İçeriğe geç

Savunmasız Kalpler

Bölüm 8 · 22 dk okuma

Savunmasız Kalpler

Bölüm 8

7. Bölüm

Hepinize merhabalarr, yeni bölüme hoşgeldiniz. Öncelikle bölümün gelmesi biraz uzun sürdü, biliyorum, ama sınırı geçer geçmez paylaştım. Ailemiz gittikçe büyüyor, inşallah bir gün dahada çoğalır❤️ Okullar başladıktan sonra artık bölümler 2 haftada bir gelecek, ama sınır geçilirse daha erken gelebilir. O zaman sizi bölüme alayım❤️ (Sınır: 130 oy, 300 yorum.) Bölüm şarkıları: Bir Karanfil - Emir Can İğrek Ortak - Melike Şahin (Aydilge'ye gelsin bu şarkı) Haram Geceler - Pilli Bebek Yaralarını Ben Sarayım - Berk Baysalü 🥀 "Kırılmayı göze alanlar, gerçekten sever." __________ Karargaha gelir gelmez o şerefsizi sorguya almıştık, normalde bizim onu sorgulamamız yasaktı. Ama ekipler almaya gelene kadar adam bizimdi, buna bir şey diyemezlerdi. Atilla içeriye girdi, adam korkudan titriyordu. Karşısına oturup arkasına yaslandı, "İsmin ne." Diye sordu sakin bir şekilde. "H-Hubeyb." Dedi hemen. "Gerçek ismini soruyorum." "Vallahi yalan değildir komutan!" Korkudan titriyordu şerefsiz. Atilla masaya vurup "Karşında gerizekalı mı var lan şerefsiz!" Diye bağırdı. "İsmim Hussein." Deyince Atilla, "Hüseyin yani?" Diyip gülmeye başladı. Onları izleyen timde birden gülmeye başlayınca hemen onları susturdum, "Gülmeyin! Ciddi olun az!" Hemen sustular. Atilla "Otisle bir bağlantın var mı." Deyince adam panik oldu, "Otis nasıl bir isim lan, otistik gibi." Bizimkiler susmayı bilmiyordu. Konuşan Boran'a doğru döndüm, bu susmasına yetmişti. "N-ne o-olmuş o-ona?" Dedi hubeyb titrek bir sesle. "Onun hakkında ne biliyorsan anlatacaksın!" "Vallahi ben bilmem! Siz yanlış kişiyi tutukladınız! Vallahi komutan! Yalan söylemem! Ben değil!" "Sen değilse kim!" "Bilmerem." Atilla birden ayağa kalkıp adamı yakalarından tutarak kaldırdı, "La bebe! Seni gebertirim! Anladın mı! Seni gebertirim! Bildiğin her şeyi anlatacaksın!" "İşte, çok kızınca şivesi ortaya çıkıyor komutanım. Çok etkileyici değil mi?" Dedi yanımda duran Uras. "Ne demek istiyorsun Uras? Boş konuşmadan dur şurda. Duramıyorsan çık." Dedim hemen. "Gümrah! Gümrah'ı yakalayın!" Dedi Hubeyb. "Nerde bu Gümrah?" Diye sordu Atilla hemen. "Onun kendi kampı vardır, orada eğitim verirler yeni gelenlere." "İyi dinle lan, nerede diyorum, hangi ülkede!" "Vallahi ben bilmem! En son Suriyedeydi, ama her sene değişir komutan! O yer değiştirir!" Dedi terörist korkuyla, tam o sırada biri içeriye dalarak girdi, "Ne hakla onu sorguluyorsunuz!" Tanımadığım bir adamdı. "Başsavcı o komutanım." Dedi Uras sorgulayıcı bakışlarımı görünce arkamdan kısık bir sesle. Hemen "Sakin olun sayın başsavcım, eğer bu kişi görevimizi ilgilendiriyorsa sorgulama hakkımız var." Dedim. "Sorgusunu biz devir alıyoruz." Diyip arkasında ki ekiplere talimat verdi. O sırada Atilla ifade odasından çıkmıştı. "Başsavcım, bu şahsı götürebileceğinize dair resmi belgenizi görebilir miyim?" Diye sordu. Adam cebinden bir kâğıt parçası çıkarıp "Buyurun." Dedi. Atilla kağıdı inceledikten sonra ona geri verdi. O sırada ekipler Hussein denen şerefsizi çoktan almıştı. Başsavcı "Anlayışınız için sağolun. Bundan sonrası bizde." Diyip odadan çıktı. "Bu savcı kim?" Diye sordum. Daha önce hiç görmemiştim. "Terör ve organize suçlar bürosunun başsavcısı, Taner Karahan." Dedi Atilla. Bu Aydilge'nin babasıydı... Aydilge neden "kimsem yok" diyip yalan söylemişti? Babasıyla arası gayet iyiydi, WhatsApp'ta profil fotoğraflarında birlikte poz veriyorlardı. Babası burada çalışıyorsa neden bana kendini acındırmıştı? "Çok bela bir adam. Her işimize burnunu sokuyor, teröristleri helikopterin tekeri yere değer değmez tereyağından kıl çeker gibi alıp gidiyor." Demişti Kubilay. İçeriye albayın postası girince sustuk, "Komutanım, albay sizi toplantı odasına çağırıyor." Demişti. Atilla "Tamam astsubayım, geliyoruz." Dedikten sonra bize döndü, "Gidelim." Beraber sorgu odasından çıkıp toplantı odasına doğru yürüdük, içeriye girdiğimizde albay hemen oturmamıza dair işaret verdi, "Oturun çocuklar. Gümrah'ın kimliğini tespit edebilmek için istihbaratçılarımız tarafından çekilen tüm terörist fotoğraflarını Hussein'e göstereceğiz. Bizimle iş birliği yapmak zorundalar. Atilla ve Devin, siz birazdan emniyete doğru yola çıkın. Fotoğrafların bulunduğu dosyalarıda yanınıza alın, acele edin. Unutmadan söyleyeyim, başsavcının kızı, savcı Aydilge Karahan yazdığı bir tez üzerine kısa bir süreliğine bizimle birlikte olacak. Ona aldırış etmeyin, görevinize odaklanın." Bu saçmalıktı. Yaptığımız iş çocuk oyuncağı mıydı? Kim olursa olsun, ortada böyle bir operasyon varken askeri personel haricinde kimse olmamalıydı buralarda. "Komutanım, ne olursa olsun, gizlilik gereği savcının bizimle olmasını doğru bulmuyorum. Eğer soruları varsa spesifik olarak sorabilir, böylesine önemli bir operasyona başlamışken başımıza bela almak istemeyiz." Dedim arkama yaslanıp. "Başımıza bela olarak sen varsın zaten Devin, bir başka bela daha istemezdim ama üslerin emri." Deyince sustum, bu time bela olmaktan çok katkım olacaktı. Yinede düşüncelerimi içimde tuttum. "Komutanım, Devin komutanım bizim için bir bela değil, lütuf." Dedi Emre. Bunu duymak değişik hissettirmişti, ilginç bir şekilde mutlu olmuştum. Atilla düşünceli bir şekilde oturuyordu, sonra birden "Komutanım, onu burada sorgulayıp işimizi kolaylaştırabilirdik. Neden emniyete götürüldü?" Diye sordu. "Savcının isteği, daha fazla sorgulamayın, dediklerim anlaşıldı mı?" "Anlaşıldı komutanım!" Dedik ayağa kalkıp, "Güzel, size güveniyorum. Çıkabilirsiniz." baş selamı verdikten sonra hep beraber toplantı odasından çıktık. "Başsavcıdan fena kıllanıyorum!" Dedi Uras sinirle. Atilla "Tamam, sakin olun. İşin sonunda o bir savcı, hemde başsavcı. Bize laf düşmüyor, emir demiri keser." Demişti, "Komutanım, teröristin fotoğrafı hiç bir dosyada çıkmazsa ne yapacağız?" Diye sordu Batu. "Onu bulana kadar tüm kampları alt üst edeceğiz." Diye cevapladı Atilla gayet sakin bir şekilde. "Bayadır uzun bir göreve çıkmıyoruz komutanım, şöyle bir 6 aylık görev çıksada özümüze dönsek." Dedi Uras, Emre ona yandan bir bakış atıp, "Deli misin oğlum sen?" Dedi. "Deliyim, ben zır deliyim kardeşim." "Söylemene gerek yok, fark ediyoruz zaten kardeşim. Sen şimdiden çık dağa, bize ortamı hazırla biz seni 6 ay sonra almaya geliriz sen hiç merak etme." Emre'nin söylediklerine topluca güldük, Atilla "Sana kıyak, sırtınada bir paraşüt takarım, helikopterle atarım bir dağın başına." Deyince Uras Barış Manço'nun şarkısını söylemeye başladı, "Çıkalım şu dağın başına! Sen gül topla ben nergisi! Hadi gülüm yandan, yandan, yandan biz korkmayız ondan bundan!" "Albay bize acele edin mi demişti komutanım?" Dedim Atilla'ya gitmemiz gerektiğinin sinyalini vererek. "Ben hemen dosyaları alayım arşivden, sonra sivil kıyafetlerimizi giyip çıkalım." Dedi, "Tamam komutanım, nizamiyede buluşalım." Dedim, beni onaylayınca diğerlerine "görüşürüz beyler." Diyip giyinme odasına geçtim. Dolabımı açıp üzerime yedek kıyafet olarak getirdiğim kıyafetleri çıkardım. Altıma gri bir kumaş pantalon getirmiştim, üzerime ise ince beyaz bir gömlek seçmiştim. Son olarak üzerime gri bir blazer aldıktan sonra aklım bordo topuklu ayakkabılarıma gitti, böyle kombinlerin altına ona yakışan bir renkte topuklu ayakkabı giymeyi severdim. Ama bu ortama uymazdı. O yüzden beyaz spor ayakkabılarımı giymiştim. Aynadan kendime baktım, gayet güzel olmuştu. Üniformamı güzelce asıp yanıma küçük çantamı aldım ve giyinme odasından çıktım. Atilla hala arşivde olmalıydı, o gelene kadar nizamiyeye indim. Atilla'yı beklerken nizamiyenin dış kapısı açıldı ve içeriye biri girdi, göz açıma girince bunun Aydilge olduğunu anladım. Beni görünce hemen yanıma doğru geldi, "Merhaba!" "Merhaba." Dedim soğuk bir sesle. "Neden üniforman yok üzerinde?" "Sanane?" Deyince yüzü bozuldu, "Aramızda ki buzları erittiğimizi düşünüyordum?" Dedi. "Onun için bana bir daha yalan söylemeyeceğini düşünüyordum." Dedim bende. "Yalan mı?" Dedi anlamamış gibi. "Babanın burada başsavcı olmasına rağmen kimsem yok dedin." Uzun bir süre sustu, "Özür dilerim..." devam etti, "Benimle bir daha barışmazsın diye düşündüm, o yüzden o an öyle çıktı ağzımdan." Dedi gözlerini yere dikip. Yine yalan söylemişti bana. Bu onun ilk hatası değildi, ona rağmen onu zamanında da defalarca affetmiştim. Ama artık bununla uğraşacak mecalim yoktu. "Aydilge, lütfen bir daha karşılaşmayalım. Bana yakınmış gibi davranmayı bırak." Sonunda Atilla'nın buraya doğru geldiğini görünce rahatladım, bir an önce gitsek iyi olurdu. "Devin, sen gerçekten minnetsizsin. Benim gibi birinin seninle arkadaşlık yapması bile senin için çok büyük bir nimetti. Daha fazla peşinden koşmayacağım!" İşte Aydilge böyle biriydi, iyi bir insanmış gibi davranır, sinirlenince gerçek yüzü ortaya çıkardı. O an aslında dostluğumuzu değilde, o anlarda ki kendimi özlediğimi fark etmiştim. Atilla tam yanıma gelip durdu, "Bence gerçek bir arkadaş yakın arkadaşıyla böyle konuşmazdı savcı hanım. Askeriyenin nasıl bir yer olduğunu kavrayamadınız herhalde, yeni olmanıza veriyorum. Burada özel hayatınza dair ne varsa unutacaksınız, profesyonellik konusunda Devin'den öğrenmeniz gereken çok şey var. İzninizle." Diyip bana doğru döndü, "Gidelim." Arkadan, "Savcıyla nasıl konuşacağını öğren önce!" Diye söyleniyordu. Bir şey demeden Atilla'nın peşine takıldım, duymuş olmalıydı konuşmaları. Yinede bir savcıyla böyle konuşması doğru değildi, başı belaya girebilirdi. "Bu konu sizi ilgilendirmiyordu komutanım." Dedim, "Neden sessiz kalıyorsun?" "Sizin korumanıza ihtiyacım yok. Orada sessiz kalmak benim tercihimdi, lütfen bir dahakine böyle bir şey yaşanmasın." Dedim. "Senin kimsenin korumasına ihtiyacın yok zaten, üsteğmenim. Orada sadece savcının nerede olduğunu, ve orada nasıl davranması gerektiğini açıkladım." Daha fazla konuyu uzatmamak adına, "Benim arabamla gidelim isterseniz." Dedim. "Olur." Deyince lojmanın park alanına doğru yürüdük, iyiki arabamın anahtarını yanıma almıştım. Dosyaları bagaja koyup arabaya bindik,  çok sürmeden hemen yola çıktık. "Yüzün ifşa oldu mu hiç?" Diye sordu birden, "Neden soruyorsunuz?" Dedim gözümü yoldan ayırmayıp. "Ona göre sorguya beraber girip girmeyeceğimize karar vereceğim." Dedi. "Her türlü yüzümü gördü, girsemde sıkıntı olmayacaktır. Ama Hesna ismi duyulmadan önce maske takmıyordum, o zamanlar hiç yüzümü gösterecek görevlere katılım sağlamadım. O yüzden ifşa olduğumu düşünmüyorum." Dedim. "Güzel, sorguya sen başla. Ben yanında duracağım." Beni küçümsemiyordu, aksine çoğu şeye dahil edip güveniyordu. Bunu hissetmek güzeldi. İçimden ne dediğimi fark edince kaşlarımı çattım, hissetmek ve güzel... Bunları ben mi söylemiştim? Ve ben gayet başarılı bir askerdim, tabikide bana güvenecekti! Ben kendi içimde kavga ederken Atilla bunu fark etmişti, "Bir sorun mu var?" Diye sordu. "Yok komutanım." Dedim hemen. Geri kalan sürede sessizce emniyete vardık, arabayı park edip indik. Bagajdan dosyaları aldık; toplam beş kalın dosya vardı. Her geçen gün bir fotoğraf daha ekleniyordu. Arabayı kitledikten sonra girişe doğru yürüdük. İçeri girer girmez tüm gözler bize çevrildi. O sırada Atilla'ya doğru gelen bir komiser vardı, "Vay, kardeşim, hoşgeldiniz. Seni hangi rüzgar attı buralara?" Dedi. "Hoşbulduk Ömer, az önce sorguya gelen teröristle kısa bir işimiz var." Dedi, kısa süreceğini düşünmüyordum, birazdan görecektik. "Az önce çıktım sorgusundan, bizim çocuklar savcının isteğiyle mahkemeye sevk etmek için götürecek birazdan." Deyince kaşlarımı çattım, "Neden bu kadar acele ediyorlar?" Biri "Ömer!" Diye bağırınca o tarafa doğru döndük, bu amirdi. "Buyurun amirim?" Dedi hemen. "Çocuklara söyle, teröristi sorgu odasına alsınlar. Ben bir şey demeden mahkemeye gitmeyecek o." "Savcının emri ne olacak amirim? Geçenlerde ne olduğunu hepimiz biliyoruz." Amir "Ömer, tüm insiyatif bende." Diyip sonrasında bize doğru döndü, "Cihangir albayla görüştüm, sorguya girin ve işinizi halledin." "Sağolun amirim." Dedik, Ömer komiser "Benimle gelin, sizi götüreyim." Deyince peşine takıldık. Burada bir oyunlar dönüyordu, ama ne olduğunu anlayamamıştım. Sorgu odasına girdiğimizde içeride 2 tane polis memuru vardı, camın diğer tarafında ise Hubeyb bağlı bir şekilde oturuyordu Komiser "Erkan, siz çıkın." Dedikten sonra polisler gitti. Atilla "Devin, ben burada kalacağım. Sen gir." Demişti gözlerimin içine bakarak, o sırada yine aynı şey olmuştu. Kalbim çok hızlı atmaya başlamıştı. Uzun süre sonra sorguya gireceğim için heyecanlanmış mıydım? Kesinlikle bu sebeptendi, başka bişey olamazdı. Düşüncelerimden sıyrılıp "Komutanım, dosyaları alayım." Dedim, hemen verdi. Onları aldıktan sonra içeriye girdim, Hubeyb beni görünce korkuyla gerilemeye çalıştı ama bağlıydı. "Boşuna kaçmaya çalışma, buradan anca ölün çıkar." Dedim karşısında durup. Sandalyeyi kendime doğru çekerken çıkan ses odada yankı yaptı, tam karşısına geçip oturdum. Dosyaları önüne koydum. "Beni iyi dinle, şimdi bu dosyalarda ki tüm fotoğraflara bakıyorsun. Gümrah'a benzer birini, ya da onun fotoğrafını bulursan söylüyorsun. Anladın mı?" Sesim gür çıkıyordu, her bir sözüm onun dahada çok titremesine sebep oluyordu. Sakin başladım, ama patlama anlarım da vardı; hem de kimsenin yaşamak istemeyeceği kadar sert. "Neden sana itaat edeyim?" Dedi, ama bunu söylerken bile titriyordu. "Bunu söylerken bile sesin titriyor, çünkü sen korkağın tekisin. Ne sanıyorsun, onları korumaya devam ettiğin için gelip seni alacaklarını mı? Seni kurtaracaklarını mı? Sen bir hiçsin! Ve bizim elimizdesin. Hâlâ onları mı korumayı tercih ediyorsun?" "O-onlar b-beni b-bırakmaz." Dedi zorlukla. "Titremeden konuş şerefsiz!" Diye bağırdım. "Şimdi kapat şu çeneni, az önce ne dediysem onu yap," dedim, birinci dosyanın ilk sayfasını açıp. "Tanıdık geldi mi." Diye sordum. "Hayır." Deyince bir sonrakine geçtim, "Hayır." Ve bir sonraki daha diye, diye üç kalın dosyayı incelemiştik iki saatte. Gözleri yavaş, yavaş kapanıyordu, "Aç şu gözlerini!" Diye bağırdım, açmadı. Kendime söylediğim çayı alıp yüzüne fırlattım, anında acıyla inledi, "Bağırma! Sus ve devam et!" Dedim dosyayı gösterip. "Yüzüm yanıyor!" Diye bağırınca, "Cehennem ateşi saha sıcak, mızmızlanma." Dedim. Tam bir sonra ki sayfaya geçecekken yine bağırdı, tam kızıyordum ki, "Bu o!" Dedi. Atilla'nın olduğu yere doğru kısa bir bakış atıp gösterdiği fotoğrafa baktım, gördüğüm manzarayla birlikte hemen Hubeyb'e bir yumruk attım, "Sen bizimle dalgamı geçiyorsun beyin yoksunu!" Dedim, gösterdiği adam pembe saçlı, dudağını kenarında piercing'i olan bir şerefsizdi. "Yalan söylemiyorum! Bu o! Sürekli saçını boyatır, vallahi bilmem şimdi hangi renktir! Bukalelimon gibi renk değiştirir o!" Cahilin önünde gideni bukalemuna bukalelimon demişti, hayvanlara hakaret. "Yalan söylüyorsan seni bir saat boyunca kaynayan suda boğarım, bunu gerçekten yaparım. Her nerede olursan ol, seni bulurum. Anladın mı!" Dedim masaya yumruğumu vurarak. "A-an-ladı-m." Dedi neredeyse hiç çıkmayan sesiyle, bardağıma baktığımda çok az çay daha kalmıştı. Son kalanıda üzerine döktüm, döktüğüm gibi bağırmaya başladı. "O sesin bir daha kısık çıkmasın, yoksa ses tellerini koparıp saz yaparım." Diyip dosyalarıda aldıktan sonra çıktım. "Çok yaratıcısın, son dediğine bayıldım." Dedi Atilla ben çıkar çıkmaz. "Adam bu." Dedim az önce dediklerini duymamış gibi yapıp Hubeyb'in gösterdiği teröriste işaret ederek. Atilla adamı görünce kaşlarını çattı, "Bu ne." Tepkisi bu olmuştu. "Hepsinin ortasında peri gibi geziniyor herhalde komutanım." Dedim aklımdan geçenleri söyleyerek. Komiser "Kusura bakmayın, ama buna güleceğim." Diyip gülmeye başladı, gülen yüzünü içeriye dalarak giren amir bozdu. "Savcı geldi, adamı teslim etmemiz gerekiyor. İşiniz bitti değil mi?" Dedi, "Bitti amirim." Dedik aynı anda. Dışarıya verdiği talimatla polis memurları içeriye girip Hubeyb'in gözlerini bağladı ve sorgu odasından çıkarttı. Amirde peşlerinden gitti. Atilla komisere doğru dönüp "Sağolun kardeşim her şey için, iyi çalışmalar." Dedi. "Ne demek yüzbaşım, her zaman bekleriz." Günün sonunda dosyalarla beraber karargaha geri dönmüştük, adamın fotoğrafını gören tim gülme krizine girmişti. "Bu ne lan! Pamuk şeker gibi!" Dedi Emre. "Gülmeyi bırakın, adamı bulunca yüzüne istediğiniz kadar gülebilirsiniz. Şimdi herkes evine gitsin, dinlensin. Yarın albayla toplantı yapacağız."  Atilla'nın söylediklerinden sonra hepiniz ayaklandık, "Yarın kahvaltıda görüşürüz komutanım." Dediler Atilla ve bana bakarak. "Görüşürüz." Dedikten sonra dinlenme odasından çıktım, üzerimde hala sivil kıyafetlerim vardı. O yüzden direkt arabama doğru yürüdüm, uzun zamandır ertelediğim o psikolog randevusuna gitmem gerekiyordu. Bana iyi geleceğini umarak yola çıktım. Kısa bir yolculuğun ardından gelmiştim, kliniğin önüne geldiğimde derin bir nefes aldım, ilaçları bırakmıştım. Psikiyatri dosyası kapanmıştı. Tekrar açmak istemiyordum, en son Otis'in sağ kolunu gördüğümde kriz geçirmiştim. Bunun tekrarlanması en büyük korkumdu. Düşüncelerimden sıyrılıp içeriye girdim, lobide duran çalışanın yanına doğru ilerledim. "Hoşgeldiniz Devin hanım, sizi uzun süredir göremedik?" Dedi, beni hemen tanımıştı. "Olabilir. Pınar hanım müsait mi?" Diye sordum. "Pınar hanım tatilde olduğu için sizi yeni psikologumuza yönlendirdim, Efsun hanım sizi bekliyor." Diyip hemen yanda bulunan odayı gösterdi. "Bir dahakine başka bir psikoloğa yönlendirmeden önce sorun lütfen. Pınar hanımdan başkasına gitmediğimi biliyorsunuz." Diyip oradan ayrılarak yan odanın kapısını çaldım, "Girebilirsiniz!" Diye bağırınca kapıyı açarak içeriye girdim. Masa başında oturan genç kız hemen ayağı kalktı, "Merhabalar! Hoşgeldiniz Devin hanım, ben Efsun Atabey." Efsun Atabey... Atilla'nın kardeşi olan Efsun mu? Çatık kaşlarla ona baktığımı fark edince, "Buyurun, oturun lütfen." Dedi koltukları gösterip. Karşısına geçip oturdum. "Bir şey içermisiniz?" Dedi şirin bir sesle. "Çay alayım." Dedim. Hemen telefonundan birini arayıp iki tane çay söyledi, sonrasında bana döndü. "Pınar hanım uzun bir süreliğine burada olmayacak. O yüzden tüm seanslarını ben devir alacağım, lütfen sizin hiç bir kuşkunuz olmasın. Yeni mezun olmuş olabilirim, ama mesleğimde başarılıyımdır." Dedi, heyecanı yüzünden okunuyordu. "Kendinizi tanıtabilir misiniz?" Diye sordu not defterinin ilk sayfasını açıp. "Devin Bige Alkım, 28 yaşındayım." Dedim. "Peki buraya gelmenizin sebebi nedir?" Diye sorunca "Dosyamı okumuşsunuzdur." Diye cevapladım. Bir anlık duraksadı, "Aksine, dosyanızı okumadım. Sizden duymak istedim." Dedi. "Uzun bir süre psikiyatriden yardım aldım, krizler geçiriyordum. Yaklaşık 8 ay önce tedavim bitti, ilaçları bıraktım. Ama bir kaç ay önce tekrardan bir kriz geçirdim." Dedim. "Biz maalesef ilaç yazamıyoruz, bunun için sizi tekrardan bir psikiyatriye yönlendirmem gerekiyor." "Hayır, psikiyatri olmaz." Dedim hemen, "Neden?" "Çünkü ben bir askerim, ve iyileştim. Sadece bunun tekrarlanmasından korkuyorum!" Bilinçsiz bir şekilde panikledim. "O zaman şöyle yapalım, beni bir yakınınız olarak görün. İçinizi dökün, beraber biz çözüm üretelim?" Deyince anlatıp anlatmam konusunda kararsız kaldım, sonuçta Atilla'nın kardeşiydi, isimleri tesadüf olamazdı. Ama işin sonunda o bir psikologdu, profesyonel kalmalıydı. Bir yerden başlamam gerekiyordu. En başından başladım, göreve çıktığımız gün, patlama anı, mesleğimden uzak kalıp kafayı yediğim günler, yaşadığım krizler... Ben anlattıkça gözlerinin dolduğunu hissettim, bunu fark ettiğimi görünce hemen gözlerini kaçırıp az önce gelen çayını yudumluyordu. "Kolay bir hayatım olmadı, halada kolay değil. Ama bir türlü yaşamaya çalışıyorum. Yeni bir arkadaş ortamına giremiyorum, her güldüğümde, her mutlu olduğumda sanki yanlış bir şey yapıyormuşum gibi hissediyorum. Kime nasıl davranmam gerektiğini bilmiyorum, ben bile kendi duygularımdan haberdar değilim. Bazen kendimi yaşayan bir ölü gibi hissediyorum. Hayat anlamsız geliyor." Dedim düz bir yüz ifadesiyle. "Bana yaşadıklarını anlatırken sanki içinde çok büyük bir yük taşıyormuşsun gibi hissediyorum. Mutlu olduğunda bile bunun yanlış olduğu düşüncesi seni engelliyor gibi... Ama burada olduğun ve bunları paylaştığın için çok kıymetli bir adım atıyorsun, bana olanlardan daha fazla bahsetmek ister misin? Bugün burada bana içini dök, ve rahatla." Dedi güven verici bir sesle. "Hiç bir şey değişmeyecek, o yüzden daha fazla konuşmamın bir anlamı yok." Dedim, anlatacağımı anlatmıştım. "Böyle hissetmen çok normal... Özellikle büyük kayıplardan sonra hayatın hep aynı acıyla devam edeceğine inanmak çok sık görülen bir duygu. Senin de içinde hâlâ çok derin bir yas taşıyor olman çok anlaşılır. Burada konuşarak kaybettiklerini geri getiremeyeceğimizi biliyorum... ama birlikte o acının ağırlığını taşımayı biraz olsun kolaylaştırabiliriz. Yalnız olmadığını bilmeni isterim." "Krizlerinizin sebebi sorunlarınızı sürekli içinize attığınızdan kaynaklı olabilir, lütfen buraya sık, sık gelin. Ve bunu bir psikolog randevusu olarak değil, yakın bir arkadaşınıza içinizi dökme seansı olarak görün lütfen." Dedi gülümsemeyle, farklı bir şekilde ona ısınmıştım. İyi birine benziyordu, Uras'ın onu timde sürekli övmüş olmasına şaşırmamalıydım. İçimden 'acaba Atilla'yı tanıyor mu?' Diye sorsam mı diye geçirsemde hemen bundan vazgeçtim. Benim onun timinde olduğumu henüz bilmiyordu, ne kadar gizlilik olsada abisine anlatabilirdi. Yakın bir zamanda timle konuşmak istiyordum, evet açıklamama gerek yoktu, ya da geçmişimi anlatmama gerek yoktu. Ama garip bir şekilde bunu yapmam gerekiyormuş gibi hissediyordum. O yüzden ilk benden duymalılardı, başkasından değil. "Geleceğim. Sağolun." Diyip ayaklandım, tam çıkacakken arkamdan seslendi, "Benim abimde asker, yüzbaşı. Belki tanırsınız, Şırnakta çoğu asker birbirini tanır." Dedi. Aklımdan geçen ilk sözleri söyledim, "Sanmam, iyi günler." Ardından hemen odadan çıktım. İçimi dökmek iyi hissettirmişti. Üzerime bir rahatlık gelmiş gibiydi, yarın nöbetim vardı. O yüzden daha fazla dışarıda oyalanmayıp eve gidecektim. Tam klinikten çıkacakken hiç beklemediğim bir şekilde Urasla karşılaştım, oda aynı şekilde beni görünce şaşırdı. Efsun için mi buradaydı? Gerçi o da çıkıyordu, az önce Efsunla olduğuma göre başka bir şey vardı. Hemen yanıma geldi, "Komutanım?" Burada ne işin var dercesine bakıyordu. Kendimden beklemediğim bir şekilde "Yemek yedin mi?" Diye sormuş bulundum. "Yemedim?" Dedi şaşkınlıkla. "Bugün bendensin, beni takip et." Dedim arabama doğru ilerlerken, arkamda öylece duruyordu hala. "Fikrimi değiştirmeden gel." Deyince koşarak bana yetişti, arabama bindikten sonra köftesini sevdiğim seyyar satıcısına doğru sürdüm. Çoğu zaman lojmanın yakınlarında duruyordu, eskiden hep oradan yerdik. Yol boyunca sustuk, geldiğimizde arabayı bulduğum ilk boş yere park ettim. Burası sokak arası bir yerdi, ama köftesi çok güzeldi. Oturmadan önce iki tane köfte ekmek sipariş edip tahta sandalyelere oturduk. Zorla misafirliğe gitmiş ergen gibi oturuyordu karşımda. "Rahat ol, seni yemem." Dedim. "Estağfirullah komutanım, şimdi açıkçası siz biraz mesafeli olunca nasıl davranması gerektiğini bilemiyor insan..." dedi çekinerek. "Haklısın. Benim yanımda rahat olabilirsiniz, istediğiniz gibi davranın." Dedim. Hemen ardından, "Atilla komutanım Efsunla görüşmeni yasaklamamış mıydı?" Diye sordum. "Görüşmüyoruz zaten komutanım." Dedi durgun bir sesle, "Nasıl yani? Oraya Efsun'u görmeye gitmedin mi?" Dedim, "Efsun mu?" Dedi sorarcasına. "Bilmiyor muydun?" "Efsun orada mı çalışıyor?" Dedi şaşkınca. "Evet." Diye cevapladım. "Nasıl olur ya! Onca yer varken Şırnakta mı çalışacak! Canına mı susamış? En iyi yerlere atanmasına rağmen neden böyle bir şey yaptı!" Dedi birden, "İstediği yerde çalışır. Kimse buna karışamaz Uras." Kız istediği yerde çalışırdı, kimsenin bu duruma karışmaya hakkı yoktu. "Öyle, ama burası tehlikeli. Olmaz. Hem beni psikoloğa giderken görmesini istemiyorum, iyi olduğumu düşünüyordu." Son dediklerini ağzından kaçırmış gibiydi, anında pişman oldu. "Bir sıkıntı mı var?" Diye sordum. Uzun süre duraksadı, "Benim bir kız kardeşim vardı, Nefes. O zamanlar askeri okuldan yeni mezun olmuştum, eğitimlere katılacaktım. Bir gün beni aradı, abi sana ihtiyacım var dedi. Hemen yanına gittim, içeriye girmemle..." duraksadı. "Anlatmak zorunda değilsin Uras, anlatman için gelmedik buraya." Dedim, bana içini dökmesini beklemiyordum. Bunun için getirmemiştim onu buraya. "Gözlerimin önünde intihar etti." Diye bitirdi cümlesini. Bir anlığına ne diyeceğimi bilemedim, ne denirdi ki? "Onu çok ihmal etmiştim. Annem ve babam ayrıydı, evin tüm yükü üstüme binmişti. Kardeşimin derdini anlayamadım ben komutanım." Dedi titrek bir sesle, "Ondan sonra Efsunla tanıştım. O zamanlar daha okuyordu. Onun zoruyla psikoloğa gitmeye başladım, iyileşmemin sebebi Efsundu. Şimdi ise onu yarı yolda bıraktım, Atilla komutanımın arkamızda durmasına rağmen. Ben Atilla komutanımın gözünde ki hayal kırıklığını bir kere gördüm, ama hiç aklımdan çıkmıyor. O kadar şeye rağmen hala beni sevip sayıyor ya, işte en çokta böyle birine ihanet etmek beni bitiriyor. Ne yapacağımı bilmiyorum komutanım. Bugün uzun zaman sonra tekrardan o hisse kapıldım, ne yapacağımı bilemeden karargahdan çıktıktan sonra kendimi klinikte buldum." Çok çaresiz gözüküyordu. Tam o sırada ekmeklerimiz geldi, "Ye, soğutma." Dedim ekmeğini önüne koyup. "Yaşadıkların kolay değil. Ama kaçmak yerine Atilla'yla konuşmalısın, ona hiç hislerinden bahsettin mi? Neden böyle bir şey yaptığını söyledin mi? Ya da Efsunla konuştun mu?" Diye sordum. "Utandım. Bu konuyu konuşacak yüzüm yoktu." Dedi. "Burada hata yapıyorsun. Seni çok sevdiği belli, onu en çok üzen şey sessizliğin olmuş olmalı dışardan baktığımda. Sizi kısa süredir tanıyorum, ama birbirinize çok bağlısınız. Aile gibisiniz, o yüzden onu bir abi olarak gör, içini dök. En azından vicdanını rahatlatırsın. Efsun sana kırgın olmalı, ki haklı. Ama iyi kalpli olduğu belli, seni hâlâ seviyorsa affeder. Tabi kızın sana olan güveni kırılmadıysa." Dedim hemen ardından ekmeğimden bir ısırık alıp. "Onu çok sevdim, halada seviyorum. Bırakmaya niyetim yok, güvenini geri kazanmak için elimden geleni yapacağım." Şöyle yola gel. "Komutanım, siz neden ordaydınız?" Beklediğim o soru gelmişti. "Bir insanın psikologa gitmesi gayet normal." Dedim umursamaz bir tavırla. "Beni yeterince dinlediniz komutanım, bırakın artık bizde sizi dinleyelim. Sizde artık ailemizin bir parçasısınız. Sizi zorlamıyorum, ama anlatırsanız dinleriz." "Yemeğini ye, soğuyacak." Dedim son dediklerini cevapsız bırakıp. Hafif bir tebessüm edip yemeğini yemeye başladı, en sonunda yemeklerimizi bitirdikten sonra ödemek için seyyarın başında duran kişinin yanına gittim. Uras hemen peşimden geldi, "Bugünlük benden olsun komutanım, astsubay maaşları o kadarda kötü değil." Dedi gülerek. "Paran cebinde kalsın, harçlık yaparsın." Diyip kartımı post cihazına değdirdim, "Alındım, gücendim komutanım." Dedi yanımdan. "Şanslısın. Bir daha beni böyle bulamazsın. Bir sonra ki hesaplar sizden." Dedim kartımı cüzdanıma koyup. Seyyarcı abiye "kolay gelsin." Dedikten sonra beraber lojmana döndük. "Her şey için teşekkür ederim komutanım, Atilla komutanımlada yakın zamanda konuşacağım." Dedi tam bizim kata çıktığımızda. "Ne konuşacakmışsın benimle?" Yine her yerden çıkıyordu. Arkamı döndüğümde Atilla'yla göz göze geldim. "Aa, komutanım? Sizde mi burdaydınız?" Dedi Uras. "Hayırdır? Neden berabersiniz?" "Sizi ilgilendirdiğini düşünmüyorum komutanım." Diyip arkama bakmadan evime girdim. Çok fazla sorguluyordu. Uğraşamayacaktım. Yeterince yorulmuştum, dolabımdan toz pembe renginde pijamalarımı çıkarıp giydim. Uzun süredir yüzüme bakım yapmıyordum, o yüzden banyoma geçip ilk olarak yüzümü yüz temizleme jeliyle yıkadım. Daha sonra kurulayıp alışverişe çıktım gün aldığım maskeyi sürdüm, onu yaklaşık 20 dakika yüzümde bekletmem gerekiyordu. O sırada öylece evi gezdim, eve girer girmez sağ tarafta mutfak kapısını görüyordunuz. Girişin hemen karşısında oturma odası vardı, oturma odasının yanında ki koridorun ilk kapısı boş olan yatak odasıydı, ikinci kapı banyo, ve koridorun sonunda ki oda ise benim yatak odamdı. İlginç bir planlamaydı. Tam yüzümü yıkamaya gidecekken kapım çaldı, o sırada girişin yanında ki aynadan kendime baktım. Çok korkunç gözüküyordum. Kapıyı bu tipimle açamazdım. Ama kapı hâlâ çalmaya devam ediyordu, artık yüzümde ki maskeyi boşverip kapıyı açtım. Emre, Uras, Batu ve Boran tam karşımda duruyordu. Beni görünce hepsi bir anda bağırarak kahkaha atmaya başladı, Sinirle "Komutanınızla dalga mı geçiyorsunuz siz! Esas duruşta bekle!" Deyince anında ciddileşip esas duruşa geçtiler. "Emre, rahatta konuş!" Dedim. "Komutanım, çay demledikte hep beraber bizde toplanacağız. Atilla komutanım sizide çağırdı, tabikide sizsiz olmaz. Sizde bizdensiniz, hep birlikte toplanıyorsak sizde gelmelisiniz. Geliyorsunuz değil mi?" Dedi. "Şu an benim bakım saatim beyler. Bir dahakine." Tam kapıyı kapatacakken tuttular, "Komutanım! Bizede maske yaparsınız! Lütfen sizde gelin! Hem çayı çok sevdiğinizi fark etmedik sanmayın, sizin için büyük bir çaydanlığa demledik. Hem hizmet Batu ve Borandan. Son dakika sürpriz tatlımızda geldi!" "Beş dakikaya geliyorum." Dedim. "İşte bu be! İşte bu! İyeeeğhh!" Emre'nin saçma bağırışmasından sonra hemen kapıyı kapattım. Öncelikle hemen yüzümü yıkadım, cildim parlamıştı. Sonrasında dudaklarıma nemlendirici sürdüm. Odama geçip üzerime Beşiktaş'ın eşofman takımını giydim, fanatik bir şekilde Beşiktaşlıydım. Bu sene pek iyi gitmesede sevinmek için sevmemiştik biz Beşiktaşı. Saçımı salık bıraktım, bugün çok fazla sıkarak bağlamıştım saçımı. Başım ağrıyordu. Evin anahtarını yanıma alıp evden çıktım, bir üst kata çıktığımda hangi daire olduğunu bilemedim. O sırada tam karşımda ki daireden gelen bağırışmalardan fazla düşünmeye gerek kalmamıştı, kapıyı çaldıktan sonra uzun bir süre bekledim açılmasını. Boran açmıştı, "Açmaysadın Boran, ben kırıp girerdim içeriye" dedim, "Kusura bakmayın komutanım, Atilla komutanım ve Kubilay komutanım bilek güreşi yapıyordu, tam heyecanlı yerinde geldiniz!" Dedi gülerek, İçeriye girip terliğimi çıkardım, oturma odası benim evimde olduğu gibi tam karşıdaydı. Hepsi bana doğru döndü, "İyi akşamlar herkese." Dedim içeriye girip, o sırada Kubilay birden ayağa kalktı, "ASLAN KOMUTANIM BE! BEŞİKTAŞLI ÇIKTI!" Diye bağırdı. "Aslan falan ayıp oluyor Kubilay, kara kartaldan başka bir şey olamaz." Dedim tekli koltuklardan birine oturup. "Uras ve Batu hariç hepimiz beşiktaşlıyız, onları beşiktaşlı yapma planlarımıza sende dahil oldun artık." Dedi Atilla. "Ben Galatasaraydan vazgeçmem." Dedi Batu, "Lan asker adama yakışıyor mu Galatasaraylı olmak! Utan!" Dedi Emre, "En iyisi Fenerbahçe." Dedi Uras arkasında yaslanıp, "Kaç senedir şampiyon olamıyorsunuz Uras? Ben sayamadım, o kadar çok oldu." "Atilla komutanım, önemli olan şampiyonluklar değil. Ülke puanına en çok katkı sağlayan takım hangisi? Fenerbahçe! Önemli olan bu." "Batu, çayları sen mi katıyordun?" Diye sordum, buraya çay içmek için gelmiştim. "Kalk çay doldur Devin komutanıma!" Dedi Uras onu kaldırtıp, "Komutanım, evimizde her tim personeline özel çay bardağı olur. Sizede bir tane yaptırdık." Dedi Batu mutfaktan bağırarak. O sırada diğerlerinin bardağına baktım, hep kısa sözler yazıyordu. Batu bardağımı getirdiğinde baktığım ilk şey yazısı olmuştu, 'Atarlı Güzel.' Yazıyordu. Bardağı elinden alıp sırıtmaya başladım, "Demek hakkımda atarlı güzel diye konuşuyorunuz." Dedim. "Komutanım, ben timin kraliçesi yazdıralım dedim. Bu tamamen Kubilay'ın fikriydi!" Dedi Emre. Kubilay ona yastık fırlatıp "Lan beni bulaştırma! Benim haberim bile yoktu!" Dedi. "Tamam, kavga etmeyin." Atilla'nın uyarmasıyla sustular. "Eee komutanım, her buluşmamızda bir anınızı anlatıyordunuz. Bugünde nasıl dünya şampiyon olduğunu anlatsanıza!" Dedi Emre. "Gerçekten bu kadar çok mu bilmek istiyorsunuz? Her buluştuğumuzda sorduğunuz soru bu." Açıkçası bende merak etmiştim, "Bende merak ettim şimdi komutanım." Deyince herkes konuşmaya dahil olduğum için şaşırmış gibiydi. "18 yaşındaydım, milli takıma seçildiğimde herkes tepki yağdırdı. Bu yaşta ülkeyi nasıl temsil edecek, ilk yarışı kaybeder gelir diyorlardı. Zaten çok heyecanlıydım, bu tepkiler üzerime büyük bir yük oldu. İlk maçımda kendimi bir türlü toparlayamadım, arka arkaya darbeler yeyince eleneceğimi düşündüm. Toplamda 12 raund vardı, ilk 5'ini bariz bir şekilde kaybettim. Tam bir sonraki raund başlayacakken tribünlerde dalgalanan Türk bayrağını gördüm. O an bana bir güç geldi, bir sonraki raund'ın ilk saniyesine rakibimi nakavt ederek kazandım. O günden sonra hiç bir maçımı kaybetmedim, dünya şampiyonu olduğumda kimse inanamadı." Bu çok büyük bir başarıydı, ailesi için gurur vericiydi. "Bunu hiç bir haber sayfasında görmedik komutanım, paylaşılmadı mı?" Diye sordum. "Paylaşıldı. Ama asker olunca hepsini kaldırdılar gizlilik için." "Komandoların gizlilik şartı bu kadar sıkı değildi sanki komutanım." Deyince çok beklenmedik bir cevap geldi, "Zaten komando değildik o zamanlar, özel kuvvetler personeliydik." Bildiğimiz bordo berelilerdi değil mi? Yanlış duymamıştım? Albay'ın bahsettiği şey bu muydu... - -7. BÖLÜM SONU- Kurgu nasıl gidiyor sizce? Aydilge sandığımız kadar iyi biri çıkmadı... Devin ve Efsun harika ikili olacak diyenler👉🏼 Timin hakkında saklananlar yavaş, yavaş ortaya çıkıyor. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere! -❤️‍🩹

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

9. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.