Önümde muhafızlar, ben geride ilerlerken, bu saraydan babam olmadan ne kadar çok nefret ettiğimi fark ettim.
Annem, hiç bir zaman olmamıştı ama babam hem anne hem baba olmuştu bana.
Ben o gece babamı kaybederken annemi de kaybetmiştim aynı zamanda.
Annem beni doğururken ölmüş.
Bu konuyu her açtığımda babamı gözlerindeki o katlanılmaz acıyı görebiliyorum.
İnsan annesi olmadan başlamışsa hayata 1-0 yenik başlamıştır zaten.
Bunu bilirim, hep bildim.
”Prenses?”
Düşüncelerimde boğulurken, hiç susmayan muhafızın bana seslendiğini hissettim.
Aslında çok konuştuğu söylenemezdi ama ağzını her açtığında geveze olduğu hissiyatına kapılıyordum.
Koskoca bir kapının önünde durmuştuk. Buranın kraliçenin yemek salonu olduğunu biliyordum.
Babamdan burayı kendisine tahsis etmesini istemişti aç gözlü cadı.
Babam pek memnun olmasa da kabul etmişti.
”Ne var, muhafız?”
Prensesler böyle davranmazdı.
Kaba prenses olmazdı zaten.
Ben bir ülkenin prensesi değildim.
Ben sadece babamın prensesiydim.
”Kraliçe sizi kahvaltıya bekliyor. Lütfen buyurun.”
Cevap vermeden içeri girdim.
Kapıyı çalmadım.
Gerçek prensesler kapı çalardı, ben onlardan değildim.
Üvey kraliçenin bakışları dehşetle bana dönerken sırıttım.
Onu sinirlendirmek hoşuma gidiyordu.
”Prenses Aliva! Bu ne saygısızlık?”
“Bana saygıyı öğretecek son kişi bile değilsin Gelina.”
Şok olmuş bakışlar eşliğinde tam karşısına oturdum ve tabağıma birkaç tane zeytin aldım.
“Bu- bu da ne demek oluyor? Acilen nezaket derslerin tekrarlanacak!”
”Hayır. Nezaket dersi falan istemiyorum. Nokta.”
Bu konuda son sözü koyduğumu fark edince toparlandı.
Sırıtarak ağzıma bir tane zeytin attım.
“Beni buraya neden çağırdığını açıklayacak mısın artık? Sıkılmaya başladım.”
Bir zeytin daha attım ağzıma.
“Ah! Evet.. ama önce kahvaltını bitir prenses.”
Yavaşça elimdeki çatalı tabağıma koydum ve açıklamasını bekledim.
Derin bir nefes aldı ve inci işlemeli mendiliyle dudaklarını nazikçe sildi.
”Aliva… Seni, Cruise Krallığı’nda muhteşem bir fırsat bekliyor. Bu sabah bir mektup aldım ve orda-“
Ellerim masanın altında benden habersiz yumruk olurken, gözlerimi kapattım ve tüm sakinliğimi korumaya çalışarak konuşmaya başladım.
”Ne saçmalıyorsun?”
Sakinliğimin arkasında öfke saklıydı.
Yakıcı bir öfke.
Bunu fark etti ve daha ılımlı
bir ses tonuyla konuşmaya devam etti.
“Bak, orda muazzam imkanlar var ve sınırsız eğitim imkanı sonra-“
Hızla sözünü kesip bağırdım,
”Sen beni evimden mi kovuyorsun!”
Ellerim sinirden titrerken, gözlerim dolmasın diye verdiğim savaşı kaybettim.
”Hayır, Aliva! Bak, ben sadece senin iyiliğin için bazı kararlar almalıyım. Baban da böylesini isterdi.”
Babamın adını duymamla kalan tüm sakinliğimi de kaybettim.
”Sakın! Sakın, babamın arkasından tek damla gözyaşı dökmemişken, ismini ağzına alma! Alma hakkımda karar falan, anladın mı!? İstemiyorum senin salak saçma fikirlerini duymak!”
Bunları dedikten sonra fırtına gibi salondan çıkıp gittim.
Güya bu sarayın prensesiydim ama bir hizmetçi kadar değerim yoktu.
Sonradan gelen, annemin yerine geçmeye çalışan bir kadın beni kendi evimden kovarken oturup hayal kurmak manasızdı.
Ellerimi hırsla saçlarıma geçirdim ve odama girdim.
Kendimi yatağa atacakken, üzerindeki kağıt parçasıyla durdum.
Yeni yazıldığı belliydi.
Mürekkep henüz kurumamıştı bile.
Ellerime aldım ve bir kaç satırdan oluşan cümleleri okudum.
“Seni üzen herkesi tek tek yok edeceğim prenses. Merak etme, gün sonunda mutlu olan sadece ikimiz olacağız.”