İçeriğe geç

SÂYE

Bölüm 7 · 32 dk okuma

SÂYE

Bölüm 7

6. RUHUN AYDINLIĞI

Yüzyüzeyken Konuşuruz~Sen Varsın Diye

Dedublüman~Rüya Gibi

Can Ozan~Öyle Kolay Aşık Olmam

Zeynep Bastık~Sana bayılıyorum

Yorum ve atmayı unutmayın lütfen.

İyi okumalar

Seviliyorsunuzzz

⚖️🖤

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Yazarın anlatımından (23 yıl önce)

Arhan yine her zamanki gibi odasında arabalarıyla oynarken aşağıdan gelen sesleri duymamaya çalışıyordu. Annesi çığlık atıp yardım istiyordu ama kimse onu babasının elinden almıyordu. Kendisi gidip kurtarmak istiyordu lakin annesi bu odadan çıkarsa ona küseceğini söylemişti, gidemezdi. Henüz 7 yaşındaydı Arhan, ne yazıkki gücü babasına yetmiyordu.

Gözünden akan damlalar yüzünde ince çizgiler halinde yol oluştururken onları silmedi. Çünkü o yaşları annesi silsin istiyordu. Burnunu çekerek elini tam karşısında ona bakan beyaz ayıcığına uzattı. Siyah gözlü bembeyaz bir kutup ayısıydı ve aynı annesi gibi kokuyordu.

"Merak etme Sâye, o gelcek yine. Sonra biz öpcez yaralarını, kremde sürcez. Hemencecik iyileşecek." derken gözünden düşen damlalar sarıldığı ayıcığa düştü. Annesi her korktuğunda ona sarılmasını ve gölgesi gibi yanında tutmasını istemişti. Adını da o koymuştu zaten. Sâye, onu koruyan gölgesiydi...

Yavaşça ayağa kalktı küçük çocuk kucağında ayıcığına sıkı sıkıya sarılarak ve kapıya doğru adımlamaya başladı. Annesi çıkma demişti ama çok bağırıyordu, babası yine çok acıtıyordu canını, biliyordu. Gücünün yetmeyeceğini biliyordu ama yine de kurtarmak istedi annesini, kapıyı yavaşça açarak uzun koridora doğru adımladı. Odadan çıktığı için artık sesler daha yüksek geliyordu kulağına.

"Ben sana dışarı çıkmayacaksın demedim mi lan? Nasıl sözümden çıkarsın sen orospu?" diyerek haykırdı babası ardından bir kez daha tene çarpan tokatın sesi çınladı evin içinde. Annesinin haykırışları yeri göğü inletirken tek bir Allah'ın kulu yardıma gelmemişti.

Küçük çocuk çok korkmasına rağmen geri durmadı, yavaşça merdivenleri inmeye başladı. Kapısı açık olan salona doğru adımlarken ayıcığa sarıldı tekrardan. Sâye yanındaydı, korkmasına gerek yoktu.

"Lütfen yapma. Sadece top camdan kaçmıştı, onu almak için çıktım. Yalvarırım dur artık." dedi annesi ağlayarak.

"Kendini dışarda ki adamlara siktirmek için çıktığını bilmiyor muyum ben? Sen sadece benim malımsın lan. Duydun mu? SADECE BENİM." dedikten sonra tam elini kaldırmış bir kez daha vuracaktı ki çocuğun bağırışı onu durdurdu.

"YETER ARTIK! VURMA ANNEME!"

Babasının acımasız bakışları hızla çocuğa dönerken annesi hışımla adamın koluna tutundu.

"Daha küçük...daha çok küçük, anlamıyor. Yalvarırım bir şey yapma ona." dedi annesi çoçuğu kurtarmaya çalışarak lakin işe yaramadı. Adam kadını sertçe itip yere düşmesini sağladıktan sonra aynı bir katil edasıyla çocuğa ilerledi. Hiç beklemeden elini kaldırarak çoçuğun küçük yanağına sertçe çarptı.

"Demek babaya bağırırsın ha. Bu orospu anandan mı güç alıyorsun sen?" dedi bağırarak bir yandanda çocuğun kolunu tutarak sarsıyordu onu. Arkadan annesi tekrardan babasını tutmaya çalıştı, o da aynı Arhan gibi ağlıyordu. "Eh! Defol lan sende, bir küçük velede bile terbiye verememişsin. Ne boka yararsın ki zaten." diyerek annesini tekrardan ittiğinde sertçe yere düşen kadın kafasını masanın sivri köşesine çarpmıştı. Acı içinde haykırarak kanayan başını tutarken aklında sadece küçük oğlu vardı, kendisinden bile çok sevdiği oğlu...

Adam tekrardan korkmuş olan oğluna döndüğünde elinde sıkıca tuttuğu oyuncak ayıyı fark etmişti.

"Bu ne lan? Erkek adam ayıyla mı oynar? Dağhan'ın veliahtı oyuncakla oynuyor diye dalga mı geçsinler lan benimle?" diye haykıran adam hızla çocuğu kolundan tutup kaldırarak yanan şöminenin önüne getirdi. Elinde ki ayıcığı daha sıkı tutmaya çalıştı çocuk lakin başaramadı, babası sertçe elinden aldı ayıcığı. "Böyle şeylerle oynamak yok. Duydun mu beni?" dediğinde çocuk korkuyla başını sallayarak onayladı onu.

Adam elini cebine sokarak çıkardığı bıçakla ayıcığın kafasını kopardıktan sonra parçaları hızla sağ tarafından yanan şöminenin içine attı. Çoçuk can havliyle kurtarmak için öne atıldığında babası tekrardan kolundan tutmuştu. Sertçe çocuğun yumruk olan elini açarken yan tarafta cayır cayır yanan ateşin içinde ki demire uzandı ardından gözünü dahi kırpmadan sıcak demiri çocuğun elini bastırmıştı.

Acı içinde haykıran çocuğunu duyan kadın ayağa kalkmaya çalışıyordu lakin bedeni buna izin vermiyordu. Kendini zorlayarak doğrulmaya çalışan kadın karşısında ki bir zamanlar aşık olduğu canavara baktı. Hayatının hatasını yapmıştı...

"Eğer bir daha böyle şeylerle oynadığını görürsem bundan daha beter yakarım canını." dedikten sonra hızla ağlayan çocuğu iterek önce salonu ardından da evi terk etti.

Kadın başını tutarak emekler halde oğlunun yanına gittiğinde yavaşça kendine çekerek sarıldı. Saçlarından derin bir nefes alarak öpücük kondurdu. Ne olursa olsun onu kurtaracaktı, bu yerde büyümesine izin veremezdi.

"Anne, Sâye gitti." dedi Arhan ağlayarak. Elinin acısından çok onun gitmesine yanmıştı canı.

"O senin kalbinde hep yaşıyor olacak Araf'ım. Hiçbir yere gitmedi..."

********************************

Lavinia Argun

Kasım ayının sonlarına gelmek üzereyken havanın soğukluğu bir hayli artmıştı. Bahçede elimde ki sigarayı dudaklarıma doğru yönlendirirken rüzgar tenime kırbaç misali çarparak derin çizikler bırakıyordu. Bakışlarımı yavaşça yukarı doğru kaldırdım, gökyüzünü kaplayan bulutlar yıldızları saklayarak merak uyandırmaya çalışıyor gibilerdi sanki. Sigaradan içime çektiğim dumanı dudaklarımı aralayarak bulutlarla kaplı gökyüzüne gitmesine izin verdiğimde bakışlarım süzülen dumana odaklanmıştı.

Daha nereye kadar devam edecekti böyle bilmiyordum. Adalet için çırpınan ben önce katil olmuştum şimdi ise bir mafya. Bu ikisini bir arada götüremezsem ne olacaktı? Hukuktan vazgeçebilecek miydim? İşte bunların cevabı bende yoktu.

Elimde ki mektuba kaydı tekrardan bakışlarım. O şerefsizin eline bıçağı sapladıktan sonra masada duran mektup dikkatimi çektiği için onu da alarak mekanı terk etmiştim. Belki okumamam gerekirdi ama yapamamıştım, ona olan merakım beni cezbetmişti. Mektup, annesinin ölmeden önce ona yazdığı son sözleri içeriyordu.

Sevgili oğlum, Araf'ım, Canparem,

Affet beni oğlum, ben bizi kurtarabiliriz sandım ama beceremedim. Gücüm ona karşı çıkmaya da, bir zamanlar olan sevgimi yenmeye de yetmedi. Biliyorum, artık buraya kadarmış, seni büyütüp güzel bir adam olduğunu görmeyi çok isterdim ama yapamadım. O beni öldürmek için dönecek biliyorum ve bu mektubu sana son kez anne tavsiyesi vermek için yazıyorum.

Okulunu aksatma sakın. Aynı hayal ettiğin gibi güçlü bir mühendis ol tamam mı? Bak ben yanında değilim diye de sakın yemeni aksatma, ben hep izleyeceğim seni. Sen her yıldızlara haykırdığında ben duyacağım sesini, hiç merak etme oğlum.

Hatırlar mısın? Küçükken bir ayıcığın vardı. Onu çok severdin asla onsuz uyumazdın. Baban onu alıp yaktı diye çok üzülmüş, günlerce ağlamıştın hani. İlerde lütfen aynı o zamanki gibi kalbinin sesini dinle ve onu bulduğunda Sâye'ne aşık olmaktan korkma olur mu? Lütfen baban böyle biri diye hayata küsme oğlum, en önemliside sevgiye, aşka küsme. Seni asıl hayata bağlayacak olan şey onlardır. Hayatımda yaptığım belki de en güzel şeydi aşık olmak, her ne kadar sonu kötü bitse de bana seni armağan etti. Bir tanecik Araf'ımı...

Hep güçlü kal oğlum ve lütfen asla babana benzeme...

Seni çok seven annen.

Gözlerimden süzülen damlalar birer birer yanaklarımdan akarken derin bir nefes daha aldım sigaradan. Hangisi daha çok acı vericiydi, hiç sevilmemek mi yoksa seni çok seven birinin elinden alınması mı? Buna verebilecek herhangi bir cevabım yoktu.

Uzun süredir gıdasız kalan bedeni bitap düşmüştü, bu yüzden iki gündür serumlar eşliğinde uyutuluyordu. Vücudunda her ne kadar ciddi bir yarası olmasa da çokta iyi bir durumda olduğu söylenemezdi. Bedeninde yer yer morartılar ve çizikler vardı, bilerek işlence çektirmişti kendi öz oğluna. O bıçağı sadece eline değil vücudunun her yerine saplamam gerekiyordu ama zamanım yoktu, buna şükretmeliydi o şerefsiz.

İki gündür bende onun evinden hiç ayrılmamıştım. Belki de içimi garip bir koruma iç güdüsü sarmıştı bilmiyordum lakin ondan uzak kalamıyordum. Gün içinde Kayra gelip yaralarına bakarak serumuyla ilgileniyordu, onun dışında arkadaşları çoğunlukla buradalardı fakat artık onlarında rahat bir nefes alarak dinlenmeleri gerekiyordu. Bu yüzden Can hariç diğerleri evlerine dağılmışlardı, o ise gitmek istememişti. Diğerlerinin aksine o daha da bağlıydı Arhan'a, bunu fark etmiştim.

"Yenge hava buz gibi ne yapıyorsun burada?" diyen sesle hızla gözyaşlarımı silerek avucumun içinde saklı kalmış mektubu eşofmanımın cebine koyduktan sonra arkamı döndüm. Bahçeye açılan camın kenarına yaslanmış beni izleyen Can'a sakince elimi kaldırarak bitmek üzere olan sigarayı göstermiştim. Gariptir ki yenge kelimesi hakkında tek bir laf söylememiştim. Sanırım hoşuma gitmişti, emin değildim.

Sakince yanıma adımlayan Can'ı izledi bakışlarım bir süre ardından önüme dönerek sigaradan son kez bir nefes çekip yanda ki metal çöp kutusunda söndürerek içine attım. Dudaklarımdan süzülen dumanla tekrardan ona dönmüştüm.

"Niye gitmedin yenge?" diye sorduğunda bir süre şaşkınlıktan cevap verememiştim. Böyle bir soruyu beklemiyordum.

"Gitmeli miyim?"

"Hayır, demek istediğim şey bu değildi." dedikten sonra o da bakışlarını bana çevirmişti. "Neden onu severken reddettiğin halde hala burdasın?" dediğinde onu ilk kez bu kadar ciddi görmüştüm.

Sanki sözleri etrafımda esen rüzgarı daha şiddetlendirmiş, dudaklarımdaki kelimelerinde uçup gitmesini sağlamıştı. Buna nasıl cevap verebilirdim ki?

Kaybetmek üzere kalınca dank etti diyebilirsin.

"Kaybedebileceğimiz tek bir an bile yokmuş, bunu anladım. Her an ölebilecekken bir şeylerden korkup kaçmanın kimseye faydası yokmuş." dediğimde az önce ki ciddi suratı yavaşça aydınlanmaya başlamıştı.

"Haklısın bu yüzden az önce söylediklerini ona da söylemelisin bence. Haklı olarak sana biraz kırılmış olabilir." dedi sırıtarak.

"Küsmüş müdür acaba bana?" derken istemsizce küçük bir çocuk gibi hissetmiştim kendimi.

"Emin ol senelerdir kendi içinde sana defalarca küsüp sonra barışan bir adam o. Şimdi sen bu kadar yakınındayken vazgeçebilir mi?" diyerek soruma soruyla karşılık vermişti.

"Benim gibi birini nasıl sever ki bir insan?" dedim ağzımın içinde mırıldanarak. Hala benimseyememiştim bu durumu.

"Bunu ona sormalısın bence yenge. Ama bana kalırsa kendine çok haksızlık ediyorsun, bu korkutucu bakışlarına rağmen sana aşık olan tonla adam gösterebilirim." dediğinde gülüşümü tutamayarak kıkırdamıştım. "Aa! İlk defa görenler beğensin. Sen gülebiliyor muydun kız?" derken gözlerini kocaman açarak omzuma vurmuştu hafifçe.

"Abartma Can. Neyse ben bir Arhan'a bakayım, pansuman saati geldi." diyerek arkamı dönmüştüm.

"Bak tabi bak." dediğinde yüzünde hınzır bir sırıtış belirdi. "Bende yatayım artık. Uykum geldi."

"Tamam. İyi geceler sana."

"Sanada çok çok iyi geceler." dedikten sonra imalı bir şekilde gülerek içeri adımlamıştı. Bir süre ardından bakarken anlamaya çalıştım, neye ima yapmıştı bu?

Umursamayarak bende içeri adımlayıp yönümü onun odasına çevirdim. Kapıyı yavaşça açarak içeri girdiğimde iki gündür olduğu gibi uyurken bulmuştum onu. Kayra bir süre daha uyumasının ona iyi geleceğini söylemişti, bu yüzden bizde karışmamıştık.

Kapıyı ardımdan kapatarak komidinin üzerinde duran abajurun ışığından dolayı hafif loş olan odanın içerisine doğru adımladım. Oda buram buram yağmur kokuyordu, bu durum iki gündür doğru düzgün uyumayan bedenimi mayıştırsa da hızla kendime gelerek ilaçlara doğru adımladım. Gerekli malzemeleri alarak tekrar arkamı dönüp yatağına ilerlerken bakışlarım titreşen göz kapaklarına kaydı. Uyanıktı! Ulan Can, demek bu yüzden sırıtıp duruyordun.

Ee! Şimdi ne yapacaktım ben? En iyisi hiç çakmamış gibi işime devam etmekti. Belki de beni görmek istemediği için hala uyuyormuş rolü yapıyordu.

Sakin olmaya çalışarak yatağın kenarına oturup eşyaları kucağıma bırakmıştım. İçimde ki arzu yeşilleri görmek için git gide artarken onu susturmaya çalıştım. Bu neydi böyle? Salak saçma duygular hissediyor gibiydim. Tam elimi kaldırıp örtüyü kaldıracakken duraksadım, pansumanları yapılmış, kremleri sürülmüştü. Bakışlarım tekrardan suratına kayarken gözlerinin hala kapalı olduğunu gördüm.

Lanet olsun, çok fazla duraksamıştım. Ne yapacaktım şimdi ben?

Uyan güzel aç gözünü

Dinle aşıkın sözünü

Vermişim sana özümü

Benim ay kızım, sultanım

Zihnimde çınlayan türküyle gülmemek için kendimi zor tutarken kıkırdamam duyulmasın diye hızla elimi ağzıma kapatarak başımı çevirmiştim. Ben şu aralar fazla mı gülüyordum ne?

Gülmemi engelledikten sonra derin bir nefes alarak tekrar ona döndüğümde gözlerini aniden kapattığını görmüştüm.

Yakalandın yakışıklı.

Kucağımda ki eşyaları komidinin üzerine geri bırakırken bir yandan da bakışlarımı onun yüzünden ayırmıyordum. Uyanık olduğu halde gözlerini açmadığına göre beni görmek istemiyordu. Ee haklıydı, yüzüne karşı seni istemiyorum demiştim. Ne yapacaktı? Kollarıma mı koşacaktı?

Acaba özür mü dileseydim? Yok canım o da iyice sana aşığım demek olurdu.

Değil misin?

Hayır, sadece ufak bir hoşlantı vardı. O kadarcık.

Gönlünü al o zaman yoksa senin ufak hoşlantı! nah karşılık bulur.

Hızla kafamı sallayarak kendime gelmeye çalıştım. Şu aralar iyice kafayı yemiştim. En iyisi hiç dokunmadan odadan çıkmaktı. Sakince arkamı dönüp kapıya doğru ilerlerken aklıma gelen fikirle duraksadım. Kapıyı açtım lakin dışarı çıkmadan tekrar kapatıp nefesimi tutarak beklemeye başladım. Ve bingo! Açılan gözleri bakışlarımla çakışmıştı.

Artık oyun oynayamayacağını anlamış olacak ki gözlerini kapatmak yerine benden kaçırdı. Evet, onu kesinlikle kırmıştım.

"Ne işin var burada?" dedi buz gibi sesiyle. Garip bir şekilde ses tonunu duymayı bile özlemiş olabilirdim.

"Bir aslancık kafesinden kaçmışta onu bulup getirdim." derken kollarımı göğsümde bağlayarak onu izlemeye koyuldum.

"Peki o aslanın kafesinde kedinin ne işi var şu anda?" Ve sonunda gözleri bana dönmüştü. Bir saniye neden siyahtı yine gözleri? Yeşillerini görmek için zihnimden bir ses çığlık çığlığa bağırıyordu.

"Duydum ki kedi olmayınca aslan çok üzülmüş, öyle çok üzülmüş ki kendini timsahlara yem etmiş." dedim imalı bir ses tonuyla. Sözlerimin ardından kaşlarını çatarak hızla yerinden doğrulup oturur pozisyona geçmişti. Bu hareketin sırtında ki derin çizikleri acıtmış olması gerekiyordu lakin yüzünden acıya dair tek bir mimik bile geçmemişti.

"Sakın, sakın sana olan sevgim yüzünden bana acımaya kalkma Lavinia." dediğinde kalakalmıştım. Bu dümdüz olarak beni sevdiğini söylediği ilk andı. Kuruyan dudaklarımı ıslatırken birkaç saniyeliğine gözlerimi kaçırarak kendime gelmeye çalıştım. Ne demiştim ben? Kurtulursak bir şans verecektim, ikimize de.

"Evet acıyorum ama sevgin yüzünden değil." derken bakışlarımı tekrardan bana bakan siyah gözlerine çevirerek yavaşça ona doğru adımlamaya başladım. "Salaklığına acıyorum." dediğimde yanına varmıştım. Elimi çıplak omzuna koyarak onu doğrulduğu yatağa geri yatmasını sağladıktan sonra yavaşça üzerine doğru eğildim. "Sana aksini iddia etmediğim şeyleri düşündüğün için salaklığına acıyorum." dedim fısıldayarak. Açık saçlarım onun yüzünün iki yanına dökülerek perde gibi kapatmıştı etrafı ve yakınlıktan ötürü nefesi yüzümü yalarken bakışlarımı gözlerine odaklamak bir hayli zordu.

Az önce buz gibi bakan bakışlarının yerini şaşkınlıkla bakan gözleri almış ve git gide gözleri büyürken nefesini tutmaya başlamıştı.

"Nasıl yani?" derken o da aynı benim gibi fısıldıyordu. Ellerimi başının iki yanına koyup dizimi de yasladığım yataktan destek alırken biraz daha eğildim yüzüne.

"Sana git dediğimi hatırlamıyorum." diye fısıldarken dudaklarım onun dudaklarıyla temas ediyordu.

"Tehlikeli sularda yüzüyorsun kedi." dedi bakışları dudaklarıma kayarken fısıldar bir şekilde. Anın büyüsüne öyle çok kapılmıştık ki seslerimiz bile çıkmaz olmuştu.

"Umrumda değil." dedim vurgulu bir şekilde. Sözlerimin hemen ardından belimden geçen kollar sayesinde kendimi hızla yatağın diğer tarafında onu ise üzerimde bulmuştum. Aniden olan bu durum karşısında gözlerim büyürken ne yapacağımı şaşırmıştım.

Ee sen kaşındın.

Doğru. Biraz kaşınmış olabilirdim.

"Şimdi anlat bakalım güzelim. Ne demek istiyorsun?" derken az önce benim yaptığım gibi kollarını iki yanıma koyarak bedenini adeta bana yapıştırmıştı. Hayır, hayır bu şekilde sağlıklı düşünemezdim ki.

"Sen serumunu mu çıkardın?" dedim konuyu saptırmaya çalışarak. Evet, kesinlikle az önce ki cesaretim buhar olup uçmuştu.

"Sikeceğim şimdi serumu Sâye, anlat şunu!" diyerek yüzüme haykırdığında bunun işe yaramadığını anlamıştım ama ölmek vardı dönmek yoktu. Çünkü kahretmesin ki utanmaya başlamıştım.

"Sen lens mi kullanıyorsun?" derken başımı hafif kaldırıp gözlerine daha da yakından bakmıştım. Siyah oldukları için lens mi değil mi anlayamıyordum. Ardından olduğumuz pozisyonu fark ederek kendimi tekrardan geri çekerek yatağa yapıştırmıştım. "Ayrıca çekil be üstümden, bu ne böyle girdin dibime." dedikten sonra ellerimi omuzlarına koyup itmeye çalışmıştım ki hızla onları yakalayarak başımın üstüne birleştirip tek eliyle oraya sabitlemişti.

"Anlatıyor musun yoksa ben kendi yöntemlerimle anlatmanı sağlayayım mı?" dediğinde vücudunu daha çok bana yapıştırmıştı. Birbirine tamamen temas eden tenlerimiz tek bir beden halini alırken nefesimin ne tarafıma kaçtığını çözemiyordum. Kuruyan boğazımı yutkunarak rahatlatmaya çalışsamda pek işe yaradığı söylenemezdi ardından refleks olarak kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatırken bakışları hızla oraya kaymıştı. Sanırım haklıydı, ben kesinlikle tehlikeli sularda yüzüyordum.

"Anlatılacak bir şey yok. Az önce ne duyduysan o işte." dedim gözlerimi bakışlarından ayırmadan. O ise dudaklarıma öyle çok odaklanmıştı ki bir süre sadece nefesini yutarak beni izlemişti.

"Yani sen beni..."

"Her neyse işte senin uyuman gerekiyor." diyerek sözünü kestikten sonra ellerimi elinin içinden kurtarmak için çekiştirmeye başlamıştım. Bu durum onun sırıtmasını sağlarken yanaklarımın gitgide ısındığını hissediyordum.

Ellerimi rahat bırakan eli önce yavaşça kolumda gezinerek yanağıma ordan da boynuma indiğinde nefesimi tutarak ona bakmayı sürdürmüştüm. Sakince ve beni çıldırtmaya çalışır bir yavaşlıkta göğüslerime dokunan parmakları vücudumda tüy gibi dokunuşlarla gezinerek bacaklarıma ulaştığında hala başımın üzerinde olan ellerim yumruk olmuştu. Sol bacağımın iç kısmında bir süre duraksayan eli ile bacak aramın sızladığını hissedebiliyordum.

Gözlerimden bir saniye bile ayrılmayan derin bakışlarıyla iki bacağımı da yana ayırarak arasına kurulup aşağı doğru kaymıştı. Bacağımdan çektiği eli ile derin bir nefes alırken sıcaktan terlemeye başlamıştım. Bu adam ne yapıyordu bana böyle?

Elini sağ tarafta ki komidine uzatarak lens kabı olduğunu düşündüğüm şeyi alıp kapağını açtı ardından yavaşça gözlerinde ki lenslerden kurtulurken ormanlar açığa çıkmıştı. Ve tüm bunlar yaşanırken ben hala sessizce onu izliyordum. Bu adam tüm ayarlarımla oynamıştı benim.

"Az önce ben uyurken güldün ve göremedim. Bi daha gülmek zorundasın." demesiyle kaşlarım çatılmıştı. Neden bunu istiyordu ki?

"Ne gülmesi?" dediğimde az önce ki garip yakınlaşmadan ötürü sesim biraz boğuk çıkmıştı.

"Biraz önce, benim gözlerim kapalıyken kıkırdadın ve ben o manzarayı göremedim. Bu haksızlık, tekrar yapmalısın." derken elinde ki lens kutusuyla işini bitirmiş ve yerine, Özdemir Asaf'ın Lavinia isimli şiir kitabının üzerine bırakmıştı. Sözleri neden beni utandırıyordu böyle? İstemsizce gözlerimi kaçırırken bulmuştum kendimi. Odada ne güzel döşenmiş böyle!

Ben hala susmaya devam ederken o ise üzerimde doğrularak ellerini belimin iki yanına yerleştirmişti. Ne yapacağını anladığımda hızla ellerimi ellerinin üzerine koydum.

"Sakın Arhan." dedim gözlerimi açarak.

"Gıdıklanıyor musun sen?" derken yüzünde ki sırıtışla beni izliyordu. Evet, her ne kadar korkulan bir dövüşçü de olsam gıdıklanabiliyordum.

Aynı zamanda katilsin, bak onu unutmayalım.

"Hayır..." dediğimde daha sözüm bitmeden hareket eden elleriyle kahkahamı durduramamıştım. Hızla yerimde kıvranarak elinden kurtulmaya çalışıyordum lakin bacaklarımın arasında olan bedeni bana hiç yardımcı olmuyordu. "Arhan..." dedim kahkahalarımın arasında. "Dur..." bir kahkaha daha. "Artık..." elleri durmadan hareket ederken yerimde kıvranmaya devam ediyordum. Benimle birlikte omunda kahkahası kulaklarıma doluyordu lakin bunu göremiyordum.

Bir süre sonra ellerini çektiğinde derin bir nefes alarak sinirli bakışlarımı ona çevirmiştim. Nefes nefese bırakmıştı beni hayvan.

"Bunun illaki bir rövanşı olur Ateş." dedim nefesimi düzenlemeye çalışarak. Ellerim bacaklarımın üzerine bıraktığı ellerini tutmaya devam ediyorlardı hala.

"Bekliyor olacağım." derken göz kırpmayı da ihmal etmemişti.

Ay benim kalbim bir tuhaf oldu. Öyle bir anda yapılır mı insafsız.

"Tam dayaklıksın Ateş." derken yutkunmayı ihmal edememiştim. Bir insanın nasıl her hareketi beni bu denli etkileyebilirdi ki?

"Dayağım senin elinden olacaksa başım gözüm üstüne." dedi parıldayan yeşilleriyle sırıtırken. Sözleri kalbimin atışı her defasında daha da fazla arttırırken yüzünde hala varlığını sürdüren az önce kahkahasının izlerini seyrediyordum. Bu kahkahasını ikinci kez göremeyişimdi ve git gide canımı sıkan bir durumdu. Bakışlarını gözlerimden alarak ellerinin üzerinde duran ellerime çevirdi ardından onları tutarak havaya kaldırdığında ne yaptığını anlamaya çalışarak onu izliyordum.

Yavaşça biraz daha aşağı doğru kaydıktan sonra kendisini sakince üzerime bırakarak kafasını boynuma gömmüş, tuttuğu ellerimi ise saçlarının üzerine bırakmıştı. İçine çektiği derin nefesleri boynuma çarparken titrememek için büyük bir çaba sarf ediyordum.

"Bu da rüya değil mi? Uyanınca yine kaybolacaksın." derken omuzlarımda olan tutamlardan birini parmağına dolayarak oynamaya başlamıştı. Şu an kucağımda olan adam sanki 30 yaşında değilde 7 yaşlarında küçük bir çocuk gibiydi ve öyle bir ses tonuyla konuşuyordu ki, bu durumun rüya olmaması için yalvarıyordu sanki.

"Rüya değil. Buradayım." dedim saçlarını okşamaya başlarken. Cebimde ki mektubun ağırlığı kalbime çökerek sıkıştırmaya başlarken nasıl söylemem gerektiğini düşünüyordum.

"Hep öyle diyorsun ama sonra sende gidiyorsun." derken sesi oldukça kısılmıştı. Rüyasından mı bahsediyordu acaba? "Sana gitme demeyeceğim. Ama gitme, Lavinia." dediğinde derin bir nefes almıştım.

Özdemir Asaf'ın şiirinden birkaç mısrayı söylemişti aslında ama sanki bana ithaf ediyor gibiydi.

Ne yazık ki kalbimi durduramamış ve ona izin vermiştim. Artık istesem de gidemezdim ki...

Ona verebileceğim bir cevabım yoktu. Hayatım zaten bir karmaşayken duygulara yer vermek başlı başına saçmalıktı. Bunun dışında bir de ona bu güveni aşılayamazdım. Çünkü biliyordum eğer olurda bir gün onun iyiliği için gitmem gerekirse burada duramazdım.

Bir süre sadece saçını okşayarak sessizce tavanı izlemiştim. Boynuma çarpan derin soluklarından anladığım kadarıyla uyuyakalmıştı. Bakışlarım sırtında ki izlere kaydığında gözlerimi kapatarak bir nefes çektim ciğerlerime. Üzerimde ki ağırlığı değil ama sırtında ki çok önceden yapıldığı belli olan kırbaç izleri nefesimi kesiyordu. Üstüne birde dalga geçer gibi tekrardan aynı yaraları açmıştı şerefsiz herif.

Belki de o gün gitmeseydim bu yaralar tekrardan açılmazdı...

Gözlerimi açarak saçlarından çektiğim bir elimi koluna koyduğumda buz gibi olduğu fark ettim. Üst bedeni sargılar dışında çıplaktı ve üşümüştü. Biraz doğrularak ayak ucunda ki yorganı almaya çalıştığımda kolları hızla bedenimi sıkıca sararak beni geri yatırmıştı.

"Shh! Buradayım." sözlerimin ardından bedeni aniden gevşekten burnunu boynuma sürterek başını daha çok boyun girintime gömmüştü.

Ayağımla çekiştirdiğim yorganı sonunda yakalayabildiğimde omuzlarına kadar örtmüştüm. Ellerimi tekrardan saçlarının içine geçirip okşarken ufak bir öpücükte kondurmuştum.

"Burdayım, Araf..."

Son sözlerimin ardından etrafımı saran yağmur kokusuyla kendimi uykunun kollarına bırakmıştım.

********************

Kayra Çevik

Gördüğüm manzarayla hızla açılan ağzımı ellerimle kapattım. Yok ebesininkiydi artık...

"Bak dedim sana işte." diyerek böbürlenen Can'la kafamı ona çevirdim.

"Ne yaptın lan? Lavi'min yemeğine ilaç katıp bayılttıktan sonra buraya getirip bu hale mi soktun?" dedim fısıldar bir şekilde bağırırken. Çünkü bu durumun onun kendi rızasıyla olduğunu hiç sanmıyordum. Konusunu her açtığımda dövmekten beter ediyordu beni bu kırmızı kafa.

"Yok artık ananın..." demesiyle gözlerim kısılırken devam etti. "Gözü." diyerek lafı çevirmişti. "Aşık diyorum işte kızım aşık. Saçta ki mavi boyalardan senin kafaya kan gitmiyor. Bir ara akıt."

Sözlerini umursamadan bakışlarımı tekrardan odaya çevirerek sarmaş dolaş uyuyan çifte baktım. Allah Allah! Bu işte bir terslik vardı ama neyse. Çıkardı yakında kokusu.

Geriye doğru adımlayıp arkamı döndüğümde çarptığım bedenle hızla kafamı tuttum. Sanırım kafam yarılmıştı.

Soktuğumun yerine kim duvar dikmişti. Gelirken yoktu bu. Acılar içinde alnımı tutarken bakışlarımı çarptığım duvara çevirdim.

Mavi gözlü, buz bakışlı ve ayrıca kaslı duvar. Son yaşananlardan sonra köşe bucak kaçtığım bir duvar...

••••••••••••••

Balo günü Kayra'dan...

Arabadan indikten sonra tenimi adeta ısıran soğuk havadan kaçmak için hızla mekana girerek etrafa bakınmıştım. Hay ben mini giyen aklımı...

Etraf genel olarak güzel dekore edilmişti. Arka fonda çalan klasik müzikle de oldukça nezih bir ortamdı lakin bana gitmezdi. Bu müziği biraz daha dinlersem köşe de bir yerde uyuyakalırdım kesin.

Ben hala melül melül etrafı izlerken bir anda kolumdan tutularak sağ tarafa doğru hızlıca çekilmiştim. Noluyoruz lan?

Çarptığım bedenden kafamı kaldırarak sahibine baktığımda bakışlarım maviş gözlerle çalışmıştı. Pardon göz dedim buz kütlesi demem gerekirdi. Hayır, anlayamıyordum. Bir insan nasıl bu kadar duygusuz bakabilirdi?

Kolumu hızla elinden kurtardıktan sonra tam çemkirmeye başlayacaktım ki ayağımın altında kırılan cam parçalarıyla bakışlarımı arkama çevirdim. Bir garson yanlışlıkla elinde ki tepsiyi düşürmüştü ve sanırım az önce çekilmeseydim benim canım kırmızı mini elbisem helak olacaktı.

"Hanımefendi çok özür dilerim. Lütfen affedin." dediğinde kalbim sızlamıştı. Sonuç olarak onlar robot değillerdi ve böyle durumlar yaşanabilirdi. Tam bir sorun olmadığını söyleyecektim ki arkamda ki iri şahsiyet benim yerime konuşmuştu.

"Bir daha olmasın." dedi aynı gözlerine benzeyen buz gibi sesiyle. Şimdi doğruya doğru adam çok yakışıklıydı lakin tam bir kuzey kutbuydu. Garson kız hızla başını eğerek onayladıktan sonra gözden kaybolmuştu.

"Hayır sen hödük müsün acaba? Kızın ne suçu vardı şimdi? Bor doho olmoson, sen kimsin acaba da insanlarla bu şekilde konuşabiliyorsun buz dağı?" diyerek yüzüne karşı çemkirmeye başlamıştım. Sözlerimin hemen ardından eli kolumu tekrar bulurken sıkıca kavrayarak beni kendine doğru çekti.

"Bana bak mavi kafa, kelimeleri dikkatli seç. Karşında kim olduğunu unutuyorsun." derken kaşlarını çatarak yüzüme daha çok yaklaşmıştı. Uzun boyundan yada benim kısa boyumdan dolayı kafamı kaldırarak tam gözlerinin içine bakmayı sürdürmüştüm.

"Asıl sen benim kim olduğumu unutuyorsun. Dumanın adamıyım ben, onun tarafından eğitildim. Senin ne haddine bana diklenmek?" dediğimde yüzünde alaycı bir sırıtış oluşmuştu.

"Senin tek vasfın Dumanın adamı olmak mı?" diyerek kolumu bıraktıktan sonra bir adım gerilemişti. "Ayrıca bu mu eğitilmiş halin? En son hatırladığım bir avuç mal tarafından kaçırıldığındı."

Sinirlerim git gide artarken avuçlarım yumruk olmuştu. Evet, belki Duman kadar iyi değildim ama ben onun adamıydım. Yoksa onu utandırmış mıydım?

"Seni var ya..." diyerek parmağımı ona doğru sallamaya başlamıştım ki durumun saçmalığı gözler önüne dökülmüştü. Ne söylersem söyleyim beni anlamayacaktı zaten. "Ne bok düşünürsen düşün. Umrumda değil Alparslan." diyerek elimi aşağı indirdim ardından yanından geçerek hızla merdivenlere doğru adımlamaya başlamıştım.

Merdivenlerin sonunda ki kapıyı iterek teras da ki etrafı camla kaplı yere gelmiştim. Aşağıda ki klasik müzik tayfası burayı henüz keşfetmemiş olacak ki kimse yoktu. Adımlarımı camın önüne yönlendirdiğim de denizin o muhteşem karanlığı gözler önündeydi. Ayın gölgesi vurmuştu üzerine, aynı kalbimde ki karanlık gibi. Benim kalbime düşen ışıkta Lavi'mdi.

O gün beni kurtarmasaydı halim ne olurdu bilemiyordum. O benim tek ailemdi, her şeyimdi ve ben salakça bir şekilde onu utandırmıştım. Bir de yetmezmiş gibi benim yüzümden istemediği her şeyin içine sokmuştum onu. İlk cinayetini bile benim yüzümden işlemişti.

Evet belki de buz dağı haklıydı, bir avuç mal tarafından kaçırılmıştım. Aslında onları yenebilirdim, salak saçma travmalarım tekrardan açığa çıkmasalardı eğer. Bedenime isteğim dışında dokunan her erkekte tetikleniyordum. Bir şekilde hareket edemez hale gelip öylece duruyordum sadece.

Ardımdan açılıp kapanan kapı sesini pek umursamamıştım. Sonuçta aşağıda bir balo vardı, illa ki buraya kaçanlar olurdu.

Bakışlarım kumsal tarafına kaydığında zihnimde birkaç gün önce olan durum çınlamıştı. İlk kez, seneler sonra ilk kez benim yanımda ağlamıştı ve tek yapabildiğim sarılmak oldu. Sinirimden gülerken gözümün önüne gelen beyaz tutamları kulağımın arkasına attım. Bugünkü tercihim bembeyaz bir peruktan yana olmuştu.

Gidip o dev adam Ateş'in karşısına dikilip benim kardeşimden uzak dur demem gerekiyordu ama yapamamıştım. Çünkü biliyorum ki ikisi de birbirine aşık.

"Uff! Güzellik, sen de mi sıkıldın buradan. İstersen daha eğlenceli şeyler yapabiliriz." diyen sesle camın pervazına tutunmuştu ellerim. Hayır tanrım lütfen tekrar aynı şeyler olmaz, lütfen. "Sesinde çıkmıyor, bu evet demek mi?" diyerek iğrenç bir kahkaha atmasının hemen ardından kalçamda hissettiğim parmaklarla var gücümle çığlık atarak geri çekilip elimde ki çantayı kafasına geçirmiştim. Tüm bedenim titrerken gözlerimi sıkıca kapatarak kendime gelmeye çalıştım.

O öldü. O artık yok. O gelemez.

Ben kendime gelmeye çalışırken kapı çarparak açılmış ardından da kulağıma kapattığım ellerim yüzünden boğuk gelen birkaç sesten sonra etraf sakinleşmişti.

"Kayra iyi misin? Kayra!" diyerek haykıran Alp'le gözlerimi açtım. Etrafıma bakındığımda yere çökerek dizlerimi kendime doğru çektiğimi fark etmiştim. Karşımda dizlerinin üzerine çökmüş buz dağının bakışlarında ilk kez bir duygu yakalamıştım. Endişe...

"Bana odaklan Kayra. Beni duyuyor musun?" diye sorduğunda kafamı salladım. "Tamam. İyi misin? Sana bir şey yaptılar mı?"

Sorusunun ardından bakışlarım arkasına kaymıştı. İki adam yerde kıvranırken başka iki adamda kapının önünde nöbet tutuyordu. Kapının önünde ki adamlar az önce Alp'ın yanında duran adamlardı.

"Do...dokundu." dediğimde sesimin titremesine engel olamamıştım. Bakışlarını benden ayırarak yerde acı çeken iki dangalağa çevirdiğinde etrafı bir süre ölüm sessizliği bürümüştü. Mavişler tekrardan buza dönüşürken hızla ayağa kalkarak daha fazla hasar almış olana ilerleyip yakasından tutarak ayağa kaldırdı ardından hiç beklemeden sağ yumruğunu adamın yüzüne geçirmişti. Ohh! Eline sağlık. Birkaç tane de kalkıp ben mi vursaydım acaba?

Gerginliğim yavaş yavaş geçerken yerini sakince hayranlığa bırakıyordu. Alp adamlar bayılana kadar dövmüş aralarda da bir güzel sövmüştü. İçimin yağları erimişti.

En sonunda işi biten Alp nefes nefese elinde bayılan adamı yere iterek ayağa kalktı. Üstünde ki gömleğin düğmelerini hızlıca açarak üstünden çıkarırken adamlara hala sövmeyi ihmal etmiyordu.

"Amına koduğumun yavşakları yüzünden takım da battı." dedikten sonra önündekini bir tekme daha geçirmişti. Elinde ki gömleği de az önce çıkardığı ceketin üzerine fırlattıktan sonra bana dönmüştü.

Ya hak! Tanrım neler yaratıyorsun böyle.

Boğazımda ki yumruyu yok etmek istercesine derince yutkunurken bakışlarımı bedeninden çekemiyordum. Artık en sevdiğim tatlı kesinlikle baklavaydı.

Bana doğru yaklaşan baklavalardan gözümü alamazken çeneme dokunan parmaklarla manzaram çevrilmişti.

"Afiyet olsun." diyerek sırıtan Alp'le ikinci bir şoka girmiştim.

"Gel beraber olsun." dediğim de bakışlarım hala vücudunda geziniyordu.

"Ne?" diyen Alp'le az önce ne dediğimin farkına varmıştım. Hassiktir! Allah'ını seven benim ağzımı tutsun yoksa rezillik diz boyu.

"Ne! Yok bir şey." diye saçmalayarak hızla ayağa kalkmaya çalışırken lanet topuklular yüzünden geriye doğru sendelediğimde belime sarılan kollar sayesinde düşmekten kurtulmuştum. Kollarım o anki refleksle boynuna sarılırken haddinden fazla yakın olmuştuk. Onun tuhaf mavileriyle çarpışan bakışlarımla ne yapacağımı bilmiyordum.

"Bazen dudaklarından dökülenleri kulağın duymuyor mavi kafa." dedi fısıldayarak aynı zamanda bakışları dudaklarıma çarparken kendini toparlayarak tekrardan gözlerime bakmıştı.

"Teşekkür ederim." derken bende fısıldamıştım. Gerçekten Kayra ne güzelde teşekkür etmek için harika bir an şu an!

"Kuru kuruya teşekkürü kabul etmem." dediğinde tekrardan beni şoka sokmayı başarmıştı. Buz dağına bakın siz. Demek ki duygularının yanı sıra flört etme yeteneği de varmış.

Bakışlarımı o buz mavisi gözlerinden dudaklarına indirirken boğazım kurumuştu. Ne kadar da dolgundu, onları istiyordum.

Düşünme kızım düşünme. Hem bak sonunu düşünen kahraman olamazmış.

Gözlerimi kapatarak dudaklarımı dudaklarının üzerine bırakmıştım.

••••••••••••••••••••••

Ardından hemen kendimi geri çekerek onun tek kelime etmesine izin vermeden boladan kaçmıştım. Ahh! Nasıl böyle bir aptallık yaparak adamın dudaklarına yapışırdım ki ben.

Ve o adam şu an tam karşımdaydı. Kaç gündür köşe bucak kaçarken sanırım yakalanmıştım.

O anda tanrı sesimi duymuş olacak ki kapı çalmasıyla sırıtarak arkamı döndüm.

"Ben kapıya bakayım." diyerek hızla kaçmıştım. Ardımdan gelen ses ise kalbimi bir hayli hızlandırmıştı.

"Kaç tabi! Bakalım nereye kadar kaçacaksın gök gözlü kadın."

**********************

Lavinia Argun

"Hadi uykucu güzel, uyanma vakti." diyerek kulağıma gelen fısıltıyla kafamı diğer tarafa çevirdim. Uzun süredir hiç bu kadar rahat ve kabussuz uyuduğumu hatırlamıyordum.

"Birazcık daha." dediğimde erkeksi kıkırtısı etrafımı sarmıştı.

"Kurt gibi açım güzelim, biraz daha yatarsan zevkle seni yerim." derken karnımın üzerinde ki eli ise yavaşça daire çizmeye başlamıştı olduğu yere. Aslında uykum kesinlikle açılmıştı lakin bu konumdan ayrılasım hiç gelmiyordu.

"Uf! Arhan, git başımdan." diyerek tamamen bedenimi diğer tarafa çevirmiştim.

"Demek öyle." dedikten sonra boynumda ki saçlarımı geri çekmesinin ardından dudaklarını tenimde hissetmiştim. "O zaman bende yemeğe başlarım." derken dişlerini aniden hafifçe boynuma geçirmişti.

"Arhan!" diye çemkirerek kendimi geri çektikten sonra hızla gözlerimi açarak ona bakmıştım.

"Imm! Leziz." derken gözlerini kapatarak yediği şeyin tadına varıyor gibiydi. Saçları ıslaktı ve yağmur kokusunu baskılayan bir mentol kokusu vardı. Yaraları henüz tazeyken duş mu almıştı o?

"Sen bu sargılarla duş mu aldın?"

"Evet." derken gözleri imayla kısılmıştı. "Birlikte alacağımız zamanlarda gelir elbet." dedikten sonra göz kırpmayı ihmal etmemişti.

"Yaraların çok taze, mikrop kapmalarını mı istiyorsun?" dedikten sonra dirseklerimin üzerinde doğrularak ona bakmayı sürdürdüm.

"İki gün önce o beyinsizler hiçbir şey yapamadılar güzelim. Üstümden o yerin kirini atmam gerekiyordu." diyerek karşımda oturup açıklama yaptığında bir an yanağını ısırmak istemiştim. Bir an sadece, kısa bir an...

"Beni uyandırsaydın, yardım etseydim sana."

"Yavrum o duşa sende girseydin yardım ettiğin tek konu yıkanmak olmazdı." demesiyle yanaklarımın git gide ısındığını hissetmeye başlamıştım. Tüm ayarlarım alt üst olmuştu. Bakışları kızaran yanaklarıma çarptığında başımı çevirme isteğimi zor zapt etmiştim. "Bir yandan benden utanmanı istemiyorum ama diğer yandan da kızaran yanaklarını yiyesim geliyor. Arafta bırakıyorsun beni."

Sözlerinin ardından zihnimde mektupta ki satırlar çınlamıştı.

'Bir tanecik Araf'ım'

"Arhan, benim sana söylemem gereken bir şey var."

"Mektubu okuduğunu biliyorum güzelim." dediğinde hafiften şaşırmıştım. Nasıl anlamıştı ki? "Cebinden düştü sen uyurken ayrıca az önce ikinci ismimi cümle içinde söyleyince bakışların değişti. Anlamak çok zor değil yani."

"Peki, kızdın mı?" derken bir an dejavu yaşıyor gibi hissetmiştim yine. Bundan günler önce de aynı soruyu o bana sormuştu.

"Asla güzelim. Tam aksine beni anlatma yükünden kurtardığın çok teşekkür ederim." dediğinde sağ eli yanağıma gelerek hafifçe okşamıştı. Yeşillerden geçen acıyı görebiliyordum lakin şu an bu konu hakkında daha fazla konuşmak yarayı deşmekten başka bir işe yaramayacaktı.

"Oyuncak ayına mı benziyorum cidden?" derken kafamı eline yaslamıştım. Gözlerinde ki saliselik acı yerine tekrardan hayran olduğum pırıltılara bıraktığında içim rahatlamıştı.

"Evet, çok benziyorsun." dediğinde sırıtmaya devam ediyordu. Bu adama gülmek kesinlikle çok yakışıyordu. "Aslında ben senden bir şey istiyorum." derken elimden tutarak beni oturur pozisyona getirdikten sonra yüzümde ki eliyle beni kendine yaklaştırmıştı.

"Ne gibi?" diye sorduğumda yakınlığından dolayı kalbim tekrardan hızlanmaya başlamıştı.

"Bana ikinci adımla bir kez seslenir misin?"

Her ne kadar tuhaf bir durum olsada düşünmeden gerçekleştirmiştim bu isteğini.

"Araf." diye adeta mırıldanmıştım. Sakince gözleri kapandıktan sonra alnını alnıma dayayarak bir süre öylece bekledik.

"Aynı onun gibi söylüyorsun." dedikten sonra açılan gözleri onu izleyen bakışlarımla çakışmıştı. Ormanları bu kadar yakından daha da güzeldi, ay ışığının aydınlattığı bir nehir akıyordu sanki içlerinde. "Bana artık adımı kullanmak istediğinde bu ismimle hitap etsen, olur mu?" dediğinde karşı çıkmam imkansızdı.

Onaylar şekilde kafamı sallarken aynı zamanda alnımda alnına sürtmüştü. Kafasını geriye çekerken alnının yerini dudakları aldı ve oraya dudaklarını bastırırken aynı zamanda yanağımda ki eli de hafifçe okşamaya devam ediyordu. Bu çok tuhaf bir histi, dudakları tenime her temas ettiğinde öldüğünü sandığım ruhum yeşermeye başlıyordu sanki.

"Benimsin." dediğinde bunu daha çok emin olmak istermiş gibi söylemişti. Dudakları hala alnımın üstünde varlığını sürdürürken ne zaman kapandığını kestiremediğim gözlerimi açarak başımı geriye doğru çekip bakışlarımı yeşillere çevirdim.

"Sende benimsen düşünürüz."

"Ben 4 yıldır sadece seninim zaten güzelim." derken ormanlarda ki pırıltılar beni içine çekerek büyülüyor gibilerdi. Nasıl yani bu kadar sene boyunca hayatında kimse olmamışmıydı? Tam ağzımı açarak zihnimden geçen soru silsilesinden bir kaçını soracaktım ki işaret parmağı dudağımın üzerine kapandı. "Önce gidip yemek yiyelim sonrasında söz ne soruyorsan cevaplayacağım güzelim. Ayrıca benimde sana sorularım var, beni nasıl bulduğun gibi?" dedikten sonra yanağımda ki elini çekerek yataktan ayrılmıştı. Ardından onun söylediğine karşı çıkmayarak ayaklanmıştım, doğruyu söylemek gerekirse bende oldukça acıkmıştım ve biraz daha durursam karnımın gurultusu odayı sarabilirdi.

"Tamam o zaman ben bir elimi yüzümü yıkayıp geliyorum." diyerek arkamı dönüp odanın içinde ki banyoya ilerlediğimde o hala aynı yerinde durup beni izliyordu. Umursamadan banyoya girip oradaki işimi halletmeye başlamıştım. Çıkmadan hemen önce aynada ki suretime çarptı bakışlarım. Gözlerim daha mı parlak bakıyordu? Yok canım, ne alakası var. İyice kafayı yemiştim bende.

Banyodan dışarı çıkarken onu yine aynı yerde telefonla konuşurken bulmuştum. Bakışları beni fark ettiğinde yüzünde ki gülümseme tekrardan ışıldamaya başlarken elini bana doğru uzatmıştı. Gözlerim eline kayarken aklıma takılan çok büyük bir soru vardı, biz neydik şimdi?

"Tamam." diyerek telefonu kapattığında eli hala havada beni bekliyordu. Daha fazla durmadan ona doğru adımlayarak elimi elinin içine bırakmıştım. Elimi sıkıca kavrayan parmakları beni daha da kendine çekerken gözleri bir saniye bile gözlerimden ayrılmıyorlardı. "İşte şimdi günaydın güzelim." dediğinde kalbimi hızlandırmayı başarmıştı yine.

"Günaydın." derken hafifçe gülümsemiştim. Bakışları anında dudaklarıma kayarken hızlıca kapıya yönelerek tuttuğum elinden de onu çekiştirmeye başlamıştım yoksa belli ki biz bu odadan çıkamayacaktık.

Merdivenleri indiğimizde elimi geri çekmek istesemde öyle sıkı tutuyordu ki bu pek bir işe yaramamıştı. Etraf oldukça sessiz duruyordu, muhtemelen kimse yoktu evde. Tam salonun kapısını açmak için elimi uzatmıştım ki Arhan, pardon Araf belimden tutarak beni kendine çevirmiş ve sırtımı kapalı kapıya yaslamamı sağlamıştı. Bu ani yakınlaşması nefesimi keserken şaşkın bakışlarımı gözlerine çevirmiştim.

"Teknik aksaklıklardan dolayı biraz geç kalsam da doğum günün kutlu olsun bebeğim. İyiki doğdun ve iyiki hayatımdasın." dediğinde daha da şaşırmıştım. Bunu hiç beklemiyordum. Sözlerinin ardından elini eşofmanının cebine sokarak bir kutu çıkarmıştı. Kapağını açtığında bunun bir kolye olduğunu fark etmiştim. Ucunda kırmızı bir gül olan zarif bir kolyeydi. "Aynı zamanda da sormak istiyorum. Beni hayatına alır mısın Sâye'm?"

Hayatım sana kurban olsun be!

Kafamı onaylar şekilde sallarken heyacandan dilim tutulmuştu yine. Bu hareketimle gülümseyerek kolyeyi kabından çıkardıktan sonra arkamı dönerek takması için saçlarımı kaldırmıştım.

"Dikenlerin beni paramparça da etse ömrümün sonuna kadar yanında kalacağıma yemin ederim Sâye'm." dedikten sonra kolyeyi takan parmakları omzuma inmiş kulağıma çarpan dudakları ise yanağımla buluşmuştu. Oraya bıraktığı küçük bir busenin ardından geri çekilerek kapıyı açtığında herkesin burada olduğunu görmüştüm. Namık'ın bile...

"İYİKİ DOĞDUN LAVİNİA, İYİKİ DOĞDUN LAVİNİA, İYİKİ DOĞDUN İYİKİ DOĞDUN MUTLU YILLAR SANAA." diyerek evde ki herkes o malum şarkıyı söylemeye başlamıştı. Sevmezdim aslında hiçbir doğum günlerini. Çünkü hepsini tek başıma kutlamak zorunda kalmıştım. Etrafta gözlerimi gezdirirken Buğlem ve Deniz'in bile burada olduklarını fark etmiştim. Onlara gülümseyerek baş selamı verdiğimde bakışlarımı koşarak bana gelen ufaklığa çevirmiştim.

"İyiki doğdun rapunzel." derken onu kucağıma alıp sıkıca sarılmıştım. Arya geçtiğimiz iki haftadır neredeyse her gün yanımdaydı, ona bir hayli alışmıştım.

"Teşekkür ederim meleğim." dedikten sonra saçlarına bir öpücük kondurarak arkada ki kalabalığa çevirdim bakışlarımı. "Hepinize teşekkür ederim."

"İyiki doğdun kardeşim." diyerek bana adımlayan Kayra'yı da kollarımın arasına almıştım.

"İyiki doğdun kız." diyerek Deniz de bana sarılmıştı. Ardından tüm kızlar olarak sıkıca sarılırken arkadan gelen öksürük sesiyle hepimiz ayrılarak oraya dönmüştük.

"Hadi artık yeter sarılma faslınız, herkes masaya." dedikten sonra yanıma yaklaşarak kucağımda ki Arya'yı kucağına almıştı.

"Aa! Seninde buran yara olmuş." diyerek yanağında ki geçmek üzere olan morartıya parmak uçlarıyla dokunmuştu. "Rapunzel koş, bak o da yaralanmış. Hadi öpte geçsin." dediğinde gözlerimi büyüterek Araf'a bakakalmıştım. Yüzünde hınzır bir gülümseme oluşurken beni izliyordu.

"Ahh! Evet çok acıyor ve rapunzel öpmezse asla geçmez acısı." dedi yüzünü buruşturup sanki gerçekten acıyormuş gibi yaparak. Bu hareketiyle Arya hızla kucağından atlayarak bana doğru adımlayıp elimden çekiştirmeye başlamıştı. Ben ise şok içinde etrafıma bakınırken herkesin gülmemek için kendilerini tuttuklarını görmüştüm. Bende kendimi tutamayarak sırıtmaya başladığımda kendimi Araf'ın tam karşısında bulmuştum. Bana üstten üstten melül bakışlar atarken ona tek kaşımı kaldırarak bakmayı sürdürmüştüm. Tabi bunun için kafamı da geri yatırmam gerekiyordu, sahi bu adamın boyu kaçtı ya?

"Hadi rapunzel bak çok acıyormuş." diyerek elimden çekiştiren Arya'yla beraber diğer elimi de onun yanağına yaslamıştım.

"Çok acıyor öyle mi?" diye sordum imalı ses tonumla.

"Çok." diyerek cevap vermişti kafasını kedi gibi elime sürterken. Birde aslan demiştik, iyice kedi yavrusuna bağlamıştı. Boyundan ötürü parmak uçlarıma yükselerek dudaklarımı sağ yanağında ki geçmek üzere olan morluğun üstüne bastırmıştım. Bu hareketimle derince bir nefes çeken Araf, kolunu belime sarıp eğilerek ona daha rahat temas etmemi sağlamıştı.

Kendimi geri çekerken bu seferde kafasını diğer tarafa çevirerek sol kaşının üstünde ki küçük yara bandıyla kapalı olan yarayı göstermişti. Orayı da sorgusuz bir şekilde öptükten sonra bu sefer dudağının kenarında ki küçük yarayı gösterdiğinde kendimi geri çekmeye çalışmıştım lakin belimde ki kolu buna pek izin vermemişti.

"Abartma." dedim uyarı veren bir tonda. Etrafımız insan kaynıyorken dudağına yapışamazdım.

İlk öpüşmenizde daha fazla insan vardı ama sen bilirsin canım.

Ama onları tanımıyordum, kesinlikle aynı şey değildi.

"Ama çok acıyor." diyerek yeşillerini kocaman açıp beni izliyordu. Bu hali komiğime gittiği için gülme isteğimi daha fazla tutamayarak kıkırdağımda kafamı çevirmiştim ki çeneme temas eden parmaklar beni tekrardan kendine doğru çevirmişti. "Her şeyi yap ama şu gülüşünü saklama benden be güzelim. Bırakta yaşadığımı daha çok hissedeyim."

Bu sefer ise yaşadığım utançtan gözlerimi kaçırarak yan tarafta bizi izleyen Arya'ya bakmıştım. Sözleri her defasında kalbimde ki buzları eriterek mayışmamı sağlıyordu ve bu durum doğruyu söylemek gerekirse aşırı hoşuma gidiyordu.

"Hadi rapunzel son bir yer kaldı. Bak yazık canı acıyor." diyerek beni çekiştiren Arya'yla bakışlarım arka tarafta sırıtarak bizi izleyen Kayra'ya kaymıştı. Gözlerimle Arya'yı işaret ettiğimde ne demek istediğimi anlayarak gelip kucağına aldıktan sonra geri yerine çekilmişti.

"Bak ama bu son, yaralı prens." dedim parmağımı Araf'a doğru sallarken. Olumlu anlamda başını sallarken bakışları kısa süreliğine ona sakladığım parmağıma kaydıktan sonra tekrar gözlerime çıkmışlardı. Yüzümü ona doğru yaklaştırarak tam yaranın üstüne temas ettirecektim ki kafasını hafifçe çevirerek dudaklarını dudaklarımın üstüne kapatmıştı.

Bir süre hareketsiz duran dudakları ardından hareket ederek alt dudağımı arasına alarak emmeye başladığında diğer elimi de yanağına koyarak ona karşılık vermeye başlamıştım.

Dudaklarımız bir süre sakince dans ettikten sonra geri çekilirken etrafımızı bir alkış tufanı sarmıştı.

"Oh be! Sonunda. Vallahi orta yerimden çatlayacaktım artık." diyen Can'la hepimiz gülmeye başlamıştık. "Ah tanrım sen nelere kadirsin. İki tane buz kütlesi bile bana gülüyor." dedikten sonra yanında ki Alp'in omzuna vurarak ona dönmüştü. "Artık darısı başına buz dağı."

Sözlerinin ardından Kayra öksürmeye başladığında hepimizin bakışı ona dönmüştü.

"Helal helal." diyerek sırıtan Alp'le bu seferde ona dönmüştük. Ne oluyordu lan burada?

Bakışları bana dönen Kayra'ya sonra konuşacağız bakışımı atarken televizyonda çınlayan son dakika haberine çevirmiştim bakışlarımı.

"İş adamı müteahhit Dağhan Demir hastane çıkışında kameralara yakalandı. Sağ eli tamamen sargı da olan Dağhan Demir bu durumun bir iş kazası olduğunu ve yakın zamanda dumanı havalandırarak önlem alacağını belirtti."

Yüzümde ki sırıtış büyürken bedenimi daha çok arkamda ki adama yaslamıştım.

Geleceği varsa göreceği de vardı...

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Ve bölüm sonuuuu

Bana kalırsa çok tatlı bir bölüm oldu ne dersiniz?

Sizce Dağhan ikimizi rahat bırakacak mı?

Kayra ve Alp ikilisini nasıl buldunuz?

Bu bölümde en sevdiğiniz kısım hangisiydi?

Ve en önemlisi çifte kumrularımız hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yorum ve vote atmayı unutmayım lütfen.

Seviliyorsunuzzzz

⚖️🖤

Bölüm sonu

3 yorum