6. Bölüm
Yakamoz Pansiyon
Yol uzadıkça manzara da değişmeye başladı. Şehrin sıkışık çizgileri geride kalmış, yerini daha açık bir gökyüzüne, daha sakin yollara, kıyıya yaklaştığını hissettiren hafif bir tuz kokusuna bırakmıştı. Arabanın içindeki konuşmalar bazen çoğalıyor, bazen duruyor, sonra yeniden başka bir yerden açılıyordu. Hiçbiri bunu büyük bir meseleye çevirmiyordu. Yorulmuşlardı, acıkmışlardı, birkaç kez aynı şarkıyı dinlemişlerdi, fakat içlerinde hâlâ aynı şey vardı: sonunda gerçekten geliyorlardı. Kaan direksiyonu tutarken gözlerini yoldan ayırmadan ilerliyordu. Serhat bir ara öne doğru eğildi, uzaklara baktı, sonra sesini alçaltmadan konuştu. Pansiyonun tabelasını gördüğünü söyledi. Birkaç saniye sonra diğerleri de başlarını kaldırdı.
Uzaktaki beyaz mavi tabela, çatısındaki deniz kabuğu süsleriyle yolun kıyısında kendini gösteriyordu. Üzerinde “Yakamoz Pansiyon” yazıyordu. Serhat bu ismi görünce hemen coştu. Şair gibi işletmeciye geldiklerini söyledi. Ardından içlerinden birinin daha odaya çıkmadan valizini merdivende düşüreceğini ilan etti. Burak buna itiraz edecek gibi oldu, fakat daha ilk anda ayağını yere koyar koymaz otoparktaki plastik dubaya çarpınca kehanetin en hızlı adayının kendisi olduğu ortaya çıktı. Dengesini toplarken bunu tatilin ilk sahnesi ilan etti. Eren arabadan sessizce indi. Serhat hemen yanına yanaşıp onun sessiz ama olay çeken bir tarzı olduğunu söyledi. Eren buna yalnızca hafif bir bakışla karşılık verdi. Kaan kontağı kapattıktan sonra birkaç saniye hiçbir şey söylemeden etrafa baktı. Denizin sesi tam duyulmuyordu, fakat varlığı belli oluyordu.
Pansiyonun önü, eski yazlık kasabaların yorgun ama sıcak havasını taşıyordu. Girişte yaşlı bir adam bekliyordu. Yan tarafta, kırmızı şortlu, muz desenli gömlek giymiş, burnunda güneş kremi izi duran genç bir resepsiyonist vardı. Her şey biraz fazla sahil kasabasıydı, fakat tam da bu yüzden yerli yerindeydi. Arabanın kapıları kapanırken Burak çantasını omzuna aldı, sonra içeride garip sorular sorup resepsiyoncuyu korkutmak istediğini söyledi. Kaan yanından geçerken bunu yaparsa odaları karıştıracaklarını, hatta Serhat’la aynı odaya düşebileceğini söyledi. Serhat bu cümleyi tehdit değil ödül gibi karşıladı. Bunu bir ceza sayarlarsa katlanabileceğini bağırarak ilan etti. Kısa bir kahkaha yükseldi. Günün yorgunluğu içlerinde olsa da, kasabanın hafifliği üzerlerine inmeye başlamıştı.
İçeri girdiklerinde karşılarına eski ama özenli bir resepsiyon çıktı. Duvarda deniz kabuklarından yapılmış bir saat asılıydı. Yanında “Gülümseyin, burası ciddiyetin tatil yaptığı yer” yazılı bir tabela vardı. Köşedeki küçük sehpanın üzerine minik pelüş martılar bırakılmıştı. Fazlalık gibi duran bu ayrıntılar, mekânın ruhunu daha da belirginleştiriyordu. Görevli çocuk başını kaldırıp rezervasyon adını sorduğunda, kısa bir an için hepsi aynı anda birbirine baktı. Yol boyunca konuşulan her şeyin ardından böyle sıradan bir soruyla karşılaşmak tuhaf gelmişti. Kaan adı söyledi. Çocuk deftere baktı. Başını salladı. O sırada Burak etrafa bakıp odaların manzarasını, kahvaltının saatini, gece sessizlik kuralı olup olmadığını sormaya başladı. Soruların hepsi gereksizdi, fakat onun bunu yapmadan duramayacağı da herkesin bildiği bir şeydi.
Alper çantasını omzunda taşıyor, not defterini elinde tutuyor, etrafı yalnızca görmüyor, sanki ölçüyordu. Pansiyonun girişindeki serinliği, duvarların eskiliğini, içeride dolaşan sabun ve nem kokusunu içine çekti. Kaan daha çok yerleşmeyi düşünüyordu. Eren çevreye sessizce bakıyor, konuşmaktan çok gözlemliyordu. Serhat ise çoktan mekânla konuşmaya başlamıştı bile. Bir yapıya insan gibi yaklaşabilen tek kişi oydu belki. Burak ise girişle resepsiyon arasındaki dar alanda bile tökezlemeye uygun bir enerji taşıyordu. Bu beşlinin aynı yere varması, hâlâ küçük çaplı bir mucize gibi duruyordu. Yine de tam da bu uyumsuzluk onları birbirine uygun hâle getiriyordu.
O anın asıl ağırlığı, yerleşmekten çok ulaşmış olmakta saklıydı. Günlerdir konuşulan, şakayla karışık planlanan, son anda bozulur gibi duran o fikir sonunda kapıdan içeri girmişti. Hepsi birbirinden farklı sebeplerle bu yola çıkmıştı. Şimdi ise aynı binanın içinde, aynı denize yakınlıkta, aynı akşamın eşiğinde duruyorlardı. Kaan, kısa bir süre için hiçbir şey söylemeden resepsiyon masasının kenarına baktı. Alper defterini açmadı. Eren eli cebinde bekledi. Burak yeni bir soru sormak üzere ağzını açtı, sonra kapattı. Serhat hafifçe gülümsedi. Yol bitmemişti. Asıl hikâye şimdi başlıyordu.
Merdivenlere yönelmeden önce hepsi girişte bir an durdu. Uzun yolun ağırlığı omuzlarındaydı, fakat bu ağırlık ilk kez can sıkıcı değildi. Sanki şehirden çıkarken taşıdıkları şeyle, pansiyonun kapısına geldiklerindeki yük aynı değildi. Daha az yorucu, daha anlaşılır, daha paylaşılmış bir hâle gelmişti. Yakamoz Pansiyon, onlar için sadece kalınacak bir yer değildi artık. Daha ilk anda, içlerindeki sıkışmışlığa kısa süreli de olsa dışarıdan bakabilecekleri bir eşik gibi duruyordu. Hiçbiri bunu yüksek sesle söylemedi. Bazı yerlere insan cümle kurarak değil, susarak yerleşir. Onlar da tam öyle yaptılar.