2. Bölüm
Hazırlık
O gün kafeden ayrıldıklarında ayak sesleri aynı ritmi tutturmuş gibiydi. Konuştukları şeyler düzensizdi, cümleler oradan oraya sıçrıyordu, gülüşler yerli yersiz yükseliyordu, fakat hepsinin içinde aynı hareket başlamıştı. Gidecekleri yer hâlâ belli değildi. Tarih tam anlamıyla netleşmemişti. Buna rağmen karar çoktan verilmişti. Uzun süredir ilk kez, havada kalan bir fikir olmaktan çıkmış, gerçek bir şeye dönüşmüştü bu. Birlikte yürürlerken her biri başka şeyler düşünüyordu, yine de ilk kez aynı yöne bakıyorlardı. Önemli olan nereye gidileceği değildi artık. Önemli olan, sonunda gerçekten gidilecek olmasıydı.
O günden sonra hiçbir şey eski belirsizliğinde kalmadı. “Bir ara yaparız” cümlesi ortadan kalktı. “Baksana, belki gideriz” tonu dağıldı. Her şey yavaş yavaş bir tarihin içine çekilmeye başladı. Bu beş kişinin uzun süredir taşıdığı suskunluk, ilk kez ortak bir karara dönüşüyordu. Her biri evine dönerken kafasında aynı kelime dönüyordu: valiz. Ne konacaktı içine, ne dışarıda bırakılacaktı, hangisi gerçekten gerekliydi, hangisi yalnızca alışkanlıktı, bunu henüz kimse bilmiyordu. Gidilecek yer hâlâ net değildi, fakat hazırlık duygusu çoktan başlamıştı. Bu tatil, yalnızca şehirden uzaklaşmak değil, bir süredir kaybolan kendilerini yeniden yoklamak için de bir bahaneye dönüşüyordu.
Kaan eve girdiğinde ayakkabılarını çıkardı, sırtını duvara verip yere oturdu. Telefonunu eline aldı ama kimseye yazmadı. İnternette valiz listesi aramayı düşündü, sonra bundan vazgeçti. Bu yolculuğu hazır kalıpların içine sokmak istemiyordu. İlk kez, neyi götürmek istediğinden çok neyi geride bırakmak istediğini düşündü. Odada hafif bir melodi dönüyor gibiydi. Dışarıdan gelen bir çocuk sesi, üst kat komşusunun pencereyi kapatırken çıkardığı kısa gıcırtı, kendi nefesinin iniş çıkışı, hepsi birleşip tuhaf bir sessizlik kuruyordu. Yolculuk daha başlamamıştı ama onun içindeki bekleyiş çoktan başlamıştı. Kaan, ilk kez bir yere gitmeden önce heyecandan değil, hafifleyen bir yük hissinden dolayı gözlerini kapattı.
Eren eve döndüğünde camı açtı, pencerenin önüne oturdu, bacaklarını karnına çekip çenesini dizlerine dayadı. Dışarıdaki gri gökyüzüne baktı. Telefonunda hiçbir bildirim olmaması bu kez canını sıkmadı. Hatta hafifçe gülümsedi. O gün kendine yalnızca bir soru sordu: “Ben bir yere gidersem, kim olduğumu biraz daha net görebilir miyim?” Sonra ayağa kalktı, dolabını açtı, elini pantolonların ve gömleklerin arasında gezdirdi, fakat hiçbir şey çıkarmadı. Kumaşlara dokunmak bile yeterli geldi. Onun için bu tatil bir kaçış değil, içeriye doğru açılacak bir kazı gibiydi. Hazırlanmayı bile fazla buldu. Çünkü bu yolculuğun hesapla değil, aynı anda aynı boşluğa bakan beş kişinin ortak hissiyle oluştuğunu biliyordu. O hissi fazla düzenlemek istemedi.
Burak için hazırlık, sabahın ilk küfrüyle başladı. Gözlerini açar açmaz saate bakmadan homurdandı, sonra yerde duran tişörtleri ayıklamaya başladı. Hangisinin sahile yakışacağını düşündü, birkaçını eline aldı, sonra hepsini tekrar yere attı. Bir ara aynaya baktı, saçlarını düzeltmeye çalıştı, beceremedi, kendi kendine güldü. Kahvaltı yapmadan dışarı çıktı. Elinde telefon vardı. Serhat’a “Sen tatil için ne alıyorsun?” diye yazdı. Cevap hemen geldi: “Kendi iç sesimi.” Burak bir süre ekrana baktı, ne diyeceğini bulamadı, sonra gidip bir çay ocağına oturdu. Dışarıyı izlerken içinden geçen şeyi sonunda kendine söyledi: Bu tatil ya çok iyi olacaktı ya da efsane. Sıradan olmayacağı ise şimdiden belliydi. İlk kez, hazırlığın kendisi bile ona hayat belirtisi gibi gelmişti.
Alper uyanmadan önce uyanıktı. Uyku onun hayatına gelen bir şey değil, ancak uzaktan bakabildiği bir durum gibiydi. Defterini açtı. Önceki geceden kalma üç kelime gözüne çarptı: sessizlik, boşluk, beklentisizlik. Yanlarına küçük harflerle bir cümle daha ekledi: “Hepsi dolu olabilir.” Sonra ayağa kalktı, kitapların arasından birini seçti, sayfalarını karıştırdı ama okumadı. Sadece o hışırtıyı dinledi. Tatilde yanına kitap alıp almaması gerektiğini düşündü. Belki almalıydı. Belki bu kez hiçbir şeye sığınmamalıydı. Defterinin kenarına küçük bir yıldız koydu. Bu yıldızın ne işe yarayacağını bilmiyordu, yine de koydu. Hazırlığın onun içindeki karşılığı eşya toplamak değil, kendini biraz olsun toparlayabilme ihtimaliydi.
Serhat ise bu işi yine yarı ciddi, yarı alaycı biçimde karşıladı. Telefonda notlar kısmını açtı, tek kelime yazdı: “tatil.” Altına hiçbir şey eklemedi. Başlık orada öylece kaldı. Sonra gülümsedi. Kafasında bir cümle dönüyordu: Gidiyoruz. Dönmeyebiliriz, ama gitmezsek zaten olduğumuz yerde kalacağız. Akşam yatağına uzandığında ışığı kapatmadı. Tavana bakarken, bu yolculuğun yalnızca birkaç günlüğüne uzaklaşmak olmadığını ilk kez açıkça hissetti. Kendi sesini duymak, arkadaşlarının sesini gerçekten duymak, içlerinde uzun süredir biriken o ağır havayı dağıtmak için çıkacaklardı bu yola. Hazırlık, valizden önce içlerinde başlamıştı.
Ertesi sabah her biri benzer bir sessizliğe uyandı. Dışarıda martı sesleri vardı. İçeride geceden kalma dağınıklık duruyordu. Mutfaklara yürüyen çıplak ayakların zeminde çıkardığı o hafif sürtünme sesi, açık bırakılmış bardaklar, yarım kalmış notlar, kapanmamış perdeler, hepsi olduğu yerdeydi. Değişen tek şey, artık içlerinde hissedilen kıpırtının daha belirgin hale gelmesiydi. Henüz rota konuşulacaktı, detaylar şakaya vurulacaktı, valizler son ana bırakılacaktı. Yine de hepsi biliyordu: eski kafa buluşmaları bitmişti. Bu kez gerçekten bir yere gideceklerdi. Hayata yeniden tutunmak için, biraz olsun nefes alabilmek için, kendilerine dışarıdan bakabilmek için.