Yeni bölüme hoşgeldinizz!
Bol bol oy, ve yorum atmayı unutmayın!
Bölüm şarkıları:
Aşk Laftan Anlamazki - Yıldız Tilbe
Yaralarını Ben Sarayım - Berk Baysal
Aklım Karıştı - Kenan Doğulu
On The Nature Of Daylight - Max Richter
(Sınır: 100 oy, 600 yorum)
🥀
"Sevgiye açılan kalp, aynı zamanda yaralanmaya da hazırdır."
__________
Bugün, Gülhane Askeri Tıp Fakültesi'de ilk günümdü. Aynı zamanda da, doğum günümdü.
Doğum günümü normalde de hiç kutlamazdım, o yüzden bugünün benim için normal bir günden farkı yoktu.
Dün sabah okula teslim olmuştuk, toplamda 10 kızdık, hepimiz bir yatakhanede kalacaktık.
Ben hiç yabancılık çekmemiştim, zaten hayatım yetimhanede geçmişti. Burası, o rutubet kokan yetimhaneden bin kat daha iyiydi.
Her şeye rağmen, mutluydum.
Aklımda kalan tek şey, Kara Harp Okulu'ydu. Çok istemiştim, hemde çok. Kazanmıştım da.
Tabip subay olmak, doktor olmak, evet havalıydı. Ama 'hayalim' diyemezdim.
Şikayet etmeyecektim, annemin hayalini gerçekleştirecektim.
Yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu, dolabımı açtım, ve saatlerce üniformamla bakıştım...
Ben asker olacaktım, ben Tabip Subay olacaktım.
"Pşşt! Baksana!"
Arkamdan gelen sesle hemen o tarafa doğru döndüm, bu kız doğru hatırlıyorsam Aylin'di,
"Efendim devrem!" Dedim heyecanla, devrem kelimesini çok seviyordum. Şimdi bunu kullanabilmek, çok ayrı bir mutluluktu.
"Hemende alışmışsın, devrem falan." Deyip güldü,
"Ne sandın kızım, burası sivil üniversite değil. Anında alışmanız lazım ortama." Dedim kendimden emin bir şekilde.
O sırada geriye kalan diğer kızlarda gelmişti,
"Bir şey diyeceğim, telefonlarımızı almaya geliyorlar!" Dedi sarışın bir kız, hemen gözlerimi kocaman açtım,
"Ne! Olmaz! Ben şarkı dinliyorum ama!" Diye mızmızlanıp isteksizce ranzama geçtim.
Sonra olduğum yerde dikleştim,
"Vazgeçtim!" Dedim,
"Alışalım kızlar! Burası GATA!" Deyip ayağa kalktım.
Sarışın kız "Tam mızmızlanacaktı! Son anda kendini frenledi!" Deyip gülüp,
"Ne yapayım? Artık alışmamız lazım. 6 yıl boyunca, yuvamız burası kızlar." Dedim.
Aylin sesli bir şekilde,
"Bige haklı kızlar, en baştan söylüyorum. Kavga etmek yok, küs olmak yok. 6 yıl sonra, mezuniyet törenimizde hepimiz birbirimizle gurur duyarak mezun olacağız." Deyince hepimiz ona hak verdik.
Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, mutluluktan.
Burası en azından sıcaktı, aile ortamı vardı.
Yetimhanede ki gibi değildi, zorla bakılıyormuşum hissi yoktu. Her gün, marketten alışveriş yapar gibi evlat sahiplenmek isteyip 'çocuk' beğenmeye gelen yoktu. Hepsi, o pis yetimhanede kalmıştı.
Ve ben, Askerî tıbbiyeli Bige Alkım olarak ilk kez kendimi bir yere ait hissediyordum.
Buraya, askeriyeye.
Telefonlarımızı vermeden önce, hepimiz grupça bir fotoğraf çekindik. Anı kalması adına yeni kurulan Instagram adlı uygulamada paylaştım fotoğrafımızı;
15.09.2012 - devrelerim ile beraber🫡
O akşam, heyecandan uyuyamamıştım.
Ranzamın hemen yanında bulundan pencereden dışarıya baktım,
"Anneciğim, babacığım, kardeşim... her şey sizler için." Dedim,
"Biliyorum, yanımdasınız. Beni yalnız sandılar, ama hep siz vardınız aslında yanımda. Sizi çok seviyorum." gözlerimin dolmasına mani olmamamıştım.
Bazen, keşke bende onlarla birlikte şehit olsaydım diyordum. Ama eğer öyle olsaydı, intikam peşinden gidecek kimse olmazdı. Tabikide askerlerimiz, herkesin intikamını alıyordu. Fakat bu farklıydı, intikamlarını alıp, şehit olacaktım.
Son kez gökyüzüne baktım, kocaman gülümsedim.
Bunu, okulu bitirene kadar, her akşam yapmıştım.
Dediğimiz gibi, 6 yıl boyunca bir gün bile kavga etmemiştik. Ama, aile gibide olamamıştık.
GÜNÜMÜZ
"Senin burda ne işin var!"
Uras'ın aniden kalkmasıyla hepimiz şaşırmıştık, anlaşılan önceden tanışıyorlardı.
Albay sesini yükselterek "Uras! Otur oturduğun yerde!" Deyince, usulca yerine oturdu.
Göktay denen asker "Atak timinin yeni mensubu benim, Uras üstçavuş. Hoşbuldum." Deyip sahte bir şekilde gülümsedi, Uras sinirle ellerini yumruk yaptı.
Atilla onu bakışlarıyla uyarınca kendine çeki düzen verdi.
"Otur Göktay,"
Göktay Boran'ın yerine oturmuştu.
Boran'ın aramızda olmaması, onun yerinin hemen doldurulması sinirimi bozmuştu.
"Timinizde bir bomba imha uzmanına ihtiyacınız vardı, Göktay alanında çok başarılı bir asker. Tam da Atak timine uygun bir Astsubay," albay sözlerinin devamını getirmeden Göktay'a doğru döndü,
"Tim içerisinde en ufacık bir sıkıntı çıkarsa, sana verdiğimiz o son şansı kaybedersin." Deyip gitti.
Son şans derken neyden bahsediyordu?
Atilla derin bir nefes alıp ayağa kalktı,
"Atak timine hoşgeldin Göktay. Az önce albayı duydun, Atak timinde herkes aile gibidir. Uras'la aranızda ki durumu bilmiyorum, ama eğer bu durum sahaya yansırsa bedeli çok ağır olur. Anlaşıldı mı!" Diyip Uras'a baktı, ikiside aynı anda,
"Anlaşıldı komutanım!" Dedi.
"Güzel. Göktay, şu anda aramızda olmayan yaralı bir tim üyemiz var. Büyük bir operasyonun içerisindeyiz, detaylarını albaydan öğrenmişsindir. Her an sahaya çıkmamız gerekebilir, her an bir gelişme olabilir. Bu tempoya alış."
Göktay kendinden emin bir şekilde,
"Bir bomba imha uzmanı olarak bir çok tehlikeli görevde yer aldım, bir çok kez ölümle burun buruna geldim komutanım. Hiç kuşkunuz olmasın, kanımın son damlasına kadar savaşmaya hazırım." Deyince gözüme girmişti.
Artık o da mecburen ailemizin bir parçası olacaktı, onu aramıza alacaktık.
Uras'la aralarında ne geçtiyse, bunu öğrenip çözecektik.
Hepimiz kısaca kendimizi tanıttıktan sonra Atilla,
"Biz Devin ve Uras'la sorguya gidiyoruz, Emre, sen savcıyı oyala. Uras sen sorguyu izleyip sonrasında verdiği istihbaratların doğruluğunu araştır. Kubilay, sende Göktay'la birlikte harekat merkezine git. Topladığımız bilgilere bakıp, hangi timin operasyonunu ilgilendiriyorsa tim komutanına bildirin. Ona göre diğer operasyonlarda tehlike altında olmasın. Batu, sen bugün izinlisin. Boran'ın yanında ol. " Dedi.
Batu'ya izin vermesi iyi olmuştu.
Hepimiz ayağa kalkıp,
Emredersiniz komutanım!" Dedik.
Atilla önden, ben ve Uras'da hemen onun arkasından çıktık toplantı odasından.
Aron bir kaç gündür sorguya alınmak için bekliyordu.
Onu karargaha sokmaları biraz zor olmuştu, kimseye görünmeden, gizlice halledilmişti.
Emre hemen savcının en çok dolandığı yere gitti, Atilla'nın odasının etrafı.
Bizde bir alt katta bulunan sorgu odasının yolunu tuttuk.
Burası, yer altında bulunan bir sorgu odasıydı.
Gizli olduğu için bir çok asker bilmezdi yerini.
Askeri kimliklerimizi okutup içeriye girdik, Aron gözü bağlı bir şekilde oturuyordu.
"Komutanım, kendinizi fazla zorlamayın. Yaralısınız." Dedim Atilla'ya hatırlatmak için.
Daha tam olarak dinlenemeden hemen görevinin başına gelmişti, bu durumda başka şansı yoktu ama yinede kendisine dikkat etmeliydi.
"Merak etme Devin, beni böyle düşünenler olduğu sürece bana hiç bir şey olmaz."
Atilla bu dediklerinden hemen sonra camın arkasında bulunan sorgu odasına girmişti,
Uras hiç beklemediğim bir şekilde ciddiyetini koruyup önüne bakıyordu.
Halbuki şuanda gülüp, bize imalı bakışlar atacağından emindim.
Bizi yakıştırabilirlerdi, ama bunu açıkça, saygısıza belli etmeleri beni oldukça rahatsız ediyordu.
Ben ağırdan almaya çalıştıkça, sınırlarımı bilmedikleri için kendilerine göre 'komik' olan şeyin devamını getiriyorlardı.
O gün, tepkimi koyduktan sonra yaptıklarının farkına varmışlardı.
Bu konu hakkında atacağım tribi sonrasına sakladım, hala sinirim geçmemişti çünkü. Ama daha önemli konularımız vardı.
Atilla'dan gelen talimatla kamerayı açtım, ve sorgu başladı.
Atilla, önce Aron'un gözündeki bandı çıkardı, ondan sonra onun tam karşısına oturup arkasına yaslandı.
"Eee Aron, yolculuk nasıl geçti?" Dedi gülüp,
Aron sessiz kaldı, korkudan konuşamıyordu bile.
"Konuşsana lan, korkma kızmam."
Yine sustu.
"Anladım, sen korkudan dilini yutmuşsun. O dilini bir çıkaralım senin," Atilla tam ayağa kalkacakken bağırdı,
"Yog! Yapma! Tamem konuşacam!"
Yine bir terörist, ve bozuk türkçesi.
Atilla geri yerine oturdu,
"Adam ol, sorularıma cevap ver. Eğer yanlış bilgi vermeye çalışırsan, seni o kaçtığın liderine geri veririm! Anladın mı!"
Eğer onu öldürürsek, bu onun kurtuluşu olurdu.
Ve eğer, kaçtığı liderinin kampına geri dönerse, ölmekten beter olacaktı.
O yüzden bize yalan söyleyemezdi, bize muhtaç bir şerefsizdi.
"Kenan şerefsiziyle çıktığın görevde, Hesna'yı bilerek mi vurdun." Diye sordu Atilla düz bir sesle, Aron 'Hesna' kelimesini duyar duymaz şekilden şekile girdi, bende merakla cevabını bekliyordum.
"H-hayır, Rena asle izin vermez! Hesna onun için çog önemlidir!"
Atilla sinirle derin bir nefes verdi,
"Hangi elinle silah tutuyorsun." Diye sormasıyla kaşlarımı çattım, bunun konumuzla ne alakası vardı?
Aron gözlerini kocaman açtı, çünkü Atilla ayağa kalkmıştı.
"Söylesene şerefsiz!"
"Sağ kolum! Sağ kolumla!"
Atilla gülümsedi, ani bir şekilde sağ kolunu tutup çevirince çıkan sesle yüzümü ekşittim. Kolu muhtemelen kırılmıştı.
Aron haykırarak bağırıyordu,
"Yapma! Yapma!"
"Her şeyi anlat! Ne konuştunuz! Kenan'ın planı ne! Otis şerefsizi nerede!"
"Anlatacam!"
Atilla kolunu fırlatırcasına bırakıp yerine geçti.
"Rena'nın en büyüg plani, Hesna'yı örgütün başına getirmektir! Onunla kafasını bozmiş. Hesna'nın yüzüni kimse bilmiyir, Otis onu ortadan kaldırmak için adam yolladığında Hesna anında hepsini öldürmüş! Rena'da aynısını yapıyır! Eğer onun yüzünü gören olursa, kendi elleriyle öldürüyir! Ben bilmem! Ben kimi vurduğumu bile hatırlamam! Sadece Rena'nın telsizden yaptığı konuşmayı hatırlarım!"
Ne demek oluyordu bu? Bakışlarım yere kitlendi, düşünmeye başladım,
Beni asla o puştların başına geçiremezdi.
Ama neden, yüzüm deşifre olmamış mıydı?
Neden benim yüzümü saklıyordu?
Saçmaydı. Hemde çok.
Atilla sinirle "Devam et!" Diye bağırınca konuşmaya devam etti,
"Rena ve Otis kavga etti. Rena, Otis'e meydan okudi. Sonra birden, ekibinde ki herkes Renaya silah çekti. Otis onu parmağında oynatıyir, Rena çok sinirlendi. Örgütün başına o geçmek ister o!"
Kenan'a sürekli Rena diyordu. Belkide gerçek ismini bilmiyorlardı.
"Otis nerde!"
"O Amerikada! Kendi ürettiği telefonla görüşürler, yerleri bulunamasın diye!"
Atilla 'piç' diye mırıldandı,
"Otis'in yüzünü gördün mü hiç!
"Hayır, görmedim. Ama babasının fotoğrafi vardır telefonumda, babasi öldürüldi..."
Atilla buraya doğru bir bakış atınca ne yapmam gerektiğimi anladım.
Hemen Uras'a doğru dönüp,
"Uras, gidip şu şerefsizin telefonunu getir." Dedim.
Uras "Emredersiniz komutanım." Diyip odadan çıktı.
Atilla sorguya devam etti,
"Kenan'ın Otis'e baş tutacak kadar yetkisi var mı?"
"Vardır, bir tek onun vardır. Baş komutan Rena'dır, ama emirleri Otis'ten alırız! Bizi kuran kişi onun babası! O Kurdistan devletini geri almak ister!"
Atilla "La sizin tarihte hiç ülkeniz oldu mu da bizim toprağımıza çöküyorsunuz piç kuruları!" Diyip yumruğunu Aron'un yüzüne geçirmişti.
Allah'tan fazla güç kullanmamıştı, yoksa anında bayılacağından emindim.
Aron acıyla inleyip yerinde dikleşmeye çalıştı,
"Bak, ben sana her şeyi anlatacam! Rena en son, Suriyedeydi. Halepte bir kampımız vardır, ama o çoktan gitmiştir! Konuşacağımı bilmiştir!"
"Sen onun en önemli adamlarından biri değil miydin lan, neden sattın onu?" Atilla'nın alaycı sözlerinden sonra Aron terlemeye başlamıştı, gözleri sürekli yanında ki camdaydı. Bizi göremese de, bakıp duruyordu.
"Ç-çünkü sizden korkuyorum! Hesna burada mı? O beni öldürmekten fena eder! Geçmişte, geçmişte çok kötü şeyler yapmış o adam..."
Adam demişti. Bir kadından beklenmezdi, böyle bir başarı.
Şimdi ki performansımı beğenmesemde, uzun süre uzak kalmıştım sahadan. En yakın zamanda, eski formumu bulup bunların korkulu rüyası olmaya devam edecektim.
"Bencede, Hesna'dan korkmalısın Aron. Bak ilk kez doğru bir şey söyledin!"
Sorgu odasının kapısı açılınca Uras'ın geldiğini gördüm, Aron'un telefonu elindeydi.
Onu alıp, camın arkasına geçebilmek için öncelikle kapıya vurdum. Atilla'ya haber vermek içindi bu. O başıyla onay verince içeriye girdim, Aron her bir adımımı dikkatle izliyordu.
Atilla bunu fark edince "Önüne bak lan!" Diye bağırdı.
Bir şey demeden telefonu ona verdim, hemen alıp açtı.
"Göster, nerede o fotoğraf."
Telefonu Aron'un önüne koymuştu.
Eli kelepçeli olan Aron, zorlukla bir parmağıyla telefonunu kullanmaya çalışıyordu.
Yaklaşık 5 dakika boyunca, onun öylece boş beleş fotoğraflarının arasında kaydırmasını beklemiştik.
Tam o sırada,
"Buldum!" Deyip telefonu bıraktı.
Atilla telefonu bize doğru çevirince ekranda gördüğüm kişi, muhtemelen 40-50 yaş arasında bir şerefsizdi. Üstünde şalvarı, elinde silahı vardı. Uzun saçlarını arkadan bağlamıştı, yüzünde mutlu bir ifade vardı.
Aron "B-bu o..." diyip duraksadı.
"Otis'in babası... 2 yıl önce, öldi. Hesna vurdi oni! Doktor müdahale etsede, öldi."
Şaşkınlıkla kaşlarımı çattım, ben böyle birini hatırlamıyordum?
Nasıl olurdu?
Atilla bana çaktırmadan bakınca, 'hayır' anlamında başımı salladım,
"Emin misin! Kim ölürdü, nasıl öldürdü! Hangi görevde!"
"Bilmerem! Rena, Hesna'nın timini öldürelim diye Türk ordusunda ki görevini bırakip bize dahil oldu! Tek bildiğim budur!"
Görünmez timinden bahsedince ellerimi yumruk yapıp sıktım. Kesik, kesik nefes almaya başlayınca bir kaç adım geriye gittim.
Bu krizin bir başlangıçıydı, ama öyle olmayacaktı. Derin bir nefes alıp sakin kalmaya çalıştım, o sırada Atilla'nın endişeli bakışları üzerimdeydi.
"Çıkabilirsin." Deyince, onaylayıp kapıya doğru ilerlemiştim ki, Aron'un,
"Otis, o Görünmez timini ortadan yok ettikten sonra Amerika'ya kaçtı. Hepsi geberdi!" Demesiyle bir hışımla arkamı döndüm,
"Ne dedin sen!" Deyip ona doğru bir adım attım, Atilla hemen ayaklanmıştı,
"Ne dedin! Tekrarla!"
Atilla'nın uyarılarını duymuyordum bile, gözüm dönmüş gibiydi, hemen Aron'un yanına ulaşıp yakalarından tutarak kaldırdım.
"Geberteceğim seni şerefsiz!" Diyip onu sert bir şekilde duvara itip yüzüne sert bir yumruk attım,
"Devin! Sakin ol!"
Atilla kolumdan tutmuştu,
"Bırak beni!" Diye bağırdım, şu anda kendimde değildim, kriz anında ya kendime zarar verirdim, ya da bir başkasına. Ve Aron, kurbanım olmuştu.
"Gün yüzü görmeyeceksin! Çürüyüp gideceksin!"
Bir yandan ona yumruklarımı geçiriyor, bir yandan ise sövüyordum.
Atilla beni tutabilirdi, uzaklaştırabilirdi ama yapmadı.
Bende bir süre sonra, sakinleştiğimi fark ettim.
Birden ellerimi o şerefsizin üzerinden çektim. Anında yere yığıldı.
Arkamı dönemedim.
Az önce, kriz anıma şahit olmuşlardı.
Ve bu, en hafiflerindendi.
İyileştim demiştim.
Olmaz demiştim.
En son, doktor olarak gittiğim o görevde kriz geçirmiştim.
Atilla sakince yanıma geldi,
"Gidelim Devin." Deyip nazikçe kolumdan tuttu, onun dediğini yapıp sorgu odasının bir diğer tarafına geçtik.
Uras'ın yüzüne bakmadım.
"Çok özür dilerim komutanım, kendimi tutamadım. Bilerek olmadı!" Dedim hemen panikle, Atilla sinirlenir sanıyordum, kızar sanıyordum. Ama aksine, sadece endişeli bakıyordu.
Birden "Sorgu sende Uras." Deyip kolumdan tutarak beni sorgu odasından çıkardı.
"Komutanım, nereye gidiyoruz!" Dedim hemen, sorguyu bırakamazdık!
Ben komutanım deyince nerede olduğumuzun farkına vardı, hemen kolumu bıraktı.
Bir şey demedi, bende aynı sessizlikle peşinden ilerledim.
Burası tugayın malzeme deposuydu. Kimse olmadığı için buraya gelmeyi tercih etmişti büyük bir ihtimalle.
Atilla sırtını deponun kapasına yaslayıp,
"Kriz geçirdin değil mi?" Diye sordu.
Uzun bir süre sessiz kaldım,
"Evet." Dedim kısaca.
"Ne zamandan beri kriz geçiriyorsun? Sebebi ne?"
"Timimi kaybettikten sonra, çok kötü bir haldeydim. Onları her düşündüğümde kriz geçiriyordum, kendime hakim olamıyordum. Sonra destek aldım, iyileştim sandım, ta ki..."
Devamını getiremedim.
"Gönüllü olarak katıldığın görevde, kriz geçirmiştin değil mi? Hatırlıyorum, adamın yanından çıktığında yüzün bembeyazdı."
Bu kadar detaylı hatırlaması beni şaşırtmıştı, sakince onayladım dediğini.
"Göreve çıkmama mani hiç bir durum yok! Görevlerde daha kontrollü oluyorum! Bu durum aramızda kalsın, lütfen." Sona doğru kısık çıkan sesimle yutkundum.
İlk kez onun karşısında bu kadar savunmasızdım.
"Devin, benim için önemli olan sensin! Senin iyi olman, ben burada seni düşünürken, sana sonsuz güvenirken sence mesleğini tehlikeye atacak bir şey yapar mıyım! En başından beri belli ettim sana karşı olan duygularımı, sana verdiğim değeri! Hiç mi farkında değilsin?"
İlk kez açık bir şekilde söylüyordu bunları.
Ona doğru dönüp,
"Farkındayım! O yüzden aramıza mesafe koymaya çalıştım! Sen benim komutanımsın! Ben senin askerinim! Etik mi sence? Doğru mu!" Dedim yüksek bir sesle,
"Sevmek suç değil! Bende asla duygularımdan kaçan bir adam olmadım! Seni ilk gördüğümde, sadece askerimi kurtaran bir doktordun! Nereden bilebilirdim, timimde görev yapacağını!"
"Aramıza mesafe koymakta haklıymışım. Bak, benimle konuşmak için sorguyu devrettin! Önceliğin sorgu olmalıydı!" Tam karşısında duruyordum,
"Devin, bende akıl mı bırakıyorsun kızım! Bende akıl mı bıraktın! Her an seni düşünüyorum! Her an aklımdasın! Seni o halde bırakacağımı mı sandın! Eğer, benden rahatsız oluyorsan aşkımı içine gömerim. Yemin ederim sana bir adım gelmem! Ama, eğer yanılıyorsam, seni asla bırakmam Devin!"
Gözleri gözlerime değdi, o an, ilk kez kendime itiraf ettim.
Ben Atilla'yı seviyordum.
Ama, ikimizde bu 'aşk' denen şeyi içimize gömecektik.
Benim birden "Yanılmıyorsun." Demem, onun için beklenmedikti.
Yüzünde ki şaşırmış ifade, bir süre sonra kayboldu. Yerine, mutluluk geldi.
Ama uzun sürmedi, çünkü ben en iyi yaptığım şeyi tekrarladım,
"Yanılmıyorsun, ama ben asla komutanımla birlikte olmam. Hemde, böylesine önemli bir operasyonun içerisindeyken, daha kardeşlerimin intikamını almamışken. Olmaz. O yüzden, bunlar hiç yaşanmamış gibi davranmamız bizim için en iyisi olur komutanım. İzninizle." Deyip hemen ordan ayrıldım.
Arkamda, kırık bir kalp bıraktım.
Peki benim kalbim?
Ben ne hissediyordum ki?
Seviyorum demiştim, ama üzgün değildim.
Kırılmamıştım, olmasada olurdu.
Olur muydu?
Olacaktı.
-
Aradan yaklaşık bir kaç saat geçmişti, tim olarak toplantı odasında buluşmuştuk. Uras sorgunun devamında neler olduğunu anlatmıştı, aldığımız bilgiler doğrultusunda bir sonra ki adımımızı belirleyecektik.
Göktay'ın rahatsız edici bakışları Uras'ın üzerindeydi, aynı şekilde Uras'ta ona öyle bakıyordu. Emre ise Göktay'a kitlenmişti.
Atilla'nin yüzüne hiç bakmamıştım, onun da bakışları zaten hiç bana değmemişti.
Bir an önce kendimize gelmemiz gerekiyordu.
Bir yandan Atilla ve ben, bir yandan da onların düşmanlığı.
İçsel mevzular, hataya sebep olurdu. Ve bizim hata yapmak gibi bir lüksümüz yoktu.
Atilla Ayaktaydı, dikkatle dinliyordu Uras'ı,
"Komutanım, ben Kenan şerefsizinin ailesini araştırdım, istihbaratçı arkadaşlarıma da sordum. Ama 'bizim öyle bir oğlumuz yok' diyorlarmış, ya gerçekten ona kızgınlar, ya da rol yapıyorlar." Dedi.
Atilla "Ailesi nerede yaşıyormuş?" Diye sordu,
"Aydın'da komutanım."
"Yanına bir kaç kişi daha alıp ailesinin yanına git, Kenan'ın askeriyeden arkadaşın olduğunu, uzun süredir ona ulaşamadığını söyle. Bakalım, oğullarının gerçekte nasıl biri olduğunu biliyorlar mı."
Atilla'nın dediklerinden sonra,
"Kenan arkasında birini bırakacak kadar salak biri değil. O, en iyisi olabilmek için ailesini bile öldürür. Başka bir plan yapmamız lazım." Deyince herkes bana hak verdi.
"Haklısınız komutanım, aramızda bir hain olduğuna göre, eğer gittiğimizden haberi olursa onları öldürebilir."
"Benim bir planım var," dedim arkama yaslanıp, Atilla sonunda önünde ki sandalyeyi çekip oturdu.
"Öğrendiğimize göre, Kenan ve Otis'in arası iyi değil. Kenan, en başa geçebilmek için herkesi harcayabilir. Bir teröristle iş birliği yapmak, asla olmaz. Türk askerine yakışmaz, ama bir şekilde onu işbirliği yaptığımıza inandırarak Otis'i bulmamız lazım."
Bu dediklerimi söylemesi kolaydı, fakat uygulaması, çok zordu.
Fakat biz, bu tugayın en zor görevlerini icra eden en gözde timlerinden biriydik. İmkansız ve zor gibi kelimeler, lügatımızda yoktu.
"İş birliği kısmı sıkıntılı, Kenan şerefsizi, Türkiye'nin en saygın subayları tarafından yetiştirilmiş biri, yıllardır o kadar güzel rol yapmış ki kimse hain olduğunu anlamamış. Her şey yolundayken, sırf baş geçebilmek için kendini ele verip taraf değiştirdi. Bizim bir sonra ki adımımızı, ne yapacağımızı çok iyi biliyor. O yüzden, onun asla beklemediği bir şekilde reaksiyon vereceğiz."
Atilla'nın dediklerini başımı sallayarak onayladım,
"Onun bize ulaşmasını beklememiz lazım. İlla ki yapacaktır bunu, istihbarattan yardım almamız şart bunun için." Dedim.
"Uras, yanına bir kaç istihbaratçı alıp sahaya çık. Teröristlerin bulunduğu yerlerde 'Hesna Kenan'ı arıyormuş' de. O şerefsizler bir şekile iletir ona bunu."
Uras hemen "emredersiniz komutanım." Demişti.
"Bu lideri olduğun ilk görev olacak, sana güveniyorum Uras. Çok dikkatli ol, ben görevi bizzat harekat merkezinden takip edeceğim. Ekibini topla, en geç bu akşam yola çıkmış olun."
Atilla, büyük bir sorumluluk olsada Uras'a güvenmişti.
Uras'ın gözlerinin içi parlıyordu,
"Emredersiniz komutanım, güvenini boşa çıkarmayacağım!" Dedi hemen.
Anlık bir şekilde Göktay'a baktım, araları kötüydü, ama Göktay benim düşündüğümün tam aksine, gurur dolu bakıyordu Uras'a.
Gözlerinde, düşmanlığın zerresi yoktu.
Aralarında ki mevzuyu çok merak ediyordum, illa ki bir gün oturup konuşulurdu.
"Kubilay ve Emre, bugün Akşam nöbetçisiniz. Unutmayın. Göktay, harekat merkezinde görevli olan Astsubay Ökten'e bu durumu bildir. Gerekli Koordinatları Uras'a yollasın."
Göktay, kadın astsubayımızın ismini duyunca bişey diyecek gibi oldu, fakat anında kendini frenleyip dudaklarını birbirine bastırdı.
Gönülsüz bir şekilde,
"Anlaşıldı komutanım." Dedi.
Konuşacak başka bir şey yoktu, o yüzden hepimiz dağılmıştık.
Çıkarken, Atilla'nın bakışlarını üzerimde hissettim. Ama umursamadım.
Uras görev için hazırlanıyordu, odasının önünden geçince yanına uğramaya karar verdim,
hemen ayaklandı.
"Komutanım, sen niye zahmet ettin? Ben gelirdim? Bir sorun mu var?"
Arka arkaya sorduğu sorulara bir şey demeden karşısına oturdum, hala ayaktaydı.
"Bir sorun yok Uras, geçerken uğrayım dedim."
Bu oda aslında iki kişilikti, karşı tarafında ki çalışma masası boştu. Ama duyduğuma göre, burası Göktay'ın odası olacaktı.
Yerimiz olduğu için timde ki herkesin ayrı odası vardı, yoksa Emre asla Uras'ı bırakmazdı. Belki Göktay'la yer değiştirirdi.
"İyi yapmışsın komutanım, benim yerime otursaydın..."
Onun odasındaydım, ne kadar rütbe olarak ondan üstün olsamda bu tür şeyleri sevmiyordum.
"Otur Uras, böyle iyiyim." Deyince geri yerine oturdu.
"Varya komutanım, aslında aklımda göreve gitmeden Atilla komutanımla konuşmak vardı. Ya şehit olursam, inşallah bir gün olurum orası ayrıda, ya onunla konuşmadan şehit olursam?"
Timle tanıştığımda da sürekli şehitlik hakkında konuşmuştu, hemen kızdım,
"Uras, şehit olmak falan yok! Atilla konusuna gelirsek, şimdi zamanı değil. Göreve gitmeden gidip konuş, bir güzel dayak yersin, sonra da görevine odaklanamazsın. Ama fazla uzattın bu konuyu, çok mu zor gidip konuşmak! Döndükten sonra bir an önce hallet bunu. Ne zaman konuşsak, 'Atilla komutanımla konuşacağım' diyorsun. Laf var icraat yok!
"Haklısın komutanım, hemde çok haklısın. Tüm hata bende, gerçekten bende. Ben Efsun'u anlıyorum, ona gerçekten hak veriyorum. Ama benim açımdan da kolay değil!" Bıkkınlıkla söylediklerinden sonra derin bir nefes verdi.
"Efsun'a yaptığın çok büyük bir haksızlık, seninle bu konuyu sürekli başa sararak konuşuyoruz. Akıllanmıyorsun Uras, o yüzden bir şey demeyeceğim. Sakın o kızı daha fazla üzecek bir şey yapma, fena bozuşuruz. Şimdi tüm bunları bir kenara bırakıp görevine odaklan, lider bey." Dedim, görev öncesi öylesine uğrayım derken yine dertleşme seansı yapacaktık neredeyse.
Uras sesini incelterek "Lider miyim gerçekten!" Deyince,
"Zevzek!" Deyip ayaklandım,
"Ben gidiyorum, kaçta çıkacağın belli mi? Şeni uğurlayalım." Dedim.
"Ekibimle sınırda buluşacağız, koordinatları inceleyeceğim şimdi," kolunda ki saate bakıp,
"Bir saate çıkmış olacağım." Dedi.
"Sana kolay gelsin o zaman, birazdan görüşürüz." Deyip kendi odama doğru gittim.
Atilla'nın koridordan sesi geliyordu, muhtemelen bir Astsubayla konuşuyordu. Ona yakalanmadan hızla odama girdim, Atilla'yla en alakasız yerlerde, en alakasız zamanlarda konuşacağımız tutuyordu.
İkimizde çocuk değildik, duygularımı inkar edecekte değildim.
Fakat, bunu onun yüzüne söylemek benim içinde beklenmedikti.
Ben romantik bir insan değildim, asla sesli bir şekilde erkek hakkında 'hoşlanıyorum, aşığım' demezdim.
Ama bugün, nedenini anlamadığım bir şekilde, Atilla'nın peşimden gelmesini istedim.
Bunu neden istediğimi bende bilmiyordum, belkide gözümde çok büyütmediğim o duygular, düşündüğümden de büyüktü.
Tim'e ilk geldiğimde 'tim içerisinde ki samimiyeti gereksiz buluyorum' deyip, gereksiz tavırlara giren Devin'le şimdi ki Devin'in uzaktan yakından bir alakası yoktu.
Şu an, daha çok Bige gibiydim. Ve bunu düşünmemin tek sebebi, Atilla'ya karşı olan duygularımdı.
Şunu fark etmiştim, İyileşmem için, meğersem onlara, Atak timine ihtiyacım varmış.
Bitmeyen krizlerim, arada sırada kendini tekrarlasada, azalmıştı.
Gördüğüm kabuslar, umutsuz, hayat enerjimin olmadığı günler de bitmiş gibiydi.
İyiydim.
Gerçekten iyi hissediyordum kendimi.
Ama, içimden bir ömür boyunca gitmeyecek o suçluluk hissi asla geçmeyecekti.
Odama girdikten sonra bilgisayarımdan sisteme giriş yapmıştım, Uras göreve çıkmadan son kez bende kontrol etmiştim gideceği bölgeyi.
Son zamanlarda, bizim tugaydan yaklaşık 5 tim görevlendirilmişti bu bölgeye. Bunlardan ikisi, başarısız olmuştu, üçü ise başarıyla tamamlayıp gelmişti.
İki timin neden görevi başarıyla tamamlamadığına bakıp, not aldığım önemli bilgileri Uras'a gönderdim.
Dikkatli olmalıydı.
Daha sonra, Batu'yla konuştum. Aklımız Borandaydı, ve maalesef hala uyanmamıştı.
Bu çok normaldi, geçirdiği ameliyat gerçekten çok ağır bir ameliyattı. Ama, 3 gün içinde uyanması lazımdı. Eğer 3 günden fazla sürerse, beyinde ciddi hasarlar oluşabilirdi.
Ama olmayacaktı, pozitif düşünmemiz lazımdı.
Boran iyileşecek, ve aramıza katılacaktı.
Uras'ın gitme saati yaklaşmıştı, o yüzden odamdan çıkıp kapımı kilitledim. Artık bu duruma daha çok dikkat ediyordum, kapımı kilitlemeden gitmiyordum.
Arkamdan gelen kapı açılma sesiyle hiç o tarafa dönmeden hızla yürümeye başladım.
Bizimkiler dinlenme odasındaydı, az önce Whatsapp grubumuza yazmışlardı.
İçeriye girdiğimde Uras hazır bir şekilde bekliyordu, ayaktaydı. Diğerleri ise beni görünce hemen ayağa kalkmıştı, ben rahat deyip kendi yerime geçecekken Atilla geldi.
"Rahat." Deyip yerine oturdu.
"Hazır mısın Uras?" Diye sordu.
Uras "Hazırım komutanım, yaptığınız planın üzerinden geçtim, koordinatları kontrol ettim. Mühimmatlar tamam, Demir daima hazır!" Dedi hazır ol a geçip.
Kod adlarımızı fazla kullanmıyorduk, ama kullansak iyi olurdu. Teröristlerin ismimizi bilmesine gerek yoktu.
Uras'ı almaya gelecek helikopter inmişti, o yüzden hepimiz Uras'la vedalaştık, Atilla omuzuna dostça dokundu,
"Çok dikkatli ol Uras, önceliğin kendi güvenliğiniz olsun."
Atilla, kardeşi ile olan olaylardan dolayı Uras'a sinirli olsada, hala ona değer veriyordu.
Uras ise abi olarak gördüğü kişiyi kaybettiğini sanıyordu.
Ona gülümseyip,
"Emredersiniz komutanım." Dedi.
"Sana inancımız tam Uras, dikkatli ol. Sana gönderdiğim bilgileri bir daha gözden geçir." Dedim bende.
"Valla komutanım, sizin aklınıza gelmeseydi hiç bakmazdım. İyiki varsın atarlı güzel!"
Gitmeden son mizahlarını da yapıyordu.
Göktay hiç Uras'a bakmadan,
"Sağ salim gidip gel." Demişti mesafeli bir şekilde,
Uras ona yandan bir bakış atıp,
"Sağol." Dedi son derecede bir soğuklukla.
Kubilay ve Emre'ylede vedalaştıktan sonra piste doğru gittik.
Emre Uras'ı zor bırakmıştı,
"Lan Uras, bak bir an önce dönmelisin! Yoksa ben espri yapacak kimse bulamayacağım için deliye dönerim!" Dedi Uras tam helikoptere doğru gidecekken,
Uras durup Emre'ye doğru döndü,
"Sen merak etme canım benim, hasretinle yandı gönlüm misali, yolumu bekle. Geldikten sonra timi espirilerimize boğarız, sonra beraber Atilla komutanımın verdiği tuvalet temizleme cezasını çekeriz."
"Zevzekleşmeyin, helikopter bekliyor. Hadi Uras!"
Atilla'dan beklenen uyarı da geldiğine göre, artık Uras gerçekten gidebilirdi.
Helikoptere binmeden dönüp bize el salladı, bizde aynı şekilde el salladıktan sonra helikopter havalanıp gözden kayboldu.
Atilla derin bir nefes aldı,
"Akşam yemeğine az kaldı, yemekhaneye geçelim. Sonra kısa bir gün değerlendirmesi yapacağız."
Hepimiz "Emredersiniz komutanım." Deyip yemekhanenin yolunu tuttuk.
Tam o sırada Aydilge'yi gördüm, yüzü bembeyazdı. Her an bayılacak gibi duruyordu, ona baktığımı fark edince hızla çıkışa doğru yürümeye başladı. Allahtan yine gelip Atilla'ya bulaşmamıştı.
Ne yaparsa yapsındı.
Yemekhaneye girdikten sonra bize ayrılan masaya geçtik, kimsenim özel yeri yoktu, fakat her tim hep aynı yerlere oturduğu için artık kimse bir başka timin oturduğu masaya geçmiyordu.
Hepimiz otururken, Emre mutfak tarafına doğru gitmişti, İclal Şef üzerinde önlüğüyüyle birlikte yemekleri ayarlıyordu.
Emre'yi görünce, elinde ki tabaklar birden yere düştü.
Anında tüm yemekhane sessizliğe bürünüp, o tarafa baktı.
İclal utançla gözlerini kaçırıp mutfak'a girdi, Emre ise öylece ortada kaldı.
Atilla'nın ona attığı bir bakışla, çaktırmadan gelip oturdu.
"Ne yaptın yine Emre! Bu kaçıncı oğlum, kızları bir rahat bıraksana!"
Atilla sessizce onu uyardı,
Emre gözlerini kocaman açarak "Komutanım ben ne yaptım! Bugün yemekte ne var diye sordum, sonra tabaklar o ince, narin ellerinden kayıp yere düştü!" Dedi.
Allahtan o sırada albay ve Tümgeneral gelmişti, hepimiz ayağa kalkıp onların oturmasını bekledik.
Nöbetçi subay yemek duasını okuduktan sonra, masalara dağıtılan yemekleri yemeye başladık.
Atmaca timi, yani Kaya yüzbaşının timi gözükmüyordu. Büyük bir ihtimalle görevdelerdi.
"Komutanım, Borandan bir haber var mı?" Diye sordu Kubilay,
Atilla'nın yüzü düşmüştü,
"Yok, maalesef. Hala yoğun bakımda."
Batu yaralandığında, ilk tanıştığımızda yüzünde ki endişeyi asla unutamamıştım.
Şimdi ise, yaşayacak olacağı gerçeği bizi ayakta tutuyordu. Uyandıktan sonra nasıl bir durumda olacağını bilemezdik, tek isteğimiz iyileşip tekrardan aramıza dönmesiydi.
Göktay çatalını bir kenara koyup
"Komutanım, nasıl yaralandı?" Diye sordu,
Buna ben cevap verdim,
"Görevde vuruldu. İç kanaması olunca, hastaneye zor yetiştirdik."
"Siz doktordunuz değil mi?"
"Tabip subaydım, şimdi sadece komutan yardımcısıyım." Dedim bir yandan suyumu içip.
Artık tabip subaylar hiç yoktu, o yüzden kendime tabip subay diye hitap edemezdim. Tekmil verirken arada 'tabip' kelimesini ekliyordum, fakat sadece alışkanlıktı.
Göktay "Anladım." Dedikten sonra yine bir soru sordu,
"Atilla komutanım, sizde eski Milli Boksör Alphan Atabey'siniz?"
Atilla bunu duyunca yüzünde değişik bir ifade vardı, birinin bunu farkettiği gerçeği onu mutlu etmiş olmalıydı.
"Öyleydim, nerden biliyorsun?"
Merakla Göktay'dan gelecek cevabı bekliyordu,
"Babam boş zamanlarda boks eğitimi verirdi, o da eski boksör. Hiç bir milli maçı kaçırmazdı, sizin şampiyon olduğunuz maçın afişi hala evimizin bir köşesinde asılı duruyor."
Atilla iç çekip,
"Bende bile yok o fotoğraflar, afişler." Dedi.
Acaba, asker olmak hayalimiydi diye düşündüğüm bir anlığına, merak ediyordum. Onu, yani.
Yine dalmıştım ona!
Hemen önüme döndüm.
"Uras'la nereden tanışıyorsunuz?" Diye sordum Göktay'a,
Göktay "Eski bir çocukluk arkadaşı." Deyip kestirip attı, demek ki çok uzun zamandır tanışıyorlardı.
Biz yemek yerken, diğer kadın astsubayımızın bakışlarını sürekli üzerimde hissediyordum.
Ona doğru döndüğümde, sevimli bir şekilde gülümseyip önüne dönmüştü.
Yemeklerimiz bittikten sonra toplantı odasına geçtik, Atilla en başa geçip oturdu.
Yakışıyordu buraya. Komutan olmak için, asker olmak için doğmuş gibiydi.
Bu sefer bakışlarımı hemen üzerinden çektim, kendi yerime oturdum.
Atilla "Kubilay ve Emre, siz birazdan nöbet yerine gideceksiniz. Unutmayın. Ben birazdan harekat merkezine gideceğim, Uras ekibini toplamış. Gelişmelerden size haberdar ederim, Göktay sen evine git. Yeni geldin, halletmen gereken işler vardır. Devin sen Serpil teyze'nin yanına uğra, seni özlemiş." Demişti,
Serpil teyze'yi bende özlemiştim, ama daha önemli konularımız vardı.
"Komutanım, Serpil teyzenin yanına daha sonra uğrarım. Önceliğimiz Uras, izniniz olursa harekat merkezînden görevi takip etmek istiyorum." Dedim kollarımı birbirine bağlayıp,
Atilla zorlukla yutkundu,
"Önce Serpil teyzenin yanına git. Kanser teşhisi koyulmuş. Durumu kötü."
Söylediklerine karşı bir anlık duraksadım,
"Ne?" Dedim fısıltı gibi gibi çıkan sesimle,
Daha sonra hemen ayağa kalktım,
"İzninizle!" Deyip hızla odadan çıktım. Koşar adımlarla giyinme odasına gidip üzerimi değiştirdim.
Nasıl olurdu bu? Albayın haberi varmıydı?
Lojmana ulaştığımda merdivenleri hızla çıkıp kapılarının ziline bastım, kapı uzun bir süreliğine açılmamıştı,
Kapıya vurup,
"Serpil teyze! İyi misin!" Diye seslendim, hiç bir ses gelmeyince korkmuştum, tam kapıyı nasıl açacağımı düşünürken yavaş yavaş açıldı.
Serpil teyzeyi görünce hemen onu kendime doğru çekip sarıldım, göz altları mosmordu, belli ki uyuyamamıştı. Onu böyle görmek, acıtmıştı.
"Devin'im, öğrendin mi?" Dedi titrek bir sesle,
Bişey demedim.
"İyi misin Serpil teyzem? Doktor tam olarak ne dedi?" Diye sordum,
"İçeriye geçelim." Dedi salonun yolunu tutup.
Albay evde değildi, saat 20.00'e doğru geliyordu.
Tam yanına oturdum, her daim gülen, pozitif enerjisiyle herkesin moralini yere getiren Serpil teyze, karşımda çökmüş gibi duruyordu.
"Atilla oğlumla bir kaç hafta önce beraber hastaneye gitmiştik, kendimi iyi hissetmiyordum. Cihangir'e belli etmek istemedim. Sonuçlar geldiğinde görevdeydiniz, yalnız gittim konuşmaya. Beklemiyordum, kanser olduğumu. Atilla'ya da az önce haber vermiştim."
Bir anlığına duraksadı, sırtını sıvazlayıp destek olmaya çalıştım,
"Dördüncü evreymiş Devin. Yaşamam imkansız, karaciğer kanseri." Deyince gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı.
Dördüncü evre, hemde karaciğer kanseri...
Dördüncü evre, kanserin en kötü haliydi. Ve çoğu insan, bir yıldan fazla yaşayamadan ölürdü.
Bu ihtimali düşünmek istemedim, ümitsizce sarıldım,
"Serpil teyzem, her zaman bir umut vardır. Kemoterapi'ye başlarsın, artık tıp gelişti. Akıllı ilaçlar var, bir çözüm yolu elbette bulunur. Sen moralini yüksek tutmazsan olmaz ki!" Dedikten sonra ellerini tuttum, umutlu olmalıydı. Pes etmemeliydi.
"Bak ben senin yanındayım, beraber atlatacağız bu süreci. Yarın beraber gidelim hastaneye, doktorla birde ben konuşayım. Beraber bir tedavi planı yapalım, olur mu?" Dedim.
Serpil teyze yutkundu,
"Kızım, ben kararımı verdim. Kemoterapi almayacağım, en fazla 1 yıl yaşarsın dedi doktor. Hayatımı hastane köşelerinde geçireceğime, kocamla, çocuklarımla, sizinle geçiririm son zamanlarımı."
Duyduklarımdan sonra derin bir iç çektim, çok ağlayan bir insan olmamama rağmen burnumun direği sızlamıştı.
Bende emeği çoktu, desteklerini hiç üzerimden çekmemişlerdi. Serpil teyze bana annelik yapmıştı, ne kadar ben hep onlardan uzak olmayı seçsem bile hiç bir zaman küsmemişti bana. Yetimhanede kaldığım süreçte hep yanıma gelmişti, beni o yetimhaneden kurtarmaya çalışmıştı.
Şimdi ise, bu kadının gözlerimin önüne eriyip gitmesine şahit olacaktım,
Hayır. Olmayacaktım!
Hemen kendimi toparladım,
"Ne kadar yaşayacağına doktor karar veremez, onu sadece Allah bilir Serpil teyze. Bana söz ver, yaşamak için, elimizden gelen her şeyi yapacağız. Tamam mı?" Dedim.
Beraber Ankara'ya gitmeliydik, orada ki doktorlar daha tecrübeliydi.
Belkide doktor yanlış teşhis koymuştu?
Bu ne kadar çok küçük bir ihtimal olsada, yinede 'bir umut' dedim içimden.
Serpil teyze gözlerinde ki yaşları silip,
"İyiki varsın Devin, iyiki varsınız. Atilla'da, sende benim için çok kıymetlisiniz. Merhametli çocuklarım benim." Dedi.
"Sende iyiki varsın Serpil teyzem, sen olmasaydın, kimse bana sahip çıkmazdı küçükken. Hayatımı, size borçluyum."
Kapının açıldığını duyunca hemen ikimizde kendimizi toparlayıp ayağa kalktık, albay gelmişti.
"Ben geldim hanı-"
Albay beni görünce duraksadı,
"Hoşgeldin Devin." Dedi şefkatli bir şekilde,
Burada olmamı beklemiyordu.
"Hoşbulduk komutanım, ben gideyim artık Serpil teyzem." Dedim hemen, Serpil teyzenin bu durumu albaya açıklaması gerekiyordu. Ben gittikten sonra, konuşurdu belki.
Albay "Kızım nereye? Kal biraz daha, Serpil teyzen en sevdiğin çorbadan yapmış. Sıcak, sıcak iç. Sen şimdi hemen karargaha gidersin Uras için. Biraz dinlen." Deyip mutfağa geçmişti,
Ben Serpil teyzeye bakınca, bana,
"Hadi kızım, gel." Deyip sırtımdan destek vererek beni mutfağa götürdü.
Tavuk çorbası yapmıştı Serpil teyze, severdim.
Hemen albayın çıkardığı kaseleri elinden alıp çorbaları doldurdum.
Mutfakta bulunan küçük bir masa vardı, oraya oturduk.
Uzun bir süredir, bir anne tarafından yapılmış çorba içmiyordum. Sanırım annelerin yaptığı çorbanın tadı farklı oluyormuş, hiç tadamamıştım. Belki benim annemde güzel yemek yapardı. Yani duyduğuma göre, lojmanda ki herkesi sürekli evinde ağırlayıp kimsesiz olan askerlere yemek yollarmış.
Bir sessizlik hakimdi, çorbayı içerken bakışlarım sürekli Serpil teyzedeydi.
Onu da kaybedemezdim.
Gözyaşlarımın geldiğini hissettim, fakat belli etmeden silip çorbamdan içmeye devam ettim.
"Niye bu kadar sessizsiniz. Kötü bir şey mi oldu?"
Albayın sorduğu soru karşısında sessizliğimizi koruduk,
Serpil teyze,
"Oldu Cihangir. Sonra konuşalım olur mu?" Deyince albay tedirgin olmuştu,
Çorbamı bitirmiştim, daha fazla rahatsızlık vermeden gitmeliydim.
"Ben artık karargaha geçeyim, her şey için çok teşekkürler. Ellerine sağlık Serpil teyzem, kendine çok dikkat et olur mu." Dedim Serpil teyzeye sıkıca sarılıp,
Albay bu duygusallığımıza bir anlam veremiyor gibiydi.
Daha fazla oyalanmadan vedalaşıp çıktım.
Merdivenlerden yavaş, yavaş indim.
Sindirmeye çalıştım.
Bu zamana kadar neden fark edilmemişti?
Serpil teyze ve Cihangir amcanın bir tane oğlu vardı, kendisi İstanbulda yaşıyordu.
Eğer, Serpil teyzeye bir şey olursa, biri daha annesiz kalacaktı.
Hayatımda sevdiğim kim varsa, kaybetmiştim.
Dalgın bir şekilde tugaya doğru yürürken içeriye girmeden bir banka oturdum.
Öylece dalmıştım.
O sırada omuzlarımda hissettiğim ağırlık, ve o tanıdık kokuyla kimin geldiğini anlamıştım.
Bu sefer kalkmadım, yada ceketini çıkarmadım.
Sessizce yanıma oturdu.
"Tüm bu karmaşanın içinde, Serpil teyzeyi hiç yalnız bırakmamışsın." Dedim ona doğru dönmeden.
"Çok iyi bir insan, bizi kendi çocuğu gibi seviyor. Olması gerekeni yaptım." Dedi yutkunup.
Daha sonra bana doğru döndü,
"Sen iyi misin?"
"Değilim." Dedim dürüstçe, ilk kez dürüst bir şekilde cevap vermiştim bu soruya.
"Tüm sevdiklerimi kaybettim." Deyip ona doğru döndüm, bakışları yine gözlerime kitlenmişti. Derinden bakıyordu,
"Ama ben yanındayım." Dedi birden.
"Senide kaybetmemek için, sizide kaybetmemek için kimseyi sevmemem lazım." Dediğimde hemen başını iki yana salladı,
"Sen hiç kimseyi kaybetmeyeceksin Devin, biz hep senin yanında olacağız. Serpil teyze iyeleşecek, iyileşmesi için elimden ne geliyorsa yapacağım."
Ellerimiz, bankın üzerindeydi. Serçe parmaklarımız birbirine değdi, ikimizinde bakışları oraya kaydı, elimi geri çekmedim.
Daha sonra, bakışlarımız birbirini buldu.
Atilla, gözlerimin içine bakarak,
"Devin, ben seni bundan sonra asla bırakmam. Bırakamam, izin ver, yaralarını ben sarayım. Kendini kötü hissettiğinde yanında olayım, seni sevmeme izin ver..."
Deyince daha fazla karşı koyamadım.
Denemekten zarar gelmezdi değil mi?
Ona olan güvenim sonsuzdu.
Artık yalnız olmak istemiyordum, sevmek ve sevilmek istiyordum.
"Kalbim, bir tek sana savunmasız kalıyor Atilla. Sakın, bu kalbi kırma. Çünkü, ilk kez biri için atıyor."
-
-12. BÖLÜM SONU-
Beklemiyordunuz değil mi? Sjsjjsjsj
Bu bölüm neler oldu neler.
Sizce Göktay ve Uras'ın arasında ki sorun ne?
Ah Serpil teyzem, ah...