Hayatta çok fazla gülen insan gördüm. Bazıları gerçekçi gülümsemelerini söyledikleri yalanların üstünü kapatmak için kullanırlar. En yakınlarından biri gibi görür ,
istemsizce aldanırsın o gülümsemeye. Rollerini çok iyi oynarlar.
Siz yanınızda korumayla gezdiğinizi sanırsınız ama o ,sizin ona verdiklerinizle arkadan bıçaklar.
Masanın üstünde sürekli çalan telefonumu yok sayıp bilgisayardaki işime geri döndüm. Son birkaç gündür hem yayınevinden hem de editörüm Yağmur dan yığınla arama ve mesaj vardı. Sosyal medya hesaplarımın tümünü kapatmıştım. Bu sayede gelen bildirimlerin biraz daha önünü kesebilmiştim. Ama sonunda bir açıklama yapacaktım. En azından benden beklenen yegane şey buydu.
Sokakta nadiren de olsa okurlarımla karşılaşma korkusuyla bu olaylar başladığından beri dışarı çıkmıyordum.
En sonunda telefonumda başka birisinin ismini görünce telefonu açtım. Ev arkadaşım Ece arıyordu. Telefondan pek net anlaşılmasa da çok kalabalık bir yerde olduğu kesindi. Yine ne işler karıştırıyordu bu kız.
-Efendim Ece. Tek bir şey söyledi ve yüzüme kapattı.
-Aşağıya gelsen iyi olur.
Neler oluyordu? Üstümdeki kahverengi polara ve altımdaki eşofmana baktım ardından anahtarımla aşağıya indim. Uzun büyük sayılmayacak bir binada 3.katta oturuyorduk. Aşağıya inmem uzun sürmedi. Binanın dış kapısını açmamla birlikte pek çok kamera ve mikrofon bana döndü. Bu kadar muhabirin burada ne işi vardı ki? Ayrıca adresimi nereden
almışlardı -umarım yayınevinden değildir-. Aynı anda bir düzine soru gelmeye başladı.
Sanırım aşağıya hiç inmemeliydim.
-Beste Hanım kitabınızın çalıntı olduğu doğru mu?
iftira
-Beste Hanım sosyal medya hesaplarınızı niçin kapattınız?
Sana ne?
-Kitabınızın en yakın arkadaşınız Umut Bey’in kitabından çalıntı olduğunu doğruluyor musunuz?
Kesinlikle hayır!
-Kamuoyu sizden bir açıklama bekliyor.
Farkındayım ama hiç hazır hissetmiyorum.
Derken arkadan kurtarıcım gibi Ece çıkıverdi. Bu kız her zaman hayatımı kurtarmaya devam edecek. Hemen ilk aklıma gelenleri söylemeye başladım.
-Yakında yayınevimle birlikte bir basın açıklaması paylaşıyor olacağız. Kitabıma ve bana karşı yapılmış bütün hakaretleri kınıyorum. Söylenenler tamamen asılsız şeylerdir.
Der demez arkamı döndüm ve Ece ile eve çıktık. Seslere tüm bina ayaklanmıştı ve herkes bizi izliyordu. Eve çıkana kadar hiçbir şey konuşmadık. Eve girdiğimiz anda bir oh çektim. İlk konuşan ben oldum.
-Bu da neydi şimdi?
-Bilmiyorum. Arabayı park etmemle yanıma gelmeleri bir oldu. Sahi bunlar seninin adresini nereden bulmuşlar ki?
-Orasını bilmem ama umarım yayınevi vermemiştir.
Daha fazla bir şey konuşmadık zaten konuşmak istemediğimi o da biliyordu. O mutfağa giderken ben çoktan kendimi yatağa atmıştım. Kısa bir süre sonra bilgisayarımı alıp masanın başına geçtim. Tüm sosyal medya hesaplarıma giriş yaptım.
Aynı anda yığınla bildirim geldi. Bunların yarısı linç olduğundan hiçbirine bakmamaya karar verdim. Belki biraz iyi hissederim diye fan hesaplarıma bakmaya başladım. Fakat -bir kaçı dışında- hepsi linç tayfadan olmuşa benziyordu. Fotoğraflarımın üzerine x atan kitaplarımı yırtıp atanlar beni savunduğu için linç yiyenler… Sosyal medyadan nefret ediyordum. Daha birkaç hafta öncesinde kitaplarımın bağımlısı olan insanlara şu an ne olmuştu? Birkaç asılsız habere inanıp düşmanım olmuşlardı.
Eleştiri ve linç bambaşka şeylerdi. Eleştiri adı altında insanlara zorbalık yapılıyor hakaretlerin önü arkası kesilmiyordu. Bu resmen haksızlıktı. Evet bunun için bir sürü yasa vardı ama insanlar görmezden gelip sadece eleştiri yapıyor derse bunların hiçbir önemi kalmaz. Elimizde klavye var diye ,sonuçta kimse beni görmüyor bilmiyor demeye hakkımız yok. Bu bir siber suç, siber zorbalıktır.
Bu tarz olaylar yüzünden insanlar intihar ediyorlar. Ne dediğimize ne yaptığımıza kendimize bir çeki düzen vermeliyiz. Sonsuza kadar sürmeyecek belki bu olay ama karşınızdaki kişinin üzerinde bıraktığınız etki hep devam edecek.
Bu konuda çok doluydum. O nedenle yapabildiğim en iyi şeyi yaptım. Yazdım. Neredeyse 1 sayfayı bulacak remi düzeyde pek olmayan açıklamamı aynı anda tüm sosyal medya hesaplarımda paylaştım. Çok geçmeden de çoğu platformda trendlere girdi. Birkaç saat içinde de haber sitelerinde yeri alacağa benziyordu. Açıklamam şu şekildeydi;
“Sevgili Okurlarım`;
Öncelikle kitabıma çalıntı iftirası atan bana yayınevine ve bu kitapta hakkı olan herkese eleştiri adı altında linçleyip hakaret edenleri kınıyorum! Ve buradan onlara sesleniyorum. Size kötü bir haberim var. Dava süreci şu andan itibaren başladı. Bu yaptıklarınızı yanınıza bırakmayacağım.
Asıl konuya gelirsek benim Umut GÖKALP ile hiçbir bağım kalmamıştır. Ben onun Gökyüzünün Tehlikesi adlı romanından hiçbir şekilde esinlenmedim , alıntılamadım ya da kopyalamadım. Buradaki asıl mağdur benim! Kitabımın yazım aşamasındayken fikrini almak adına kitabımın giriş kısmını kendisine okumuştum. Ve kısa süre geçmeden aramıza soğukluk girdi. Resmen hiç kimseye söylemeden yalnızca 1 ayda kitabını yazmış ve kitap basıldıktan sonra benim haberim oldu.
(…)
Yani kanıtlarım ile birlikte kitabım Gecenin Öfkesi tamamıyla bana ait bir kitaptır. Çalınamaz ve kopyalanamaz. Buradaki asıl mağdur benim. Umarım bir daha böyle bir sorunla karşılaşmayız.“
Sevgilerle Beste AYTAÇ
Telefonumu elime aldım ve gelen tepkileri okumaya başladım. Her ne kadar mükemmel bir şeyler yazmasa da insanlar tarafını seçmişe benziyordu. Umut un fanları ve benim fanlarım. Hala daha pek çok kişi bana inanmıyor iftira attığımı düşünüyorlardı.
Ayrıca kısa süre sonra Umut tan da açıklama isteyecek tayfa hazır bekliyordu. Bazıları henüz taraf seçememişti. Aslında ben olsam bende seçemezdim çünkü buradaki mağdur o gibi görünüyordu. Ve ben tamamen ona iftira atmış bir yalancının teki konumuna düşüyordum. Bu resmen adaletsizlik.
Umut’u neredeyse 1 yıldır tanıyordum. Yazarlık serüvenine yeni başlamıştı o zamanlar. Yayınevi aracılığıyla tanıştık. Henüz ilk kitabını bastıracaktı. Bende o sıralar Çiçekçi kitabımı yayınevine teslime gelmiştim. Hiçbir zaman çok bir samimiyetimiz olmadı.
Geçen ay bir gece aklıma esmiş ve oturup sabaha kadar yazmıştım. Giriş ve ilk 3 bölüm hazırdı.
Sabah olur olmaz ilk Ece’ye sonrada yazar arkadaşlarıma anlatmış ve fikirlerini almıştım. Hemen ertesi günde Yağmur’a dosyayı göndermiş ve çalışmalara başlamıştık. Umut’a söylediğimden beri benimle konuşmamaya mesajlarıma bakmamaya başladı. Bir sorun olduğu aşikardı ama böylesini hiç tahmin etmemiştim. Öyle ki beni her yerden engellediği için kitap basıldıktan sonra haberim olmuştu. Ece hemen yayınevine söylememi teklif etti ama ben reddettim. Kitaplarımız neredeyse 1 hafta arayla basıldı. Kitapların sadece konuları aynıydı fakat okurlar bunu çok büyüttü.
Hatta bir ara haberlere falan da çıkmaya başladık. Sonuçta çalıştığım Dolunay Yayıncılık işinin en iyisiydi. Bu esna da yayınevi de üzerimde büyük bir baskı kurmuş durumdaydı. Aslında onlarda biliyordu haklı olanın ben olduğumu ama kaos daha çok sattığı için bir türlü konuyu kapatmıyorlardı. Kanıtlarım vardı. Mesela editöre gönderiş tarihim mesajlaşmalar ve benzeri. Ece avukattı. Evin birkaç blok ötesinde bir ofisi vardı. Linçi abartanlar için ona danışacaktım zaten.
Acıktığımı fark ederek mutfağa gittim. Ece çoktan orada hazır bekliyordu. Son birkaç gündür doğru düzgün bir şeyler yemiyordum. Ve güzel acı soslu bir mantı midemi ziyafete sürükleyebilirdi. Bu konuda Ece işinin ustasıydı.
Mutfağa geldiğimde tencereye mantıları koyuyordu. Limon sarısı bir uzun kollu ve lacivert tulum giymişti. Ayrıca saçındaki saç bandı bana çok tanıdık geliyordu.
“O saç bandı bana çok tanıdık geliyor acaba nereden?”
Benim saç bandımı almıştı! Ece ile kardeş gibiydik ve çoğu zaman birbirimizin kıyafetlerini giymek pek de sorun olmazdı. Ama abla kardeş arasındaki minik kavgalar elbette bizde de yaşanıyordu. Fakat şu an büyük bir sorunumuz vardı. O BENİM EN SEVDİĞİM SAÇ BANDIMDI!
Süt dökmüş kedi gibi mahcup bir gülümsemeyle küçük mutfaktan kaçmaya başlamıştı. Hemen peşinden salona koştum. Evin ortasında salon vardı ve yanlara doğru odalar açılıyordu. Girişin tam karşısında olduğundan eve girdiğiniz an salona giriyordunuz. Karşıda büyük bir pencere ve önünde de koltuk vardı. Hemen ilk fırsatta koltuğun arkasına geçti. Ama biraz sonra ayağı küçük sehpaya takıldı ve üzerindeki seramik vazoyla yere kapaklandı. Resmen burnun üstüne düşmüştü ama yanında kahkahalara boğulmama engel olamıyordum. Hemen sonra ayağa kalktı .Vazonun içinde neden çiçek olduğunu sorgulamaya ve kahverengi saçlarının üstündeki çiçekleri temizlemeye başladı.
Bandanamı tabiî ki alamadım. Ama olsun sonuçta mükemmel bir mantı ziyafeti çekmiştim. Üstüne de dondurmayla midem tamamıyla kendine gelmişti.
Bu gün yaptığım açıklama içimi çok rahatlatmıştı. Umut bir yalancıydı ve bunu er yada geç kanıtlayacaktım. Ne zaman ikimizin de kitapları satmamaya başlayacak işte o zaman yayınevi benim haklı olduğumu söyleyen bir açıklama yapacaktı. Onların tek derdi para idi. Nerede ki kaos çok satar oraya giderdi. Bu da genellikle yazarın başını çok ağrıtırdı. Ertesi gün yayınevine uğramayı planlıyordum.
Artık bu konunun masaya yatırılması gerekiyordu. O nedenle editörüm Yağmur’u aramaya karar verdim. Yağmur iyi kızdı. Tüm kitaplarımın editörlüğünü o yapmıştı ve ondan her açıdan memnundum. Ama yayınevi onu susturduğu için hiçbir açıklama yapamamıştı. Yani umarım öyledir.
Yemekten sonra televizyonun karşısındaki tekli koltuklarımızda kurulmuş dizi izliyorduk. Ece bir yandan kardeşi Ada ile mesajlaşıyor diğer yandan dizi izliyordu. Telefonumu alıp odama gittim. Muhtemelen bana aramalarına cevap vermediğim için çok kızgındı. Henüz 19 yaşını yeni bitirecek kızıl saçlı bir kız olsa da çok olgun davranıyordu. Bu nedenle hiç kavga etmedik ama birazdan ilk kavgamız yaşanacakmış gibi hissediyordum. Telefonu elime aldım ve Yağmur’u aradım. Ve çok geçmeden telefonu açtı…
- Beste abla sen delirdin mi? Günlerdir aramalarıma ve mesajlarıma geri dönmedin. Çok telaşlandım. Tüm sosyal medya hesaplarını da kapatmıştın. Sana ulaşamadık. Böyle bir kaos içinde yapacak açıklama da bulamadık. Nerelerdeydin?
-Sakin ol Yağmur. Buradaydım. Sadece biraz kafa toplamak istedim. Bu gün muhabirler de kapıma gelince bir açıklama yapma gereği duydum. Tüm olanları yalansız bir şekilde kanıtlarımla yayınladım. Sahi muhabirler adresimi nerden buldular?
-Bilmiyorum.
- Tamam. Yarın oraya geliyorum. Her şey çözüme kavuşur,
Birkaç bir şey daha konuştuktan sonra kapattı. Hazır telefonu elime almışken haberlere de bakmak istedim.
Gerçekten iğrenç şeyler yazıyorlardı hakkımda. Taraflar sonunda belli olmuştu. Artık tek açıklama beklenen kişi ben değildim. Linç sadece bana yapılmıyordu. Neden böyle bir adilik yaptığına dair Umut’a ağır hakaretler vardı. Ve bunlar insan psikolojisini tamamen darmaduman eden cinstendi. O nedenle onu çok iyi anlıyordum. Benim bundan ez hasarla kurtulmamın sebebi ise tüm hesaplarımı kapatmış olmamdı. Ki neredeyse telefonumu da kapatacaktım.
Günlerce hiçbir şey yapamadım. Yapmak istedim. Bir şeyler yazmak´en azından bir açıklamaya yapmak istedim. Olmadı kitap yazayım kafam dağılır dedim yine olmadı. Günlerce doğru dürüst bir yemek yemedim. Bıkmıştım. Bir şeyler yapmak istiyordum ama yapamıyordum. Elim gitmiyordu. En sonunda televizyonda haberim görünce işler değişti. Biraz olsun kendimi toparlamaya çalıştım.
Kendi hakkımı savunmak istiyordum. Ama her seferinde o mide bulandırıcı yorumlar ve açıklamaya gelebilecek şeyler beni adeta olduğum yere çiviliyordu. Bu şekilde günler geçirdim. Bir şey yapmadığım günler…
Yapmak istediğim ama yapamadığım günler.
Neyse ki artık geçiyordu. Kurtuluyordum ve aklanıyordum. Yarın yayınevine gidecek ve bu yaptıklarının hesabını soracaktım.
Ama öncelikle güzel bir duşun ardından uyumam gerekti. Hızlıca eşyalarımı alıp banyoya gittim. Önce yüz bakımı yapmam ve bu çürümüş cildimi değiştirmem gerekiyordu. Gerizekalı! Meyve mi bu? Niye çürüsün. Ya bide yazar olacaksın. Bu düştüğümüz hallere bak ya. Ben niye bunun iç sesiyim!
Diye isyan eden iç sesime buradan selamlar yolluyorum. Bende kendisinden pek memnun değilim ya neyse. Duştan çıktıktan sonra saçımı taradım ki sabah kalktığımda cadı saçı pardon süpürgesi gibi olmasın. BEN NERDEN GELDİM YAAA! . İç sesimin erkek olduğuna ve beni anlamadığına yemin edebilir fakat kanıtlayamazdım. Banyodan saçımda pembe havlu ve mor bornozumla çıktım. Tabiî ki ucu ponponlu pembe terliklerimi unutamazdım. Anneannem küçükken ‘Oy yavrummm o güzel ayakların üşümesinnnnn. Giy bakim şu terlikleriiiiiii.’ Diye zorla giydirirdi. Oradan kalma alışkanlığım.
Salondan odama geçeceğim sırada mutfaktan bir çığlık sesi yükseldi. Ve sesin sahibini zaten tanıyordunuz. Ece. Bazen her şeyi çok abarttığı için onunla yaşamak Afrika da antilop un her gün sizi kovaladığı hayattan daha zordu. Ve eminim ki şu anda ufacık bir şeye bu kadar tepki gösteriyordur. Mutfağa doğru ilerlediğimde onu göremedim. Fakat dikkatli baktığımda balkondan tüm mahalleye pek de hoş olmayan bir konser verdiğini fark ettim. Hemen küçük mutfağımız kadar olan balkona koştum.
İyi ki balkon bina aralığına bakıyordu. Karanlıkta kalmamak için ışığı açmıştı. Acaba neye bu kadar tepki gösteriyor olabilir diye Ece nin yüzüne boş boş bakıyordum ve anlamamıştım. Ta ki onun baktığı yere baktığımda aynı anda tüm şehrin duyabileceği bir çığlık attık. Parmak kadar bir hamam böceği yerde antenlerini oynatarak bize bakıyordu.
GERÇEKTENDE UFACIK BİR ŞEYE TEPKİ VERİYORMUŞ!!!!
Hemen elindeki fırçayı aldım ve korkusuz bir pelerinli kahraman gibi böceğe doğru yürüdüm. O sırada üstümde bornoz olması dışında bir sorun yoktu. Ve az önceki çığlıklarımıza bizim gibi balkonu bu tarafta olan herkesin çıkmasıyla istemsizce yanaklarım kızardı. Sabah yaşanan olaydan sonra daha çok rezil olmuştuk.
Hemen süpürgeyi bırakarak Ece ile içeri geçtik ve perdeleri sıkıca kapattık. Ardından kendimizi kahkahalara boğduk.
“Bide yarın ev sahibi ‘Sizden şikayetçiyiz.’ diye eve geliyormuş. Ne komik olurdu ama.”
Deme gafletinde bulundu Ece. Gülerken başımı sallıyordum. Saçımdaki havlu çözülünce onu almak için yere eğilmiştim ki kapı çaldı. Kapıcıdır herhalde diye düşünerek Ece kapıya baktı. Bende mutfaktan kafamı uzatmış ona bakıyordum. Sanırım başka bir şey dese olacakmış. Ev sahibi gelmişti! Ve yine şunları söyledi
”Şizden şikayetçiyiz. Çok ses yapıyorşunuz. Ayrıca binamızda bu kadar muhabir iştemiyoruz. Midem o kadar ünlüşünüz gidin başka yerde verin rüpürtajını ya.”
Diye söylene söylene gitti. Adamın şivesine mi gülelim bizim bunu takmayacağımıza mı gülelim bilemedim.
…
Ertesi gün sabah 9 gibi uyandım. Alarmsız uyanamama gibi bir özelliğim olduğundan en az 5 tane alarm kurmuştum. Geniş odamın girişteki duvardaki dolabı açtım. İçinden beyaz ince bir gömlek aldım. Bana biraz bol geliyor olabilir ama üstümde çok hoş duruyordu. Altıma bol paça kotumu giyip gömleğimi içime soktum. Kapımın arkasından bez çantayı çıkardım.
Bu gün işlerim uzun süreceği için yanıma atıştırmalık bir şeyler aldım. Makyajı bu günlük es geçtim. Ece henüz uyanmamıştı. Genelde böyle oluyordu. Kadife krem kabanımı da alarak evden çıktım. Metroyla uzun bir yolculuk yapacaktım. Telefonumu kulaklığa bağladım ve rasgele bir şarkı açtım. Bornova’ya gideceğim için biraz kestirdim.
Sonunda yayınevinin uzun ve gösterişli binasına gelmiştim. Gökdelen farz edilebilecek kadar yüksekti. En tepede DOLUNAY YAYINCILIK yazan ışıklı bir tabela vardı.
Hızlıca dönen kapıdan geçtim ve asansöre ulaştım. Bunu o kadar hızlı yapmamın sebebi neredeyse tüm gözlerin beni izlemesiydi. 18. kata geldiğimde asansör durdu. Hemen toplantı odası 7 yazan kapıya tıklatmadan açtım. Bir şeyler konuşulacaktı fakat bunun adı tam olarak toplantı değildi. Konu zirve bir noktaya gelene kadar sakin kalmayı sonrasında nasıl bunun hakkında bir şey söylemediklerine dair isyan edecektim.
Diğerlerine oranla oldukça küçük bir odaydı. Uzun bir masası ve projeksiyonu hariç bir şey yoktu neredeyse. Hemen en başın yanına geçtim. Muhtemelen karşıma da o kurulacaktı. Henüz odada yalnızdım. Fırsattan istifade telefonu çıkarıp hesaplarımı kontrol etmeye başladım. Toplantı olacağı medyaya sızmış durumda.
Hemen hemen aynı bir değişiklik yoktu. Asıl bomba toplantıdan sonra olacağı için fırtına öncesi sessizlik denebilirdi buna.
Kapının açılmasıyla kafamı o tarafa çevirdim. Hep özendiği kıvırcık sarı saçları dümdüzdü -eminim limon sıkmıştır- aptal gibi gözükmesine neden olan takım elbisesi ile kavgaya hazırlanıyormuş gibi bir havası vardı. Ve eğer buradan çekip gitmezse dayağın en alasını yiyecekti.
birazdan öldür emrini vereceğim! İç sesimle aynı fikirde olmanın gururunu yaşıyordum. Karşıma geçip kurulunca planımı devreye sokacaktım. Yüz hatlarımı olabildiğince gıcık bir gülümsemeyle doldurdum. Yaptığı hatayı biliyordu ve tabii üstüne gideceğimi de. Gergin yüzüne boş boş baktım.
-Senden bir açıklama bekliyorlar Umut. Gerilmen normal. Saklamaya çalışma.
-Senden de bekliyorlar.
-Ben üstüme düşeni yaptım sıra sende. Acaba nasıl bir yalana başvuracaksın.
-Ben yalan söylemem. Ses tonu yükselmişti.
-Bana yaptığın hadi onu da geçtim okurlara yaptığın neydi? Onunla aynı ses tonu ile konuşmuştum.
-Sadece bir yanlış anlaşılma.
Sesi azalmış ve gözleri arkama odaklanmıştı. Ve evet mükemmel tayfada geliyordu. Editör bozuntuları. Kendisi her kitapta editör değiştirdiği için 2 kişilik bir kız gurubu tamamen sahte kahkahaları ile odayı doldurdu.
Aynen cam kenarına onun yanına oturdular. Arkadan bir kapı sesi daha duyulduğunda kahverengi saçlı kız gözlerini oraya dikti. Sonunda birinin yanımdaki sandalyeyi çektiğini görünce içim ferahladı.
Siyah dizine gelen eteği ile Yağmur tam karşımda duruyordu. Şu an ona sarılmayı o kadar istiyordum fakat yapamazdım. Şu an değil. Çantasından iki tane kitap ve onlara yapıştırılmış bir sürü post it çıkardı.
Anlaşılan araştırmasını iyi yapmıştı. Mahkemeye çıkan avukat misali duruyordu. Kitaplar tabiî ki Gecenin Öfkesi ve Gökyüzünün Tehlikesi idi. Muhtemelen çantasından çıkardığı diğer kağıtlar ise o ve Umut ile olan mesajlardı. Karşıdakiler gördükleri karşısında şok olmuşlardı. Siz anca süslenip gelin. Helal sana Yağmur!
En sonunda kapıdan fularlı ve her halinden oldukça zengin olduğu belli olan Engin Bey içeri girince ayaklandık. Birazcık kilosu vardı desek yalan olurdu. O evin mutfağında çalışmayı hiç istemezdim. Beyaz az olan saçları ve bir türlü boynundan çıkarmadığı kravatı vardı. Oturmak için yerine geçmesini bekledik. Babasından kendine miras kalmış yüklü miktarda para vardı.
Pek çok alanda şirketi ve hastaneleri vardı. Bir süre boş konuşmalarıyla kafa ütüledi. Konuya girdiğinde istemsizce sırtımı dikleştirdim.
-Son zamanlarda istenmeyen durumlar yaşandı. Ve bu durum fazla uzadı. Artık iki tarafında kitapları satmamaya başladı. Şahsen ben kimin haklı kimin haksız olduğunu bilmiyorum. Durumu açıklamak için önce sizleri sonrada editör arkadaşlarımızı dinleyelim.
Dedi.
Elini bana doğru uzatırken.
-Öncelikle ben arkadaşın kitabından hiçbir şekilde kopyalamadım ki zaten ne ara nerde yapacaktım. Neredeyse 2 aydır görüşmüyoruz. Ayrıca ben hikayemi ona söylediğimde daha
yazmıyordu. Ve onun editöre gönderiş tarihi ile benimki arasında fark var.
Bizim yayınevinde her yazar bölüm yazdıktan sonra editöre ulaştırtması lazımdı, anlaşma böyleydi. Yani geç atmış olamazdı. Söz hakkı ona gelince sessiz kalmayı tercih etti. Ve karşı tarafın editörleri anlatmaya başladı.
Çakma sarışın kız lafa daldı. Sanki diğer arkadaşını idare etmeye çalışıyor gibiydi. O kız benim biricik editörüme kafayı takmıştı! Bir şeyler geveledi. Mesajları falan onun önce attığını haklı olanın o olduğunu falan söyledi. Başka zaten kendilerini savunacak bahaneleri yoktu.
Sonra Yağmur söze girdi.
Önce kitaplardaki alıntı benzerliklerini ve kurgunun neredeyse aynı olduğundan bahsetti. Hatta benim ilk bölüm ve girişe yazdığım alıntılar onun diğer bölümlerde tıpatıp aynısıydı. İki kitabında alıntının olduğu kısımları açtı ve Engin Bey’in önüne koydu.
Alıntılar şunlardı;
Gökyüzünün Tehlikesi
Üzgünüm Dünya. Gökyüzünden gelen tehlikeyi durduramadım. Yapamadım ve şimdi herkes beni suçluyor. Sanki asıl suçlu kendileri değilmiş gibi… Bana bütün bu rezillikleri siz yapmamışsınız gibi masumdunuz sanki. Ben sizi uyardım. Gerisi umurumda değil. Ne yaparsa yapsınlar.
Gecenin Öfkesi
Üzgünüm Dünya. Gökyüzünden gelen tehlikeyi durduramadım. Yapamadım ve şimdi herkes ama herkes beni suçluyor. Bir yolunu bulmalıydım. Bu iş için aylardır uğraşıyordum. Bir yolunu bulup beni suçlayan milyarlarca insanı kurtarmam gerekiyor. Ben belki de bu Dünya’nın son umuduydum.
Alıntılar iki kitapta da post itle işaretlenmişti. Bu kısımda benim kitabımda Rüya büyük bir meteorun kendilerine doğru geldiğini durdurmazlarsa tüm insan ırkını yok edebilecek seviyede olduğunu söylüyor.
Ama insanlar ona inanmıyorlardı. Ve meteor yaklaştığında fark ediyorlar. Daha önceden ona söylemediği için Rüya’yı suçluyorlar. Bu alıntı da o kısımdan. Benim kitabımda 3. onun kitabında 6. bölüme denk geliyordu. Aslında bu önemli bir nokta çünkü ben ona sadece ilk bölümlerden bahsetmiştim.
Kitabında kullandığı benden çalıntı olan alıntılar benim ilk 3 bölümümdendi! Yağmur diğer dosyadan bazı kağıtlar çıkarınca gözümü onlara diktim. Bu kız üşenmemiş bizim WhatsApp mesajlarımızın çıktısını almıştı. Ona yazdığım kitabın konusundan bahsettiğim mesajlar vardı. Bunları da pembe dosyasından çıkarıp Engin Bey’in önüne koydu.
Bunları uzunca inceledi. Ve belki de biraz düşündü. Sonunda kafasını kaldırıp bir cevap bekleyen bizlere baktı. Umut pek rahat görünüyordu. Engin Bey sonunda bizi minik bir kalp krizine sokan sözlerine başladı.
-Editörleri ve yazarları ayrı ayrı dinledik. Ve kanıtları da gördük…
…
Binanın önüne çoktan muhabirler toplanmıştı. Bir kesim muhabir bir türlü susmayan Umut’a bakıp yığınla soruyu ona yöneltiyorlardı bu sefer. Diğer kısmı ise bana ve Yağmur’a dönmüş durumdaydı. Yüzümde olması gereken hiçbir ifade yoktu.
Açıklama birazdan yapılacaktı. O zamana kadar ne gördülerse onu bambaşka şeylere yoracaklardı. Benim biricik editörcüm ise telaşlı ve biraz şaşkındı. Kaybolmaması için onun bileğinden hafifçe tutuyor ve kızı bir o tarafa bir bu tarafa savurup duruyordum.
En son koca kalabalığı yarıp cadde kenarına kırmızı arabasını park etmiş olan Ece’yi gördük. Kollarını bağlamış, arabaya yaslanmıştı.Yağmurla birlikte koşar adım yanına gittik. Mini Cooper arabasının önüne ben ve Ece oturduk. Arkaya da Yağmur geçti.
Arabaya bindiğimizde kulağıma güzel bir müzik çalındı. Kesinlikle evde son ses açıp bağırarak söylediği şarkılardan biriydi çünkü çok tanıdık geliyordu. Ece arabayı eve değil Konak’a yakın bir yerde kahve içmek için o tarafa sürdü.
Henüz yola yeni çıkmıştık ki telefonum milyarlarca bildirim sesi ile çınladı. Anlaşılan beklenen açıklama yapılmıştı. Tam telefonuma uzanmıştım ki Ece neler olduğunu sorunca geri bırakmak zorunda kaldım.
1 saat öncesi…
“-Editörleri ve yazarları ayrı ayrı dinledik. Ve kanıtları da gördük. Herkes aslında kimin haklı olduğunu zaten yeterli kanıtlar sayesinde gördü.
Ve artık Umut Bey. Sizinle iş birliğimizi sonlandırma kararı aldık.”
Ellerini sertçe masaya vurup ayağa kalktı. İsyan hazırlıkları başlamıştı. İlk olarak “ Bunu bana yapamazsınız. Ben haklıyım.” Naraları atacak sonra da klasik “Siz beni kovamazsınız ben istifa ettim.” Diyecekti. Ardından kızlarda bir sinirle ayağa fırladı.
Özellikle Yağmur’a bakıyorlardı. Bunların olayı neydi öğrenmeyi aklıma not olarak kazıdım. Bende ayağa kalktığımda yanımda uçuşan turuncu saçlar görmek içimi rahatlattı. Başka bir şey desem olacakmış herhalde ki neredeyse tüm binayı çınlatan bir bağırış duyuldu.
-HAKLI OLAN BENİM! O BİR YALANCI. Ayrıca SİZ beni kovamazsınız. BEN istifamı veriyorum.
Koşarak dışarı fırladı ve önüne gelene bağırdı. Kızlar peşinden çıkmışlardı ama farklı bir yere gidiyor gibiydiler.
“Yaşanan karmaşadan dolayı çok üzgünüm. Bir daha böyle bir durumla karşı karşıya kalmamak için yazar arkadaşlarınızla çalışmalarınızı paylaşmayın. Müsaadenizle.
Dedi ve gitti. Adama bak sen ya! Resmen azarladı gitti ya. Hem de haklı olan bizim olduğumuz açıklanmışken. Haklı olan iç sesimi daha fazla yormadım.”
-Böyle oldu işte. Sonunda haklılığım kanıtlandı. Sanırım açıklama yapıldı. Telefonu elime aldım ve haber sitelerinden birine tıkladım. Kızlarda duysun diye sesli okuyordum. Şöyle bir haber vardı;
Beklenen basın açıklaması yapıldı! Dolunay Yayıncılık ve A.Ş.’nin patronu Engin DOLUNAY’ ın yaptığı açıklama herkes tarafından yoğun ilgi gördü. Engin Bey;
“Birlikte neredeyse 2 yıldır çalışmış olduğumuz Umut GÖKALP ile artık çalışmadığımızı duyurmak ve kendisinin bir yalancı olduğunu söylemek isterim.”…
-Sonunda aklandınız yani. Güzel. O zaman hadi bunu kutlayalım. Nereye gitmek istersiniz?
Bunu söylerken aynadan Yağmur’a bakıyordu. Hepimiz kararsız kalınca Bİ'KAHVE adında bir yere geldik. Yol üstündeydi ve beraber bir kaç defa daha gelmiştik.
Telefon bildirimlerim susmak bilmiyordu. Elime alıp tam kapatacaktım ki henüz taraf değiştirmemiş , sadık fanımdan bildirim geldi. Beni linçleyenlere ‘ben demiştim' tarzı bir yorum yapmıştı.
Kızın gerçek adını bilmiyordum. Bir kaç kez mesajlaşmamıza rağmen sormayı akıl etmemiştim. Ama hesabının adı ggeceninkızı_ idi. Muhtemelen son kitabıma bir atıfta bulunmak istemişti. Yağmur tarafından dürtüldüğümde garsonun siparişleri almak için yanımıza geldiğini fark ettim.
Etraf çok kalabalıktı. Girdiğimiz yer epeyce büyük , girişin hemen yanında uzunca bir satandı , ahşaptan masa ve sandalyeleri, birbirleriyle yeni yeni kaynaşan insanların olduğu oldukça büyük ve bir o kadarda ünlü bir kafeydi. En arkalardan cam kenarından bir masaya geçmiştik. Sandalyeler ve masa uyumluydu.
Kafamı kaldırdığımda Ece bir bitki çayı bir dilim çilekli pasta siparişi verdiğini gördüm. Ben bir tane buzlu sütlü kahve, Yağmur da adı çok garip olan bir börek çeşidi istedi. Adı miföl müydü yoksa milföy miydi hatırlamıyorum.
Muhtemelen rahatsız olacağımız için telefonu sessize alıp çantamın derinliklerine bıraktım. Şu sıralar alışveriş yapmamız gerekti. O nedenle şu sıralar moda olan sahte kürklü deri ceketlerden, mavi çiçekli elbiselerden ve benim favorim olan kalın sac bantlarından konuştuk.
Buradan sonra bir AVM ye gitmeye karar verdik.
Yarım saat sonra kafeden dışarı çıkmak için hazırlanıyorduk. Herkes kendi hesabını ödedi ve Ece’nin bir otoparktaki arabasına doğru yürümeye başladık.
Giderken dayanamayıp bir kaç kozmetik mağazasına uğramayı ihmal etmemiştik. Yağmur biten güneş kremini yeniledi , Ece ise bir kaç tane koyu renk allık aldı.
Bende son olarak bitmemek için debelenen ve neredeyse 3 yıldır kullandığım saç kreminin yenisini aldım.
Ardından fazla oyalanmadan otoparka geçtik. Yolda son ses müzik eşliğinde arabada dans ettik. AVM'ye geldiğimizde gülmemizi tutamıyorduk. Dolayısıyla zaten samanlıkta iğne arar gibi aradığımız park yerini en geç 15 litre benzin yaktıktan sonra bulabildik. Hani zaman neyse de benzin fiyatları aşikar.
1,5 Saat sonra...
“Bana bak Beste. Tamam depresyondan çıktın enerjini atmak istiyorsun anladık ama bu poşetleri bize yıkacak kadar acımasız olma be gülüm.” Onları duymadan doyasıya koşturuyordum.
“Bak o dediğiniz pantolondan burada kesin vardır. Bakmazsak olmaz. Hadi hızlı olun.”
Aralarında fısıldaştıklarına emindim. Ardından ‘KIYAFET TARLASI’ diye adı saçma ama kendisi mükemmel olan bir mağazaya girdik. Yoruldukları her hallerinden belli olan canım arkadaşlarım ellerindeki poşetlerle birlikte oldukları yere çöktüler.
Mağaza gerçekten bir tarlaydı. Yakın zamanda indirim patlattıkları için içerisi karman çorman olmuştu. Öyle ki 500 liralık kabanlar ve montlar bile yerlerdeydi. En azından mağaza genişti. Yoksa burada nefessizlikten bayılırdım.
Sağ taraf bayan reyonuydu ve pantolonlar buradaydı. Az ileride kazaklar falan vardı. Kot pantolonları karıştırmaya başladım. Aralarından bol paça koyu mavi bir pantolon seçtim. Lakin bana uygun bedeni yoktu. Hemen yakınlardaki bir görevliye depolarında olup olmadığını sordum. Ondan olumsuz yanıt alınca internetten almaya karar verip pantolona ve mağazaya veda ettim.
Tam karşıdaki ayakkabı mağazasına girip erkek kardeşim için ayakkabı almayı planlıyordum. Ta ki arkadan bir çığlık sesi duyana kadar...
–AAAAAAAA Eveeeet bu o koşun hadiiii, dedi kız arkasındaki en az 10 kişilik yaşıtlarına.
Evet tam olarak bana doğru geliyorlardı. Günlerdir aç olan bir hayvan bile bu kadar hızlı ve aç gözlü koşmayacağına eminim.
–Beste Abla çok büyük hayranınım tüm kitaplarını okudum lütfen imzalar mısınnnnn??
–Beste Abla sana sonuna kadar güveniyorduk, sen hırsız değilsin.
15 yaş civarındaydılar. Pek çoğu kızdı. Ve ellerindeki çantalarından bir iki tanesi kitaplarını ve kalemlerini imzalamam için çıkardılar. Tam şaşkınlığımı üstümden atmış bir tane kitabı imzalıyordum ki tam omzumun arkasından bir ses duyum.
–Beni tanıdın mı Beste Abla???
Çığlık atan kızın bir anda arkamda belirmesi minik çaplı bir kalp krizi geçirmeme ve imzayı kaydırmama neden oldu. Kitabın sahibi çocuk bununu pek umursamadı. Kendimi toparlayıp konuşmaya başladım.
–P–Pardon? Tanıyamadım. Kusura bakma, adın neydi?
Aslında bu kızı daha önce gördüğümden bile şüpheliydim.
–Elif ben.
Kızın yüzüne boş boş bakınca bir an afalladı. Sonra düzeltti.
– ggeceninkızı yani.
–Ah evet. Hatırladım. Nasılsın Elif?
Çocuklarla fotoğraf çektik, yanında kitabı olanlarınkini imzaladım. Ama sadece bir kaçında olduğu için diğerlerinin de yanlarındaki kağıtları imzaladım.
–Eve gidince kitabımın arasına koyacağım Beste Abla. Çok teşekkürler.
–Bir şey değil canım. Görüşürüz.
Yanımdan ayrıldıklarından beri telefonumdan bildirim sesi eksik olmuyordu. Hemen hikayelerine atıp beni etiketlediklerine emindim.
Sonrasında Ece ve Yağmur'u göremedim. Çantamdan telefonumu çıkarıp önce Ece'yi sonra Yağmur'u aradım. Ama ikisi de açmıyorlardı.
Muhtemelen yakınlarda bir yerde idiler. O nedenle etrafta bir kaç tur atmaya başladım. En son AVM nin 3. Katında bir kafenin önünde gördüm onları. Yanlarındaki kızı sarı ve dip boyası gelmiş saçlarından tanımamak mümkün değildi. Ortadaki yuvarlak banka bırakmışlardı poşetleri. Yağmurun önde kızla büyük bir laf dalaşına girdiğini fark ettim. Onun yetemediği yerde Ece devreye giriyordu. Hemen yanlarına koştum.
“NE ZAMAN PEŞİMİ BIRAKMAYI DÜŞÜNUYORSUN? İFTİRACI!”
tüm gözler bize dönmüştü. Kafede çalışan bir kız sessiz olmamızı söylemek için yanımıza geliyordu. Ardından yanındaki kahverengi saçlı kız konuşmaya başladı.
“İftiracı ha? Diyene bak.” Bir yandan Yağmur ve Ece’yi gitmek için ikna etmeye çalışıyordum.
“Ece saçmalama.” Dedim sakin bir ses tonuyla. “Değmez bile.”
“Haklısın Beste. Boş ver Yağmur. Onlar zaten yeterince linç yiyecekler. Bir de bizim yüzümüzden ağlamasınlar.”
“Sana ne oluyor ya? Avukatı mısın , böyle konuşursun?” Ecenin kolunu bıraktım. Ardından hemen cevap geldi.
“Evet canım.” Cebinden bir adet kartvizit çıkardı. “Bu da telefon numaram. İhtiyacın olacak.”