İçeriğe geç

Satırlarımın Gücü

Bölüm 2 · 9 dk okuma

Satırlarımın Gücü

Bölüm 2

Aile Buluşması

Gerçekçi yalancılara...

Akşam saatleriydi. Ece çoktan derin bir uykuya dalmıştı. Hatta öyle derin bir uyku ki horlaması pencerenin önünden geçen bir kediyi korkutup kaçırmasına neden olmuştu. AVM den sonra Yağmur'u evine bırakıp eve gelmiştik. Anlaşılan o ki üniversite zamanından kalma bir olaydı. Henüz çözülmüş sayılmazdı ama tekrar dalaşacaklarını düşünmüyordum. Hele Ece'nin son darbesinden sonra yüzümüze bile bakacaklarını sanmıyorum.

Beni gece uyku tutmamış, salonda elimdeki cips ile bir filmi daha bitirmiştim. Saat on ikiyi geçmişti. Normalde çok geç yatan biri değilimdir ama bu gece bir şey beni özellikle uyanık tutuyor gibi hissettim. Sanki bir şey olacak ve ben eğer bu gece uyursam ona kayıtsız kalacaktım.

Telefonumda haftalardır girmediğim bir kaç tane oyunumu neredeyse yarılamış , durup dururken İnstagram'a bir sürü fotoğraf atmış ve gecenin belki de üçüncü pudingini yemiştim. Resmen vakit öldürüyordum.

Sonradan saate baktığımda 01.48 olduğunu gördüm. Odama doğru ilerlediğim sırada telefonum çaldı (ki normalde asla sessiz dışında kullanmam).

Lalalalalalala hu hu hu huuuuuuuuuuuuuuuuuu... evet telefon sesimin ne kadar mükemmel olduğu hakkında konuşmalıyız. Ama sanırım bunu sonra yapmamız gerekecek. Çünkü benim tüm sessizliğe boğulmuş evim de yankılanan bu şarkı uyuyan ayıyı uyandırmıştı.

Ece'yi görmezden gelerek odama koşup kapıyı arkamdan kapattım. Arıyan yerine baktım.

Kürklü Dağ Ayısı arıyor...

Evet bu benim abimdi. Gecenin bu saatinde neden aradığına dair bir sitemde bulunmak için telefonu açmıştım ki bağrışma sesleri duydum. Muhtemelen açtığımı fark etmemişti.

–BUNU ONDAN NASIL SAKLARSINIZ YA?! NASIL YAPARSINIZ BUNU!

–Serkan sakin ol ve bana ver şunu.

Sonradan abim açtığımı fark etmiş olacak ki bana döndü kendini dizginlemeye çalışır bir ses tonuyla.

–Beste nasılsın kardeşim? Evet aynen sen sormadan söyleyeyim bende iyiyim. Annemle babam yarın akşam seni misafirliğe bekliyor. Ömer ile bende orda olacağız.

Arkadan babamın fısıldadığını duydum. “Ömer’i karıştırma!”

–Tamam abi gelirim de bir sorun mu var?

–Yok canım yok bir şey Bestem. Gel sen 8 gibi. Tamamdır hadi görüşürüz iyi geceler balım.

Sana da demeye fırsat vermeden telefonu kapattı.

...

Ertesi gün , akşamı beklemek zulüm gibiydi. Pazartesi olduğu için Ece erkenden evden çıkmış koşa koşa mahkemeye yetişmeye çalışmıştı. Bende tüm gün evde sıkılmıştım. Yazarlıkla ilgili katıldığım bir kurs vardı. Onlinedan yapılıyordu. Bu gün iki kez toplantısı vardı. Ona katıldım. Ve sanırım evdeki tüm pudingleri bitirdiğim için iyi bir azar yiyecektim. Saat akşam 6 gibiydi.

Ece eve elinde lahanayla gelince bu günkü menümüz belli olmuştu. Ve her yemeği mükemmel olan ev arkadaşımın maalesef ki lahanası berbat oluyordu. Bunu yüzüne söyleyemediğim için de hep yemek zorun kalıyordum. Ama bu gün bahanem vardı ve evden erken çıkacaktım. Zaten trafik saatleri bana denk geliyordu. Genelde arabasını almama bir şey demezdi. Zaten sabah konuşmuştuk.

Salondan odama geçip dolabımla göz göze geldik. Saatlerce bakıştığımız ve sonunda birimizin – ki o ben oluyorum– sinir krizi geçirdiği zamanlar aklıma gelince hemen ilk elime geçenleri aldım. Siyah düz bir bluz ve krem uç fırfırlı uzun eteğim. Dolabın yan tarafından krem çantamı ve siyah botlarımı aldım. Aynamın karşısında biraz oyalandım, ama sonuç mükemmeldi. Allık, rimel, koyu renk far ve gül kurusu ruj. Klasik makyajlarımdan biriydi. Saate baktığımda neredeyse yedi olduğunu fark ederek banyoya koştum. Saç düzleştirici ile biraz fazla kavga etmiş olmalıyım ki Ece’den uyarı geldi.

“Böyle giderse yarına orda olacaksın , hızlı ol!” tamam demekle yetindim.

...

Yaklaşık 5 dakika sonra arabadaydım. Yanıma bir kaç parça kıyafet almıştım. Bir kaç gün orada kalırım diye. Saat 19 civarıydı. Ve herkesin mesai bitimine denk geliyordu. Yollar bir hayli kalabalıktı. İzmir trafiğinin en az İstanbul’daki kadar olduğunu düşünmeye başlamıştım ki yarım saattir beklediğim yol sonunda açıldı. Neşem yerine gelsin diye radyoda dolanmaya başladım. Bir kaç cızırtılı sesin sonunda bir haber kanalında durdum.

“Evet, sayın seyirciler. Günlerdir küçük oğlu Emrah'tan haber alamayan acılı baba Hüseyin Ç.'nin oğlundan haber alındı. Şimdi muhabirimiz Hayri Bodur 'a bağlanıyoruz. Hayri, sendeyiz.”

Hep o neden yaptıklarını anlamadığım durmayı yaptı muhabir.

“Evet Meryem. Sonunda gözü yaşlı baba, çocuğuna kavuştu. 3 gündür kayıp olan küçük Emrah okul çıkışı servise binmediği ve bir daha kimsenin ona ulaşamadığı gerekçesiyle Müge Ansız ve Tatsız Sert programına katıldı.

Çocuk meğerse anneannesinde kalıyormuş günlerdir. Emrah ,yaşadığı ilçenin çocuk parkında anneannesi ile oyun oynarken bulundu. Şimdi o anneannenin yanındayız. Söylemek istediğiniz bir şey var mı?”

Her ne kadar biraz üzücü olsa da komik bir olaydı. Radyodan vazgeçip eve olan 40 dakikalık yolculuğumda Ece'nin müzik listelerinden birini dinledim. Annemlerin evi ‘daydı. Kardeşim Ömer okulun yurdunda kalıyordu. Ama bu gün gelebilecekti. Sanırım aile evi olduğunda bir şey demiyorlardı. Tam olarak bilmiyordum. Abim Serkan ise yengem Melike abla ile birlikte yaşıyorlardı. Ama Melike abla ailesinin yanına gitmişti. Abimde annemlerde kalıyordu.

Okul için eve çıkmıştım. Ve her türlü fazlaca uzaktı. O nedenle en mantıklı tercih buydu. Yaklaştığımda saat 19.50’idi. Anneme yaklaştığıma dair bir mesaj attım. Müstakil küçük bir evde geçirmiştim çocukluğumu. Sırtımdaki siyah çantamı alıp zaten park ettiğim arabanın kontağını çevirdim. Ve arabadan indim.

Kahverengi ve etrafı bin bir türlü çiçekle kaplı ve çatısında 4 5 ay önce mahalle çocuklarının attığı topu olan şirin evin ziline bastım. Her bastığımda kulaklarımda küçüklüğümün sesini duyduğum o melodiden sonra kapıyı kısa kahverengi saçlı ve uzun boylu bir kadına açtı.

Yani zengin olmadığımıza ve başka kız kardeşim falan da olmadığına göre bu kadın tabi ki annemdi. Annem ellili yaşlarının ortasında genç kalmaya çalışan ve şifanın bitkilerde olduğuna inanan bir kadındı. Mesela bizim evde benim odamin penceresinin önü yığınla çiçek. Ve yarısı Ece'ye verdikleri idi.

–Merhaba, hoş geldin kızım. Geç içeri.

Ayakta bekleyen abim girer girmez bana sarıldı. Bir süre sonra hafiften gıdıklamaya başladı. Bende ona inat saçını biraz daha çektim. Ama bu onu durdurmaya yetmedi. En sonunda bende onu gıdıklamaya başlayınca bıraktı. Ve beraber gülerek masaya, babamın yanına geçtik.

O sanki geldiğimi fark etmemiş gibi hala oturuyordu yerinde.

–Babaaa nasıl geçti günün. Dün akşam Fenerbahçe'nin maçı vardı. Tam izleyemedim. Kim kazandı?

Uzun bir süre cevabı hatırlamak ister gibi durdu. Sonra sanki üstüne kum torbası koymuşsunuz gibi kısık gözlerini bana çevirdi.

–Bilmiyorum.

Hadi ama, cidden mi? Koyu Fenerli olan abim ve babam bir araya gelmiş ve maçını izlememişler miydi?

Ölsem inanmayacağım şeyi duyuyordu bu kulaklar.

Sarı ışıklarla aydınlatılmış, üstünde yiyecek şenliği olan upuzun bir masaydı. Sıcak yuvaları andırıyordu. Ama oldum olası aile evinde yaşamayı sevmemiştim. Sevmemiştik. Bunun sebebi ilgisiz anne baba dan da kaynaklanıyor olabilirdi. Küçüklüğüme dair anılarıma baktığımda annemi ve babamı sadece sabahları işe giderken gördüğümü fark ettim. Akşam geldiklerinde ise abim bizi çoktan uyutmuş olurdu...

Ömer henüz gelmemişti. Tüm ailedeki kadınlar olarak abimin kahverengi uzun saçlarına hep özenmişizdir. Asla taramamasına rağmen çok düzgün duruyordu. Önce elimi saçlarında gezdirip dağınık topuzunu bozdum. Ailedeki tüm erkekler ise abimin sakalına özenirlerdi. Ayrıca küçük çocuklar ise boyuna. Anlayacağınız üzere abim herkesin gözdesi Serkan'dı.

Babam emeklilik hayatında genç kalma ve kalmama arasında yüzüyordu. Yıllardır numarası bile değişmeyen dikdörtgen kemik gözlüğü ona farklı bir hava katıyordu. Beyaz siyah arası giden saçlarını istisnasız her gün tarardı.

Belki canı sıkkındır diye düşünerek üzerine gitmedim.

“Ne yemek yaptın anne? Yardım edeyim mi?”

“Olur kızım, gel salatayı hazırla.” Kapıdan çıkarken babama baktım ve

“Benim salatamı özlemişsindir.” dedim. Ama pek bir cevap alamadım bir adet “Hı hı" hariç.

Abim kafama takmayayım diye minik bir sırıtma ekledi yüzüne. Öyle de yaptım zaten. Belki canı sıkkındır diye çok üstüne düşmedim.

Mutfaktan mis gibi fırında makarna kokuları geliyordu. Annem fırından yeni çıkardığı tepsinin üzerine peynirleri doğruyordu. Hemen hangi rafta olduğunu hatırlayamasam da bir kaç denemenin sonunda salata kaselerini buldum. Hemen derin cam kaselerden 2 tanesini alıp dolaba yöneldim. O sırada annem de fırına tekrar koyuyordu makarnayı. Biraz marul , nar ve daha fazla yeşillikten sonra zeytin yağı ve limonla buluşturdum salatayı.

“Sen biraz içeri geç istersen. Daha işi var bunun. Ben sana seslenirim.” Oturma odasında büyük bir kasvet havası vardı. O nedenle eskiden benim olan odaya geçtim. Benden sonra burayı kütüphaneye çevirmişlerdi. Bunların yarısı Ömer'in okçuluk kitaplarından oluşuyordu.

Koyu kahve rengi rafların tozunu parmağımla aldım. Evin her yerinde olduğu gibi burada da camın önünü bir kaç orkide ve kılıç süslüyordu. Odanın köşelerinde 2 tane berjer ve küçük sehpa vardı.

Hemen bana ait olan rafa yöneldim. Pek çok şiir ve klasik kitabın ardından elim yine ve yine İşaret Çocukları'na gitti. Lise dönemimden bu yana 9. Okuyuşum olmalıydı bu. Eteğimi toplayıp sağ taraftaki berjere oturdum.

Rastgele post it yapıştırdığım bir sayfayı açıp okumaya başladım. Şiir kitaplarının en iyi yanı bu olabilirdi. Bir baş ucu kitabı gibi elini nereye atsan güzel bir şiir seni karşılıyor. ‘Önceki sayfalarda ne oldu, karakterin başına ne geldi?’ derdi yok. Ne güzel. Seç beğen al.

Şiiri de mi kilo ile alıyorsun?!

İç sesimi boş verip kendimi Cahit Zarifoğlu'nun satırlarına bıraktım.

Ne kadar süre olduğunun farkında bile değildim. Annemin telefonu çalmasa sanki beni çağırmayacaklardı. Öylesine bir sessizlik hakimdi evde.

–Anneeee. Telefonun.

Ses gelmedi.

Bu sefer sabırla kitabı bırakıp ayağa kalktım.

–Anne.

Bir insan telefonu hiç mi duymazdı. Ağır adımlarla hala çalmakta olan telefonu kapatmak ya da anneme götürmek için mutfağa girdim. Ev kimse yokmuşçasına sessizdi. Muhtemelen teyzemdir arayan. O nedenle açar açmaz kulağıma koydum telefonu.

–Alo.

–Alo Çiğdem Hanım merhaba tekrardan. Hayri Bodur ben.

En kısa zamanda sizinle karlı bir görüşme daha yapmak istiyoruz. Kızınızla ilgili verdiğiniz bilgiler bizim için çok değerliydi. Bu seferki ücret, verecekleriniz ne kadar önemli ise , o kadar zamlı olacak.

Kısa süreli ve sanki orada olup olmadığımı sorgularcasına bir duraksama. O an radyodaki muhabir oradaydı.

Tam şu an. Oradaydı. Bu anın içindeydi.

Ben ise yok olmuştum. Sanki evren tüm zerreme kadar beni yok etmişçesine burada değildim. Bu anın , bu yaşamın , bu sonsuz boşluğun içinde kaybolup gitmiştim. Birileri çok değerli bir hazineymişim gibi değil de korkulacak bir canavarmışım gibi saklamıştı beni. Kimseler bulamasın , ulaşamasın ve benden gizlediklerini söylemesinler diye.

Sırları, dertleri ve hüzünleri olan biriydim. Zaten kimin yoktu ki. Ama ben içime dökemezdim. Birilerine gidip omzumu güvenilir bir dağa yaslamış gibi, o kabuğumun etrafındakiler göremeyecekmiş gibi ağalardım.

Annem, abim ya da Ece.

Benim ,dünyanın en büyük depreminde bile tek taş dahi düşmeyeceğini bildiğim o sağlam dağlarım.

Ama dünyanın en büyük depremini yaşadık ve o dağlardan birisi yerle bir oldu.

Küçükken beni ağlatanlara kızan annem şimdi asıl kızılması gereken kişi olmuştu.

–Çiğdem Hanım?

Telefonu kaldırıp numara yazmasını beklediğim yere baktım.

‘M. Hayri Bodur'

(Son görüşme tarihi 3 Gün önce)

Doğduğumuzdan ergenliğimize kadar olan süreçte neyin ne olduğunu bile pek anlayamayız. Derdimiz ,tasamız yoktur. Oyundan, öğrenmekten başka ne düşünürüz ki?

Bize “yemek” derler; oyun deriz,

Bize “su” derler; yüzmek, oynamak deriz,

Bize “kardeş” derler; oyun arkadaşı deriz,

Bize “ev” derler; Aile deriz...

Benim evim vardı. Çatısından düştüğüm ama ağlamadığım, penceresinden dünyayı öğrendiğim, ilk adımlarımı attığım çimleri, bisikletten düştüğüm de de , okulumdan mezun olup geldiğimde de beni çiçeklerle sarmalayan bir bahçesi vardı.

Vardı...

Yerdeki telefonun ekranının çatladığını görünce ellerimin titremeye başladığını fark ettim. Hemen salonda doğru yürüdüm. Belki basit bir 15 adımdı , bilemem. Ama bana Dünya’yı turluyormuşum gibi uzun geldi.

Askılıktan ceketimi ve çantamı alıp doğru bahçeye çıktım.

Oradaydı ama ona gidemiyordum, üstüne atlayıp sarılamıyordum. Ordaydı ve abimle kavga ediyordu.

O an aklıma asla olmasını dilemeyeceğim bir şey geldi.

Ya oda işin içindeyse?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.