İçeriğe geç

Savunmasız Kalpler

Bölüm 20 · 15 dk okuma

Savunmasız Kalpler

Bölüm 20

Özel Bölüm - Atilla Alphan Atabey

Hepinize merhabalarr, özel bölüme hoşgeldiniz!

Atilla'nın Atak timini nasıl kurduğunu, askerlerini nasıl seçtiğini okuyacaksınız sonunda. Umarım beğenirsiniz.

Lütfen güzel yorumlarınızı, ve oylarınızı esirgemeyin. Bu bölümün sınırı geçilmedikçe yeni bölüm gelmeyecek...

(Sınır: 40 oy, 300 yorum.)

Bölüm şarkısı:

Aman Aman - Duman

🥀

"Bir timi güçlü yapan silahları değil, birbirini yarı yolda bırakmayan insanlarıdır."

____________

"Şu çocuk kim?"

Kıdemli Üsteğmen Atilla Alphan Atabey, bordo bereli eğitimlerindeydi.

Son bir aydır, aralıksız olarak gelip eğitimleri izliyordu Atilla. Yaklaşık 6 yıl boyunca çeşitli timlerde komutan yardımcısı olarak görev yapmıştı, artık Tim komutanı olmaya hazırdı. Üslerinden gerekli onayları aldıktan sonra son görev yaptığı timden ayrılıp, eğitimde olan personelleri izlemek için temelli olarak memleketi Ankara'ya gelmişti.

Abisinin intikamını alabilmek için kuracağı time en başarılı personelleri seçmek istiyordu.

Eliyle gösterdiği Astsubayın gözü karaydı. Eğitimlerde her zaman en önden giderdi, saatlerce yılan ve akrep dolu suda bile korkmamış, çıkana kadar sesli bir şekilde gülmüştü. Deli demişti başında duran hocaları, Atilla'da tam olarak böyle bir asker arıyordu.

"O mu? Tam bir deli. Astsubay Üstçavuş Uras Karaer, istihbaratçı. Ailesinin milyonluk şirketleri var, anlıyacağınız tam bir zengin bebesi. Buna rağmen tüm varlığını bir kenara itip asker olmuş, sonrada ailesi evlatlıktan reddetmiş. Eğitimin ilk gününde şu yanında ki esmer astsubay var ya," adam eliyle Emre'yi işaret etmişti,

"Düştü, ayak bileği çatladı. Uras onu bir ay boyunca sırtında taşıdı sırf elenmesin diye, sonunda iyileştide çocuğu büyük bir yükten kurtardı. Takım ruhunu sonuna kadar yaşıyor anlayacağın, arkasında adam bırakmıyor."

"Koy listeye. Sevdim bunu." Demişti Atilla 1 hafta boyunca uykusuz kalan, eğitim için yağmurlu havada çamurun içinde sürünen Uras'a bakıp.

Arkadaşına elenmek pahasına sahip çıkıp, onca zorlu eğitimin içinde birde onu sırtında taşımıştı.

Böyle adamlara ihtiyacı vardı Atilla'nın, arkada adam bırakmayan, gözü kara bordo bereliler.

Bu alandan ayrılıp, eğitimin son etaplarına yaklaşan Kubilay'ı izlemeye gittiler,

"Teğmen Kubilay Eryiğit. Üç dil biliyor, Türkçe, İngilizce ve Rusça, ha birde kazakça. Kazak Türkü. Çok zeki, açık ara en iyi keskin nişancımılarımızdan. Gözü kapalı buluyor hedefi, silahını çok iyi tanıyor, inanamayacaksın ama silahına aşık bir deli bu da." Dedi Üsteğmen hayranlıkla,

Atilla memnun bakışlarını Kubilay'ın üzerinde gezdirdi, yanında duran Başçavuş hocası ona doğru eğilip,

"Kaç saattir yerde yatıyorsun lan! Vur şu hedefi!" Deyip yerde ki çamuru gözlerine fırlatmıştı.

Eğitimlerde rütbe yoktu, hiç bir bordo bereli adayı hocasına komutancılık yapamazdı. Sadece saygı duyarlardı, çünkü karşılarında ki başçavuşun üzerinde bulunan rozetlerden ne kadar zorlu görevleri icra ettiği, deneyimi belli oluyordu.

Kubilay gözlerini açmadan, iki el ateş etmişti.

Atilla büyük bir dikkatle izliyordu onu,

"Dürbünü ver." Diye emretti yanında ki üsteğmene, dürbünü eline aldığında, ilk 150 metrede herhangi bir kurşun izi yoktu.

Atamamıştır diye düşündü Atilla, ama yinede 250 metreye bakmak istedi.

Hedefin tam ortasında, iki isabetli atışı vardı.

"Hani lan? 150 metrede bir tane isabetli atışın yok!" Diye bağırdı Başçavuş,

Kubilay başını silahından kaldırıp gözlerini kırpıştırdı,

"Ben 150 metreyi değil, 250 metreyi vurdum hocam. 150 metreyi herkes yapar."

Başçavuş memnun bakışlarla,

"Aferin Eryiğit." Demekle yetinmişti.

Atilla,

"Bunu da ekle." Dedikten sonra devam etti,

"Şu keskin nişancının tim içi eğitimlerinde ki performansı nasıldı? Bundan komutan yardımcısı olur mu?"

Keskin nişancısını bulmuştu, ama ona birde ikinci bir komutan lazımdı.

"Baskı altında iletişimi çok iyi, keskin nişancı olmasına rağmen çatışmayı çok iyi analiz ediyor. Tim kurmuş olsaydım, düşünmeden komutan yardımcısı yapardım onu."

Üsteğmen o kadar övmüştü ki onu, demekki gerçektende başarılıydı.

"Sıhhiyeci var mı aralarında?" Diye sordu Atilla,

"Var komutanım, ama o daha eğitimin başında. Mezun olmasına 8 ay var, pes etmezse tabi. Biraz çıt kırıldım biri, ama tıbbi bilgisi çok iyi."

Beraber eğitim alanın bir başka yerine geçtiler, burada ki kursiyerler eğitimlerinin ortasındaydı. Yaklaşık 20 kişilerdi, bunlardan sadece yarısı kalırdı çoğunlukla. Diğer yarısı pes ederdi.

Atilla kollarını birbirine bağlayıp dikkatle eğitimde ki askerleri izledi,

"Astsubay Çavuş Batu Cevher, en genç kursiyerimiz. Son bir kaç eğitimde ona sıhhiye görevini verdik, büyük bir soğuk kanlılıkla müdahale etti hepsine."

Yanında ki üsteğmen bilgilendirmelerine devam ediyordu.

Atilla işaret ettiği askere baktı, büyük bir dikkatle hocasının anlattıklarını dinliyordu. Heyecanı gözlerinden belli oluyordu, daha çok gençti. Bebeksi bir yüzü vardı, dışarıdan bakan onun asker olduğuna asla inanamazdı.

"Listeye ekle, 8 ay sonra tekrardan değerlendirelim."

Bir istihbaratçı, bir keskin nişancısı, birde sıhhiyecisi olmuştu. Daha doğrusu 8 ayın sonunda pes etmezse, birde sıhhiyecisi olacaktı.

Fakat hâlâ eksikleri vardı timin,

"Haritacı olan kursiyerlerin listesini versene bana." Diye sordu.

"Komutanım, Astsubay Üstçavuş Emre Akyol var. Astsubay Uras'ın dostu, tüm araziler ezberinde. Matematiksel olarakta çok güçlü, anında size varmanız gerektiği yere kaç kilometre kaldığını hesaplar. Bu ikili biraz deli dolu, ama ayrılmaz bir ikililer komutanım."

Atilla uzun bir süre düşündü, bu yakınlığın, samimiyetin tim içerisinde nasıl olacağını bilmiyordu. Çok duygusal düşünebilirlerdi, ama yinede yanında ki üsteğmenin ona en başarılı kursiyerleri anlattığını biliyordu.

"Bunu şimdilik bir kenara not al, düşüneceğim."

Devam ettiler, timin son mensubunuda bulmuşlardı. Kendisi bir bomba imha uzmanıydı, fakat maalesef eğitimi yarıda bırakmış, ve son anda Atak timine alınmamıştı bu teğmen.

Atilla'nın kararlı adımları koridorda duyuluyordu, etrafındaki tüm kursiyerlerin gözü ondaydı.

Aynı zamanda da kursiyerler, kendi aralarında konuşuyorlardı. Çünkü yakın bir zamanda onlara özel bir özel kuvvetler timi kurulacağı, ve sadece eğitimi üstün başarıyla bitirecek askerlerin alınacağı söylenmişti. Hepsi kendini kanıtlamak için adeta bir yarışa girmiş gibiydi, en çok ta üst dönemlerde olan kursiyerlerde oluyordu bu.

Herkes tim komutanını çok merak ediyordu, o zamanlar bu kişinin onları sürekli gözlem altında tutan Kıdemli Üsteğmenin olduğundan haberleri yoktu.

Atilla koridorun sonunda bulunan odanın tam önünde durdu, burası Tümgeneral Ahmet Atabey'in odasıydı.

Atilla'nın babası, Ahmet general özel kuvvetlerde çok saygı duyulası bir insandı. Askerlik hayatı boyunca hep en zor görevlerde yer almış, koca bir orduyu komuta etmişti. Ardı ardına gelen üstün başarıları nedeniyle, albay rütbesinden sonra kısa bir sürede general olmuş, omuzunda ki rütbelerin ağırlığı artmıştı.

Mutlulukla kapıyı çaldı Atilla, babasını sever ve sayardı. Ne kadar zamanında yanlarında olmadığı için ona hep öfkeli olsada, mesleğe girdiği anda aslında onu daha iyi anlamıştı. Ailen beklerdi, ama görev beklemezdi.

İçeriden gelen "gir!" Emriyle kapıyı açıp içeriye girmişti, kısa bir baş selamı verdi.

Generalin yüzünde bir gülümseme oluşmuştu,

"Rahat, üsteğmenim. Geç otur."

"Sağolun komutanım, ben oturmayayım."

Ne kadar babasıda olsa, bir generalin odasında oturmak biraz yürek isterdi.

"Oğlum, otursana?"

Ses tonundan anlamıştı, bunu komutanı olarak değil, babası olarak söylemişti.

Bu sefer karşı çıkmadı Atilla, karşısına geçip oturdu.

"Nasıl gidiyor seçmeler? Hazır mısın tim komutanlığına?" Diye sormuştu babası gururla,

Atilla'nın göğsü kabardı, gözlerinin içi gülüyordu.

"Daima hazır komutanım. Hepsi aslan gibi çocuklar, seçmek zor olsada bir kaç kursiyer gözüme battı. Onları değerlendirmeye alıp kararımı vereceğim."

Ahmet Tümgeneralin yüzü birden düşmüştü,

"Alphan, oğlum. Bak beni iyi dinle, seninle o kadar çok gurur duyuyorum ki, anlayamazsın oğlum. Ama, bu timi abinin intikamını alabilmek için kuruyorsan en başından vazgeç."

Atilla kaşlarını çatmıştı, neden babası böyle bir şey söylüyordu? Abisinin intikamını yerde bırakacak değildi!

"Abime bunu yapanları öldürmediğin için, yarım kalan işini ben halledeceğim baba. O yüzden vazgeçmeye hiç niyetim yok." Başı dikti, bu sert sözleri bir generale söyleyemezdi. Ama babasına söyleyebilirdi.

Abisini vurup şehit olmasına sebep olan şerefsiz, zamanında Albay Ahmet Atabey tarafından etkisiz hale getirilmişti. Ama o kişi sadece bir paralı askerdi, onun başında duran, bu emirleri veren kişiyi bulmak istiyordu Atilla. Asıl o zaman, abisinin intikamını almış olacaktı.

"Gözün, intikam ateşinden kör olacak Atilla! Hadi beni düşünmüyorsun, peki annen? Sana bir şey olursa ne yaparız! Bir oğlumuzu kaybettik, senide kaybedemeyiz anla bunu oğlum!"

Atilla Sinirlerinin gerildiğini hissediyordu,

"Annemi bu kadar çok mu düşünüyorsun gerçekten? O zaman neden onu hâlâ yalnız bırakıyorsun? Abimin şehit olduğu zamanda göreve gittin, aylarca gelmedin. Hadi onu anlıyorum, görev bu. Peki ya ondan sonrası!"

Gonca ve Ahmet'in aşkı dillere destandı, birbirinin ilk aşkıydı onlar. Birbirileri için çok fedakarlık yapmışlardı, çok zorluk çekmişlerdi ve sonunda hayal ettikleri hayatı yaşamışlardı. Evlenmişlerdi, çocukları olmuştu.

Zaman geçmişti, ama aşkları ilk gün ki gibi tazeydi.

Ne olduysa, oğulları şehit olduktan sonra olmuştu. İkiside bu acıyla nasıl yaşayacağını bilememişti, Ahmet oğlunun cenaze töreninden sonra kendini dağlara atmıştı. Bir yıl boyunca eve dönmemişti, bu sürede Gonca'yı, ailesini yalnız bırakmıştı.

O bir yılda Gonca çok düşünmüştü, çok değişmişti. Ve bir yılın ardından Ahmet eve geldiğinde, karşısında çok farklı biri vardı.

Sevdiği kadına ne olmuştu böyle?

Peki ya çocukları?

O günden sonra aralarına bir soğukluk girmişti, hâlâ deliler gibi aşıklardı. Ama aralarına bir kere soğukluk girmişti, geri dönüşü yoktu.

Boşanmışlardı.

Gonca, rahatlayacağını sanmıştı. Halbuki daha da çok yıkılmıştı, oğlunu kaybetmişti, sevdiği adamdan ayrılmıştı.

Güç alacağı kimsesi kalmamıştı.

Ahmet Atabey derin bir nefes aldı,

"Annen benden ayrılmak istediğini söylediğinde onu vazgeçirmek için elimden ne geliyorsa yaptım! Annen benden uzakta yaşamak istedi, bende bunu kabul etmek zorunda kaldım. Bak bana, yıllardır sevdiğim kadından ayrıyım. Yıllardır bir çift fotoğrafımıza bakıp sevdamı kendi içimde yaşıyorum! Umarım oğlum, asla sevdiğin kadınla sınanmazsın bu hayatta."

(Atilla'dan)

Boşanmış ve birbirini seven anne ve baban olduğunda, sürekli bu tür hikayeler dinlemek zorunda kalırdınız. Madem bu kadar çok seviyorsunuz, neden ayrıldınızda bizi aile ortamından mahrum bıraktınız diye sormak yıllardır dilimin ucuna gelmişti. Soramamıştım.

"Bizde yıllardır sizin aşk hikayenizi dinliyoruz psikolog gibi! Ya birbirinizi tamamen unutun, ya da barışın! Bizide zor duruma soktuğunuzu görmüyor musunuz!"

Bu lafım anneme değildi. Çünkü annem bize asla belli etmezdi, o gerçekten sevdasını içine gömenlerdendi. Özlemi çoktu, cesareti yoktu.

Uzaktan izlerdi babamı, Efsun'u almaya geldiğinde, babamın canlı olarak yayınlanan resmi törenleri olduğunda. Fark etmediğimizi düşünürdü, biz de annem anlamasın diye yanından uzaklaşır, bir nebzede olsa kendini iyi hissetmesi için onu o anlarda yalnız bırakırdık.

"Özür dilerim oğlum. Lütfen dediklerimi ciddiye al Atilla. Bilmediğin şeyler var, benim rütbemin bile yetmediği şeyler var! Timini kur, operasyonlara çık ama bu konuyu bana bırak."

Kaşlarımı çattım, babamım rütbesinin bile yetmediği şey neydi?

"Bana karşı dürüst ol baba, sen bir generalsin! Rütbenin yetemediği şey ne!" Dedim sinirle,

"Atilla, beni iyi dinle. Eğer timini kurduktan sonra emirlerimi çiğnersen, o zorlukla kazandığın bordo bereni unutursun. Durumun ciddiyetinin farkına var, sana gerekli açıklamayı yapacağım ama şimdi değil."

Sinirle güldüm,

"Durumun ciddiyetinin farkına varabilmem için, durumun ne olduğunu bilmem lazım değil mi baba?"

"Git, timini kur ve emrimi ikiletme Kıdemli Üsteğmen Atilla Alphan Atabey!"

Baba rölünden çıkıp, asıl kişiliğine geri dönmüştü, komutanım.

Oturduğum yerden ayağa kalkıp esas duruşta,

"Emredersiniz komutanım, hiç kuşkunuz olmasın. Atak timi, tüm şehitlerimizin intikamını alabilmek için gerekirse canını feda edecek, ama intikamdan vazgeçmeyecek. İzninizle." Dedim, bu onu sinirlendirmeye yetmişti. Beklemeden odadan çıktığımda, bugünki eğitimini bitiren kursiyerler koridorda yürüyordu.

"Geberdim, bittim, öldüm oğlum ben!"

Bağıra bağıra konuşan kişi, Uras denen kursiyerdi.

Beni fark etmediği için gayet rahattı,

"Asıl geberen benim amına koyayım, şu halime bak! Lan Uras, bıraksak mı lan?"

Yanında konuşan kişide Emre'ydi.

"Sik, sik konuşma. Şerefsiz herif, boşuna mı taşıdım seni sırtımda! Şurda mezuniyete az bir zaman kaldı, o kadar zorluk çektik çıkmış karşıma bıraksak mı diyor! Yürü lan önümden!"

"Seni test ettim, aferin lan! Bizim lügatımızda pes etmek diye bir şey yok!"

Yorgunlukları seslerinden belli oluyordu, ama yinede kalabalığın içinde yorgunluktan adımını zor atan kursiyerlerin arasında tek konuşan onlardı.

Sonunda beni fark eden olmuş olacak ki,

"Komutan bize bakıyor!" Dedi aralarında bir kişi, hepsi kafasını bana doğru çevirip omuzumda ki yıldızlara baktı, anında esas duruşa geçtiler.

Kollarımı arkamda birleştirip yavaş hareketlerle yürüyüp tam önlerinde durdum.

"Bakıyorumda keyifler yerinde! Arkadaşlarınız koridorda bağıra, bağıra konuştuğuna göre hiç yorulmamışsınız. Bence sizi tekrardan eğitim alanına alalım biz!" Dedim gür bir sesle, anında hepsi Uras ve Emre'ye öldürücü bakışlar atmaya başlamıştı.

Hepsi başlarını öne eğmiş bir şekilde bekliyordu,

"Asker! Karşınızda komutanınız olsa bile, üzerinizde şanlı Türk bayrağı olduğu sürece kimsenin önünde başınızı öne eğmeyeceksiniz, anlaşıldı mı!" Dedim sesimi yükselterek, aynı anda,

"Emredersiniz komutanım!" Dediler başlarını dik tutup,

"Dağılın! Bir daha da koridorda yüksek sesle konuşmayın!" Dedim Uras ve Emre'ye bakarak, başlarını mahçup bir şekilde öne eğecekken az önce söylediklerim akıllarına gelmiş olacak ki kendilerini son anda durdurdular.

Söylediklerimden sonra hepsi baş selamı verip ortadan kaybolmuştu. Ben de tam yoluma devam edecekken, arkamdan biri seslendi,

"Komutanım!"

Kursiyerlerden biriydi, saçları birbirine girmişti, üzeri ise çamurluydu. Tam karşımda durup tekmil verdi,

"Kursiyer Boran Beyoğlu!"

"Rahat." Dedim sorgulayıcı bakışlarımı üzerinde gezdirip,

"Komutanım, siz Atak timinin komutanı olacaksınız değil mi?" Diye sordu çekinerek, henüz kimse bilmiyordu bunu. Çelik Bilek'i tanıyan çoktu, ama bu kişinin ben olduğunu çoğu kursiyer bilmezdi.

"Doğru." Diye cevapladım kısaca.

"Komutanım, bu timin bir parçası olmak için ne yapmam gerekiyor? Her şeyimi feda etmeye hazırım."

Cesaretini ve dik duruşunu sevmiştim, kendinden emindi.

"Demek Atak timine katılmak istiyorsun."

Başını evet anlamında salladı, timime seçeceğim personeller, en başarılı kursiyerlerden oluşacaktı. Maalesef Boran, benin listemde yoktu.

"O zaman kendini kanıtla, Beyoğlu." Dedikten sonra arkamı dönüp kendi odama doğru yürümeye başladım. Ben personellerimi seçmiştim.

Tüm fotoğrafları yan yana koydum,

Uras, Emre ve Kubilay, 50. Dönem kursiyerleri, bir ay sonra mezun olacaklar.

Boran ve Batu, 52. Dönem kursiyerleri, mezun olmalarına daha 1 yıl var.

Bu timde hâlâ içime sinmeyen şeyler vardı, Uras ve Emre ne kadar sahada başarılı olsada çok ciddiyetsiz duruyordu. Batu'nun mezun olup olmayacağı kesin değildi, Boran'dan da henüz emin değildim.

Bunlara rağmen, Uras'ın arkadaşını yarı yolda bırakmaması ve elenmek pahasına onu aylarca sırtında taşıdığı gerçeğini unutmamak lazımdı. Böyle adamlara ihtiyacım vardı, sahada ciddiyetlerini korudukları sürece saha dışında ki hareketlerine takılmamam gerekiyordu.

Yanımda bulunan dosyaya baktım,

ATAK TİMİ

Tim komutanı: Piyade Kıdemli Üsteğmen Atilla Alphan Atabey.

Personeller:

İşte o kısım boştu.

Uras'ın fotoğrafını alıp yanımda bulunan panoya astım, istihbaratçımız belliydi.

Kubilay'ı ise kesinlikle timimde istiyordum, düşünmeden onunda fotoğrafını panoya astım.

Emre ve Uras, uyumluydu. Sahada birbirilerini tamamlıyor, aynı zamanda da birbirilerini motive ediyorlardı. Emre kendi alanının en başarılı askerlerindendi, onunda fotoğrafını elime alıp panoya astım.

Son iki personel arıyordum.

Batu ve Boran'ı, eğitimlerini bitirdikten sonra tekrardan değerlendirecektim. O yüzden şimdilik onların yerine, iki tane astsubay daha seçtim. Timimde değişiklik istemiyordum, o yüzden eğer seçtiğim personellerden memnun olmadığım kişiler olursa bunu timi kurduğum ilk 1. Yılın sonunda çözüp, son eklemeleride yaptıktan sonra Atak timini tamamlayacaktım.

Son seçtiğim personeller, Astsubay Çavuş Salih Üstün ve Astsubay Çavuş Yunus Bahadır'dı.

Bu iki asker, Atak timinde çok emek vererek savaşmıştı. Fakat işin sonunda intikam almak uğruna üniformalarını kaybetmeyi göze alamadıkları için timden ayrılmak istemişlerdi. Atilla onları anlayışla karşılamıştı, sonuna kadar haklılardı. Onları zorlayamazdı.

Bir kaç adım uzaklaşıp tüm panoyu gözden geçirdim, gayet memnundum.

İçimde hafif bir heyecan vardı, bir yandan da üzerime binen büyük bir sorumluluk.

En büyük korkum şehit vermekti, bunu düşündükçe huzursuzlaşıyordum.

Görev yaptığım yıllar boyunca, yanı başımda şehit olan sayısız askerim olmuştu. Her birinin ismi aklımdaydı, her birinin adını yaşatmak için elimden geldiğince ailelerine yardımcı olup, adlarına bir okul, kütüphane ya da hayır yapmaya çalışıyorduk.

Çünkü şehitler vurulunca değil, unutulunca ölürdü.

Çok sevdiğim bir söz vardı;

"Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!

Düşün altında ki binlerce kefensiz yatanı,

Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı;

Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı..."

Maalesef ki, halkımız bu toprakların altında yatan sayısız kahramanlarımızı unutuyordu. Televizyonda şehit haberlerini görünce bir kaç saniyeliğine üzülüp geçiyorlardı, o sıralarda hikayenin diğer tarafında hayatları boyunca bu acıyla yaşayacak şehit aileleri vardı.

Kolay değildi, hemde hiç...

Her şey, vatan içindi.

1 ay sonra - yazardan

Kursunu başarıyla bitiren bordo bereliler, heyecanla hangi time alındıklarını öğrenmek için haber bekliyorlardı. Hepsi seçilmiş kişilerdi, bordo bereli olmak çok, ama çok zordu. Onlar imkansızı başarmış, Özel Kuvvetler Komutanlığının birer parçası olmuşlardı.

Tüm kursiyerlerin Atak timinden haberi vardı, en çokta Çelik Bilek adıyla bilinen tim komutanını merak etmeyen yoktu. Özel Kuvvetlerde haberler çabuk yayılırdı, öyle ki Kıdemli Üsteğmen Atilla Alphan Atabey'in tek yumrukla bayılttığı teröristlerin ve aldığı başarı ödüllerinin haberide tüm komutanlıkta konuşuluyordu.

Çelik Bilek'in kuracağı timin bir parçası olmak, hepsinin hayaliydi.

Sabırsızlıkla tayinlerinin nereye çıktığını beklemiş, ve sonunda öğrenmişlerdi.

Uras bir anlığına şaşırsada, bunca emeğinin sonunda karşılığını almış olmanın mutluluğuyla yüzünde büyük bir gülümseme oluşmuştu. Emre, gözlerine inanamamıştı. Evet çok pozitif bir karakter yapısı vardı, konuşkandı, bazende bir o kadar ciddiyetsiz. Ama kimse ona işini iyi yapmıyorsun diyemezdi. Uras'la aynı time gittiğini fark edince o kadar çok gurur duymuştu ki, hem kendiyle hemde Uras'la.

Uras'a çok şey borçluydu Emre, eğer bugün bordo beresini takıp yeminini ettiyse, hepsi Uras sayesindeydi.

Kubilay tepkisizdi, içten içe mutlu olsada onun aklı başka bir yerdeydi.

Herhangi bir time katılmayacaktı. Hatta mesleği bırakma raddesine kadar gelmişti, sevdiği kadın ansızın ortadan kaybolmuştu. Arkasında en ufacık bir iz bile bırakmadan gitmişti. Kubilay onu çok iyi tanıyordu, bile isteye bırakmazdı Kubilay'ı. İkiside birbirine çok aşıktı, o yüzden Kubilay onu bulabilmek için mesleğini bırakmaya bile razı gelmişti.

Aşk, insana her şeyi yaptırabiliyordu.

O yüzden Kubilay, Atak timine katılmamış, bir yıl boyunca sevgilisini aramıştı.

Bu sürede Atilla, ona hep destek olup Atak timinde hâlâ bir yerinin olduğunu söyleyip yardımcı olmuştu.

Atak timinin kurulduğu ilk yılda, Atilla ve timi bir çok göreve çıkmıştı, ama hiç biri abisinin intikamını alabilmek için değildi. Babası bilerek onlara başka görevler veriyordu.

Bu durumu fark eden Atilla timini karşısına alıp açık açık konuşmuştu, böylelikle bu riski göze almayıp timden ayrılan ikilinin yerine eğitimini yeni bitiren Boran ve Batu gelmişti.

Boran, o kadar çok çabalamıştı ki, kendini göstermek için üstün performanslar göstermişti. Atilla onun bu çabasına şahit olduktan sonra fazla düşünmeden almıştı onu time, Batu'da aynı şekilde çok çalışmıştı. Kursta ki en geç kişi oydu, gençliğinin baharlarında, bir bordo bere uğruna gençliğinden vazgeçmişti. Çünkü bu eğitimden sonra hiç bir personel eskisi gibi olamazdı, eğitimde o kadar çok zorluk çekiyor, o kadar çok şey yaşıyorlardı ki hayata olan bakış açıları değişiyordu. Kimse eskisi gibi değildi.

Bunları bilen Atilla, onlara karşı kendini hep suçlu hissedecekti. Eğer Atak timini kurmamış olsaydı, hepsi hâlâ birer bordo bereli olarak görevine devam edecekti. Fakat o zaman, Atilla asla Devin'le karşılaşmazdı, Göktay ve Uras uzun bir zaman sonra bir araya gelip, aralarında ki sıkıntıları çözmeye başlamazdı. Efsun ve Uras belkide daha mutlu olurdu, Kubilay ise mesleği çoktan bırakıp kendini yalnızlığa sürüklemişti bile.

Hayatınızda yaşadığınız her şeyin bir sebebi vardı, belki o an çok üzülselerde ileride anlayacaklardı ki, iyiki bazı şeyler yaşanmış...

🪖

Beraber sayısız görevlere çıkmış, sayısız zorluklar çekmişlerdi. Gerektiğinde aylarca aç kalmışlardı, bir tane kumanyayı bölüştükleri bile olmuştu. Uykusuz kaldıkları günler, yaralandıkları görevler, ailelerinin yanına gidemeyip, onlarla görüşemeyip aylarca onlarla görüşemeden gerçekleştirdikleri görevler...

Emre ve Uras'ın dışardan çok ciddiyetsiz duran, mizahcı kişiliklerinin altında, güçlü birer bordo bereli yatıyordu aslında. Eğitimde o kadar çok zorluk çekmişlerdi ki, bunu dışa vurma yöntemleri isyan etmek değildi. Gülmekti, hayallerini yaşadığının farkında olmaktı, korkularının önüne geçmek için çabalamaktı. (Uras korku konusunda zorlansada...)

Uğruna bir çok bedel ödedikleri bordo bereleri gittiğinde, kimse belli etmesede içlerine derin bir yas işlenmişti. Ama hiç biri pişman değildi, en azından intikam aldık diyorlardı. Peki aslında intikam alamadıklarını öğrendiklerinde ne olacaktı? Atilla'ya isyan edecekler miydi?

-

-ÖZEL BÖLÜM SONU-

Atak timinin kuruluşunu sonunda okumuş olduk, aslında hepsinin Atilla için çok büyük bir fedakarlık yaptığını gördük. O yüzden onlar gerçekten bir aile gibi, Atilla'nın ısrarla yeni personel istemesinin sebebi tam olarakta bu aile ortamını bozmamak için aslında.

Yinede anladık ki, Devin ve Göktay sonradan gelseler bile bu ortam bozulmadı, aksine ailenin birer parçası oldular.

Okuduğunuz, Atak timinin eski personellerinin isimlerini unutmayın :)

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.