İçeriğe geç

Sarı Çıyan (BL)

Bölüm 5 · 6 dk okuma

Sarı Çıyan (BL)

Bölüm 5

Topal

Aradan iki hafta daha geçmişti ve kampüsteki o rahat, ilk haftaların havası yerini biraz daha gergin bir koşturmacaya bırakmaya başlamıştı. Vizeler yaklaştıkça başta tıp fakültesi olmak üzere herkese bir stres binmeye başladığını hissedebiliyordum. Benim bölümüm içinse durum daha farklı ve zordu, hem teorik sınavlara hazırlanıyor hem de Tarık hocanın gözüne girmek için günde dört saat piyano odasında parmaklarımı parçalıyordum.

Bu yoğunluk, Mert’le olan tuhaf rutinimize de yansımıştı. Haftada iki-üç gün olan derslerimizi mecburen bire düşürmüştük. Aslında, bu haftanın başında Mert pazartesi günkü dersimizi tek cümlelik bir mesajla iptal etmişti: "İşim var, gelemiyorum."

İçimde anlam veremediğim bir huzursuzluk yaratmıştı bu durum. Haklı bir gerekçesi olduğunu biliyordum, sonuçta bilgisayar mühendisliği son sınıf da vize haftasında cehennemi yaşıyordu ama yine de o kütüphane masasında tek başıma oturmak canımı sıkmıştı. Neyse ki cuma günü gelmişti ve bugün nihayet çalışacaktık.

Cuma öğleden sonra, saatler süren piyano pratiğinden çıktığımda zihnim öyle yorgundu ki sağımı solumu ayırt edemeyecek haldeydim. Çantamı sırtıma takıp büyük kütüphaneye doğru yürürken, havadaki esinti sarı buklelerimi havalandırıyordu. Merdivenleri hızlıca tırmanıp her zamanki sesli çalışma kısmının arka köşesine, cam kenarı masamıza yöneldim.

Mert masada oturuyordu. Ama her zamanki gibi telefonuna bakmıyordu; sırtı bana dönük, başı hafifçe öne eğik öylece duruyordu. Garip bir şekilde, omuzları her zamankinden daha gergin görünüyordu.

"Selam," dedim, çantamı sandalyenin arkasına asarken. "Gecikmedim umarım."

Mert yavaşça başını kaldırdı ve bana doğru döndü. O an, yüzünü görmemle birlikte içimdeki tüm kelimeler boğazıma dizildi. Aldığım nefes göğsümde tıkılı kaldı.

Bembeyaz teninin üzerinde, sol gözünün altı tamamen morarmıştı ve şişti. Dudak kenarında ve kaşında derin yarıklar, bir iki dikişin üzerinde küçük beyaz bantlar vardı. Bakışlarımı aşağı indirdiğimde, masanın üzerinde duran ellerinden sağdakinin sargı beziyle sarılı olduğunu gördüm.

"Mert..." dedim, sesimdeki panik çalışma kısmının gürültüsübü delecek kadar belirgindi. "Ne oldu böyle? Ne bu halin?"

Mert, o simsiyah düz saçlarının perdelediği koyu renk gözlerini bana dikti. Yüzündeki o serseri ve flörtöz ifadeden eser yoktu; yorgun ve hırpalanmış görünüyordu ama bakışlarındaki inatçı, ödün vermez hava yine de hâlâ oradaydı. Patlamış dudağının kenarı kıvrıldı.

"Bir şey yok sarı çıyan," dedi, sesi her zamankinden daha kısık, boğuk ve pürüzlüydü. "Ufak bir kaza. Motordan düştüm sadece."

Yalan söylüyordu. Bunu anlamak için dahi olmaya gerek yoktu. Bir ay önce o sokakta gördüğüm motor hakimiyetine sahip bir adam, motoru bu hale gelecek kadar devirmezdi. Ya da devirir miydi?

Yine de irdelemek konusunda tereddütlüydüm, Merti biraz tanıdıysam o tehlikeli dünyayı benim temiz, sakin hayatıma bulaştırmak istemezdi.

"Motordan mı düştün?" diye kendimi tutamayarak sordun, masaya iyice yaklaşarak. Sargılı eline doğru uzandım ama dokunamadan çekti elini.

"Bu yara izleri sadece düşmeyle olacak gibi değil Mert. Doğruyu söyle."

Mert derin bir nefes aldı, göğsü sarsıldı. Bunu itiraf etmekten utanır gibi,

"Ya valla motordan düştüm, bak."

Bol pantolonunun bileğini sıyırarak sürtünüp parçalanmış bacağının bir kısmını gösterdi. Yer yer moraran teni hâlâ kızarık yaralarla doluydu. Gözlerini gözlerime dikerken konuyu kapatmamı istediği belliydi...

O an, iki hafta önce piyano odasından ağlamaklı çıktığım, moralimin berbat olduğu o gün geldi aklıma. Mert o gün bir sorun olduğunu saniyeler içinde anlamış ama beni köşeye sıkıştırmamak için üstelememişti. Sadece sessizce yanımda kalmış, bana alan tanımıştı. Şimdi sıra bendeydi. Kendisi anlatmak istemediği sürece onun sınırlarına saygı duymak zorundaydım.

Derin bir nefes alıp omuzlarımı düşürdüm. Çantamdan notlarımı çıkardım ama kitapları açmadım.

"Pekala," dedim sesimi yumuşatarak. "Üstelemiyorum. Ama... şu an ders çalışabilecek durumda mısın gerçekten? Eğer canın çok acıyorsa erteleyebiliriz."

"İyiyim," dedi, sargılı elindeki kalemi yavaşça kavrayarak. "Şu kelime ezberlerini bitirelim artık, diğer sınavlarıma da çalışmam gerekiyor."

"Tamam," dedim, gözlerimi yüzündeki o morluklardan ayırmaya çalışarak. "Peki... benim yardımcı olabileceğim bir şey var mı? Yani, yapabileceğim bir şey?"

Mert kalemi masaya bıraktı. O kapkara gözlerini doğrudan gözlerimin içine kilitledi. Yüzündeki o acı çeken, sert ifade, sorumla birlikte yavaşça dağıldı. Dudaklarının kenarında, o çok iyi bildiğim alaycı ve muzip kıvrım yeniden belirdi. Başını hafifçe bana doğru eğdi, o simsiyah saçları alnına döküldü.

"Aslında var," dedi, sesi fısıltıya dönüp iyice boğuklaşırken. "Cihan beni çıkışta arabasıyla alacaktı da... bacağımdaki sızı yüzünden buradan otoparka yürümekte bile çok zorlanıyorum. Ders bittiğinde beni arabaya kadar geçirebilir misin, Bulut?"

Yutkundum. Kalbimin ritmi, vize haftasının tüm stresini saniyeler içinde silip süpüren o tanıdık hıza ulaştı.

"Tamam," dedim, gözlerimi kaçırarak kitapları önüme çekerken. "Geçiririm."

Ders boyunca kütüphanenin artık bize ait olan köşesinde fısır fısır oturduk. Mert, canı yandığı için her zamanki flörtöz hamlelerini yapamıyordu belki ama o koyu renk gözlerini her kaldırışında doğrudan gözlerimin içine bakarak beni tamamen etkisiz hale getirmeyi yine de başarıyordu. Artık inat etmiyordum... Beni etkiliyordu.

"Bak, bu kalıpları hallettiğine göre vizeye hazırsın demektir," dedim, önündeki test kitabına son bir artı işareti koyarken. "Zehir gibi kafan var zaten, sadece biraz odaklanman gerekiyordu."

"Sen iyi bir öğretmensin sarı çıyan," dedi, sesi o sargılı bu gün kısık ve derindendi.

"Öyleyimdir, ah bir de bana şu çirkin isimle seslenmesen..." dedim, hafifçe gülümseyerek kitaplarımı çantama yerleştirirken. Ardından kendi not defterimden kopardığım iki sayfayı önüne bıraktım. "Bunlar da evde yapman için birkaç küçük alıştırma. Fiillerin düzensiz halleri var. Evde kendi başına doldur, tamam mı?"

Mert kağıtlara baktı, ardından dudaklarının kenarı her zamanki serseri tavırla yukarı kıvrıldı. "Kendi başıma yapabileceğimi pek sanmıyorum Bulut. Muhtemelen akşam mesaj atıp yardım istemek zorunda kalacağım."

"Uğraş biraz, hemen pes etme sınavda ben olmayacağım." diye homurdandım ama içimde anlam veremediğim tuhaf bir kıpırtı peydah olmuştu. Akşam telefonumun ekranında onun ismini görme fikri, nedense vize stresimi tamamen unutturmuştu.

Kitapları toparladıktan sonra ayağa kalktık. Mert masadan destek alarak doğrulduğunda, sol bacağının üzerine basmasıyla birlikte acıyla dişlerini sıktığını gördüm. Çenesi kasılmış, bembeyaz teni acıdan iyice gerilmişti. Bir an bile düşünmeden yanına adımladım.

"Dur, yüklenme," dedim ve hırkamın kollarını ellerimin üzerine çekiştirerek yumuşakça sol elini kavradım. Sargısız, iri kolunu yavaşça kendi omzuma yerleştirdim.

Mert, bu hamlemle birlikte şaşkınlıkla bana baktı. Simsiyah düz saçlarının arasından bakan gözleri tam tepemdeydi. Boyu benden çok daha uzun olduğu için, elini omzuma atıp bana yaslandığında onun o ağır, yapılı gövdesini tamamen üzerimde hissettim. Kolumu beline sarıp ona destek oldum. O çok iyi bildiğim parfüm ve erkeksi kokusu, tütün kokusu olmadan tamamen saf bir şekilde burnuma doldu.

"Çok ağır mıyım, civciv?" diye fısıldadı kulağıma doğru. Sesinin pürüzlü sıcaklığı boynumu ürpertti.

"Çok konuşma da yürü," dedim, yanak ve kulaklarımın alev aldığını saklamaya çalışarak.

Kütüphaneden çıkıp otoparka doğru çok yavaş adımlarla yürümeye başladık. Kampüsteki birkaç öğrencinin bakışları bize kayıyordu ama o an bunu umursayamayacak kadar onun sıcaklığına ve dengesini korumaya odaklanmıştım. Mert her adımda bana biraz daha yaslanıyor, adeta varlığıyla beni sarıp sarmalıyordu.

Nihayet otoparka, Cihan’ın siyah arabasının yanına ulaştığımızda ikimiz de soluk soluğaydık. Ancak etrafta ne Cihan vardı ne de arabanın ışıkları yanıyordu. Tam o sırada Mert’in cebindeki telefon titredi. Zorlukla telefonunu çıkarıp gelen mesaja baktı ve bıkkınlıkla bir nefes verdi.

"Hoca bırakmamış serseriyi," dedi Mert, telefonu cebine geri koyarken. "Dersi uzamış. En az yarım saati var."

"Hadi ya..." diye mırıldandım, omzumdaki elini yavaşça bırakırken. Bir yanım bu yakınlığın bitmesine tuhaf bir şekilde hayıflanmıştı. "Ayakta da bekleyemezsin bu bacakla."

Mert cevap vermek yerine arkasını döndü ve Cihan'ın arabasının kaputuna hafifçe zıplayarak oturdu. Sol bacağını hafifçe ileri doğru uzatıp rahatlatırken, sırtını ön cama yasladı. Siyah deri ceketi, darmadağın olmuş siyah saçları ve yüzündeki o morluklarla, arabanın kaputunda tam bir film karesinden fırlamış gibi duruyordu.

"Eee," dedi, eliyle kaputun hemen yanındaki boşluğu işaret ederek. Gözlerinde o davetkar, flörtöz ışık yeniden yanmıştı. "Yarım saatimiz var işte Bulut. Anlat bakalım, şu konservatuvarda piyano dışında neler yapıyorsun?"

Rüzgar sarı buklelerimi yüzüme doğru uçururken, ona karşı koymanın anlamsız olduğunu fark ederek adımladım ve arabanın kaputuna, onun hemen yanına oturdum. Aramızdaki o sert dünya, arabanın kaputunda esen akşam rüzgarıyla birlikte yerini tatlı, sakin bir uğultuya bırakıyordu.

//Bölüm çok uzadı, benim de canım sıkıldı. Burada salıyorum. Normalde biraz hem Mert'in hem Bulut'un ailesine falan değinecektim de iyice uzayacak diye sonraki bölüme kaldı. Hatam varsa affola.

Bir de bazı yorumları göremediğim gibi uygulamanın bokluğu yüzünden çoğunuza cevap da veremiyorum niyeyse. Ama hemen hepsini okuyorum merak etmeyin.

Öpüldünüz.

Bölüm sonu

1 yorum