya siper etmek için eğilmek üzereyken sırtımda hissettiğim acıyla nefesim kesilmişti, hemen ardından gelen diğer bir sesle kurşun bu sefer belime isabet ettiğinde sertçe dizlerimin üzerine çökerek kaymaya başlayan bilincimi tutmaya çalışıyordum. Karşımda ağlayarak adımı haykıran küçük bir çocuk varken yıkılamazdım, hayır bunu yapamazdım.

Hissettiğim acı çok fazlaydı, öyle ki acıdan sesim bile çıkmıyordu. Etraftaki sesler artık sadece uğultu olurken görüşüm yavaş yavaş gitmeye başlıyordu.

Kendimi daha fazla tutamayarak olduğum yere yığılmıştım.

***********************

Yazarın anlatımından

Genç adam hızla harabe olan abartmana girerek kapısı açık olan eve girdiğinde gördüğü manzara karşısında eli ayağı boşalmıştı sanki. Sevdiği kadın kanlar içinde yerde yatıyordu ve başında ise küçük bir çocuk yardım isteyerek ağlıyordu.

Genç adam bir süre hareket edemedi ardından ona dönen acı içinde ki siyahları fark ettiğinde hızla ileri atılarak sevdiği kadının kanlar içinde olan bedenini kucağına çekti.

"Hayır, hayır, hayır sende bırakma beni yalvarırım. Ben sensiz yapamam yalvarırım gitme Sâye'm." diyerek haykırdı gözlerinden yaşlar süzülürken.

"Ka...kayra A...arya sana e...e...emanet."

"Hayır, değil. Sen kurtulacaksın onlarda bize emanet olacaklar, bana değil bize. Gidemezsin buna izin vermem." dedi genç adam göz yaşlarının ardından etrafa bakınıp yardım isterken.

Lakin Lavinia bundan kurtuluş olamayacağının farkında gibiydi. Tam da sevgiyi tatmışken ilk defa bu hayattan göçmek istemiyordu. İçinden dua etti genç kız, bu sefer ölmemek için dua etti...

"YARDIM EDİN! Hayır güzelim ben buradayım, sana bir şey olmayacak." demesinin ardından kadının kanlı eli adamın eline dokundu belki de son kez.

"Se...seni seviyorum."

Ardından kadının gözleri kapanarak yaşadığı acıya yenik düştü ve ardında acı içinde haykıran iki beden bıraktı.

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Ve karşınızda yeni bölüm...

Şey umarım bana çok kızmazsınız...

Sizi çok seviyorum biliyorsunuz dimi :)

Sizce nasıldı bu bölüm?

Çiftlerimiz hakkında düşünceleriniz nedir, sizce hangisi daha tatlı bir çift olur?

Videolar hakkında ne diyorsunuz peki?

Yorum ve vote atmayı lütfen unutmayın!

Özellikle de yorum, düşüncelerinizi çok merak ediyorum...

Seviliyorsunuz

🖤⚖️

Bölüm sonu

4 yorum