3. Bölüm
Araba Meselesi
Hazırlığın en somut hâli, sonunda bir aracın etrafında şekillenmeye başladı. Günlerdir konuşulan rota hâlâ tam belirlenmemişti, kalınacak yer meselesi ise herkesin başka bir cümleyle geçiştirdiği bir ayrıntı gibi ortada duruyordu. Buna rağmen yolculuk artık kafada kurulan bir fikir olmaktan çıkmıştı. Bir valizin fermuarı çekilmiş, bir dolabın kapağı açılmış, bir not defterine küçük bir tarih düşülmüştü. Şimdi bunların yanına gerçek bir araç gerekiyordu. Bir yere gidebilmek için önce gerçekten yola çıkabileceklerini kanıtlamaları gerekiyordu. Bu görevi de her zamanki rahatlığıyla Burak üstlenmişti. “Ben hallederim,” demişti. O cümlenin içindeki özgüvenle, o işi nasıl halledeceği arasındaki mesafeyi kapatmak için ise sabahın erken saatlerinde sıcak bir kahveye ihtiyacı vardı.
Burak o sabah diğerlerinden erken uyandı. Kahvesini termos kapağına doldurdu. Telefonunu açtı. Karşısına onlarca araç kiralama sitesi çıktı. İlk birkaç dakikada her şey makul görünüyordu. Sonra alt alta dizilmiş kurallar, küçük puntolar, kilometre sınırları, depo şartları, sigorta farkları, ek ücret cümleleri birbirine karıştı. Bir sitede “200 kilometreden sonra ücret alınır” yazıyordu. Bir diğerinde aynı cümlenin sonuna “bazı kampanyalar hariç” eklenmişti. Üçüncüsünde o ücretin gerçekten alınıp alınmayacağı bile tam anlaşılmıyordu. Burak bir süre ekranı kaydırdı, kaşlarını çattı, homurdandı, sonra sonunda numarayı aramaya karar verdi. Telefonda hızlı konuşan görevlinin söylediklerinden ilk birkaç saniye boyunca yalnızca “merhaba” ile “full depo” kelimelerini anlayabildi.
Kendini toparlayıp derdini anlattı. Beş kişi olduklarını söyledi. Tatile çıkacaklarını, çok gösterişli bir şey istemediklerini, fakat bagajı olan, içinde müzik açılabilen, uzun yolda insanı rezil etmeyecek bir araç aradıklarını ekledi. Telefonda kısa bir sessizlik oldu. Sonra görevli ilk seçeneği söyledi: Kangoo. Burak’ın yüzü hemen düştü. Sesindeki itiraz, sanki teklif edilen şey bir araba değil de küçük çaplı bir taşınma aracıyken verilmişti. “Abi,” dedi, “biz tatil yapıyoruz, nakliye değil.” Karşıdaki adam gülerek ikinci öneriyi sundu: Doblo. Burak bu kez telefonu hoparlöre aldı, diğer odadaki Serhat’a bağırdı. “Doblo mu alalım lan?” Serhat diş fırçası ağzındayken verdiği cevapla sabahın sessizliğini yardı. Beş kişi tatile giden bir grubun Doblo’ya sığmasının ancak korsan taksi hissi yaratacağını söyledi. Burak da aynı fikirdeydi. Telefona dönüp biraz daha düzgün, biraz daha “şekilli” bir seçenek olup olmadığını sordu.
Tam o sırada Alper, elinde kahvesiyle yanına geldi. Konuşmanın bir kısmını duymuştu. Burak’ın ekonomik çözüm arayışına bakıp, onun hayalindeki tatilin sonunda köy minibüsüne dönüşeceğini söyledi. Burak gözlerini devirdi. Saygı değil ekonomi aradığını söyledi. Alper ise bu kadar ekonomi düşünülürse tatilin kütüphane turuna döneceğini söyleyip işi alaya vurdu. Burak kısa bir süre direndi, sonra pes etti. Görevliye biraz daha düzgün, klimalı, camları otomatik, bluetooth’lu, mp3 çalarlı bir araç olup olmadığını sordu. Karşıdan gelen cevap bu kez içini rahatlattı: Fiat Egea. Burak’ın yüzü açıldı. Rengin önemli olmadığını söyledi. Gri olursa daha iyi olacağını, çünkü ruhlarının gri olduğunu ekledi. Mutfaktan Serhat’ın sesi geldi. Renkli bir birey olduğunu yüksek sesle ilan etti. Burak gülmeden telefonu kapattı.
Telefon kapandıktan sonra odada küçük çaplı bir zafer havası oluştu. Burak bunu fazla büyütmeden ama belli belirsiz bir gururla ilan etti. Aracın ayarlandığını, ertesi sabah saat sekizde teslim alınacağını söyledi. Bu cümle, grubun içindeki “gerçekten gidiyor muyuz?” şüphesini ilk kez dağıttı. Eren telefona yalnızca kısa bir “Tamam” yazdı. Kaan, sürücü rotasyonu yapılmasını önerdi. Kimsenin direksiyon başında saatlerce kalmaması gerektiğini söyledi. Burak hemen buna da kendi tarzında bir madde ekledi. Kahvaltı etmeden araba kullanırsa direksiyonun sola çektiğini söyledi. Alper bir an bunun şaka olduğunu sandı. Burak ise gayet ciddi başını salladı. O sıradan, hafif saçma, ama tanıdık konuşmalar sayesinde yolculuk daha da gerçek bir hâl aldı.
Araç meselesi çözüldükten sonra herkesin zihninde başka kapılar açıldı. Hangi koltukta kimin oturacağı, yolda müziği kimin seçeceği, ilk molanın ne zaman verileceği, gece yol mu gidileceği yoksa gündüz mü çıkılacağı gibi meseleler durduk yere önem kazandı. Bunların hiçbiri büyük problem değildi. Esas mesele, yıllardır aynı şehirde, aynı sıkışmışlıkta dönüp duran bu beş kişinin sonunda ortak bir doğrultuya girmiş olmasıydı. Arabayı kiralamak, görünüşte basit bir adımdı. İçlerinde ise başka bir anlama karşılık geliyordu. Karar artık sadece sözden ibaret değildi. Tarihe, saate, anahtara bağlanmıştı. Yolculuk kapıdaydı.
Burak öğleden sonra kahvesinin son yudumunu içerken kısa bir süre sessiz kaldı. Telefonu masaya bıraktı. Pencereden dışarı baktı. Sokaktan geçen araçlar, apartmanların aynı renk yüzleri, uzaktan gelen korna sesi, hepsi her zamanki gibiydi. Farklı olan tek şey onun içindeki duyguydu. Sabah uyandığında yalnızca araba bakıyordu. Şimdi ise gerçekten gideceklerini biliyordu. Bu bilgi onu bir anda olgunlaştırmadı. İçindeki dağınıklığı da düzeltmedi. Yine de hafifçe doğruldu. Bazen insanın hayatında ilk değişen şey çevresi olmaz. Önce ses tonu değişir, sonra yürüyüşü, sonra içinde biriken ağırlığın yeri. Burak o sabah belki yalnızca bir araba kiralamıştı, ama aslında hepsinin önüne açılacak yolun ilk somut kapısını aralamıştı.